Feride Çiçekoğlu’nu tek bir unvanla tanımlamak mümkün değil. Kendisi senarist, yazar, mimar ve akademisyen. Türk sinemasının unutulmaz eserlerinden Uçurtmayı Vurmasınlar’ın senaristi olarak hafızalarda yer edinmiş biri. Yaşadıklarını, tanık olduklarını ve düşündüklerini anlatırken, içerden bakan bir gözün derinliğiyle kalplere dokunabiliyor. Anlatmanın iyileştirici gücünü ve üretmenin anlamını yazının sonunda derinlemesine hissedeceksiniz. Hazırsanız, Feride Çiçekoğlu’nun dünyasına birlikte giriş yapalım.

Feride Çiçekoğlu | Fotoğraf Kaynağı: Feride Çiçekoğlu – Vikipedi

3 hafta önce Cunda’ya gittim hocam. Sokaklar arasında yürürken kendi kendime hikayenizi kurdum yollarda. “Suyun Öte Yanı” eserindeki Sıdıka Hanım’ın pansiyonu neresi olurdu acaba diye düşündüm, artık her yer butik otel olunca epey bir zorlandım. 😊 Kapısındaki çamaşırlığa yeni asılmış havlulardan yumuşatıcı kokusu gelen, gelenekselliğini koruyan ama temiz görünümlü, 2 katlı, balkonundan aşağıya kadar uzanan ada begonvilli bir yapıyı seçtim kendime. Sonra oradan çıktım Taş Kahve’ye gittim. Orada koruk suyu içerken karakterlerinizdeki su gibi akışkan ve değişken kimlik arayışlarını, içsel çatışmaları, Nihal & Ertan’ın mutlu ama biraz da mutsuz evliliğini, onların kilisenin yanındaki evde konuştukları, boynunda kum taşıyan o yaşlı teyzeyi düşündüm. Sonra “su” yu düşündüm. Sizdeki su neyi simgeliyor?

Bunca yıl sonra Sıdıka Hanım’ın pansiyonu yeniden hatırlanmış, ne güzel olmuş… Benim Sıdıka Hanım’ı tanımamın üzerinden neredeyse 40 yıl geçti. Köprülerin altından çok sular aktı. Suyun benim için ifade ettikleri o zamandan bu zamana pek çok kez değişti ve değişmeye devam ediyor. Ama hepimiz için öyle değil mi zaten? “Suyun Öte Yanı” önce senaryoydu. Abdi İpekçi senaryo ödülünü kazanmıştı. Sonra Tomris Uyar onu bir televizyon filmi olarak çekti. Ben hikayeyle vedalaşamadım, filmden sonra bu kez kitap olarak yazdım. Yani yazarken de köprülerin altından çok sular aktı!

Sıdıka Hanım’ı tanıdığım dönemde cezaevi anılarım henüz tazeydi. Benim için “su” özellikle Ege deniziydi. Yunanistan’ın başına Albaylar Cuntası geçip haksızlığa karşı direnenleri tutuklamaya başladıklarında yani 1960’ların sonlarında o taraftan bu tarafa kaçıp sığınanlar olmuştu. Sonra Türkiye’deki askeri darbelerde buradan oraya sığınanlar oldu. “Suyun Öte Yanı” bu karşılıklı birbirine sığınma halinden ilham alan bir hikâye. Tabii annemin ailesinin 1923’teki zorunlu mübadele ile Selanik’teki topraklarından koparılıp buraya gelmelerinin ve kuşaktan kuşağa anlatılan hasret hikayelerinin de payı ve izi var.

suyun-ote-yani
Suyun Öte Yanı | Fotoğraf Kaynağı: Dilay Muran

Yeni çıkan senaryo kitabınız için verdiğiniz bir söyleşide “Yazmak uyanıkken rüya görmektir.” demişsiniz. Gözlem mi, empati mi daha ön planda? Yoksa yaşadıklarınızdan yola çıkmak mı?

Hepsinin bileşkesi mi desek? Ne yazdığıma göre de değişiyor elbette. Pennsylvania Üniversitesi’nde yazdığım doktora tezim Philadelphia’daki kentsel yenilemenin eleştirisiydi mesela. Daha yakın zamanda Metis’ten yayınlanan bir üçlemem var: Vesikalı Şehir (2007), Şehrin İtirazı (2015) ve İsyankâr Şehir. Toplumsal cinsiyet üzerinden İstanbul filmlerine odaklanırken arada benim yaşadıklarımdan kesitler de var. Genelde yaşadığım ortamdan, mekândan ve şehirlerden etkilendiğimi söyleyebiliriz. Tabii ilk kitabım “Uçurtmayı Vurmasınlar” da Ulucanlar Cezaevi’nde tanıdığım gerçek bir çocukla anılarımdan yola çıkıyor malum… Sonraki hikâye kitaplarım ve hatta senaryolarım için de benzer şeyler söyleyebiliriz.

Yazarlığınızda mekanların (cezaevi, şehirler, sokak) çok güçlü sembolik anlamları var. Sizin anlamınızda mekan bir karakter mi? Biraz da mimarlık tecrübenizin sinemaya olan etkisini irdelemek istiyorum.

Mekânın yazdıklarımda bir karakter olduğu gözlemi doğru. Ve kuşkusuz mimarlık eğitiminin ve ara ara hasretle geri döndüğüm mimarlık aleminin bunda etkisi var. 2016’da Venedik Mimarlık Bienali’ne katıldık Teğet Mimarlık ile. “İki Tersane bir Vasıta: Darzana” başlıklı projemiz İstanbul ve Venedik limanlarının tarihçesinden yola çıkarak Haliç tersanesinden bulduğumuz parçalarla kurguladığımız hayali bir gemi enstalasyonuydu. Mimarlıkla edebiyatın, sinema ile çağdaş sanatın iç içe geçtiği heyecan verici bir yolculuk oldu. Benim için de ilgi duyduğum alanların bir senteziydi. Özetlersek, evet, mimarlık bazen geri planda bazen sahne alarak hayatımın hep içinde oldu ve yazdığım senaryoları da etkiledi. Hatta yazdığım ilk senaryo bir bina ile ilgilidir.

Hangi bina derseniz, Şimdi Casa Botter olarak Tünel’de hizmet veren, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin bir kültür yapısı olarak şehre kazandırdığı bina. 1987’de henüz Uçurtmayı Vurmasınlar’ı yazmamışken ve senaryoyu benim yazacağım belli değilken, ama senaryo nedir diye yönetmen Tunç Başaran ve sanat yönetmeni Jale Başaran ile çalışmaktayken, ODTÜ Mimarlık Fakültesi’nde öğretim üyesi olan arkadaşım Ali Cengizkan öğrencileriyle İstanbul’a gelmişti. Beyoğlu’nda yaptıkları inceleme gezisine ben de katıldım. Mimar D’Aronco’nun binası olan ve adını Abdülhamit’in terzisi Botter’den alan binayı bana Ali gösterdi. Ani bir merakla girip en üst kata tırmanıp kapıyı çaldığımızda bize kapıyı açan Zeynep Oyvar oldu. Abdülhamit’in Bahriye Nazırı Hasan Hüsnü Paşa’nın gelini olduğunu sonradan öğrendiğimiz Zeynep Hanım ile geçirdiğimiz sıra dışı öğleden sonra beni çok etkiledi.

Bu tecrübeyi kurguya dönüştürüp yeni öğrenmekte olduğum senaryo tekniğiyle yazarak 1988’de senaryo dalında açılan Cumhuriyet’in Yunus Nadi yarışmasına yolladım. “Nerde Eski İnsanlar” başlıklı senaryom yarışmada ödül alınca Tunç Başaran Uçurtmayı Vurmasınlar senaryosunu da benim yazmamı önerdi. Macera böyle başladı diyebiliriz, yani bir bina ve mimarlık sayesinde. Bir yıl sonra 1989’da Antalya Altın Portakal yarışmasına katılan “Uçurtmayı Vurmasınlar” filmi beş dalda ödül aldı ve bunlardan biri de senaryo dalında benim oldu. Mimarlığın sinemaya hediyesi gibi görürüm o ödülü ve sonraki yolculuğumu.

Feride Çiçekoğlu | Fotoğraf Kaynağı: Feride Çiçekoğlu

“Uçurtmayı Vurmasınlar” filmi ile roman arasında sizin için en anlamlı fark neydi?

En anlamlı fark mektuplarla ilerleyen bir romanı filme uyarlarken başlangıç noktası hakkında Tunç ve Jale ile yaptığımız sohbetler sayesinde bulduğumuz çözüm oldu. Filmde de gördüğümüz gibi üst kattaki koğuşun penceresinden Ankara Kalesi görünür ve tabii Ulucanlar Cezaevi de Ankara Kalesi’nden görünür. Tahliye olanlara hep “Kale’ye çık, bize bak ve cam bardakla çay iç” derdik. Bu anıyı anlattığımda, İnci’nin tahliye olunca kaleye çıkmasına, oradan cezaevine bakıp Barış’ı hatırlamasına ve filmin tümünün akıp giden anılar olarak kurgulanmasına karar verdik. Senaryo yazım tekniği olarak benim için çok kıymetli bir tecrübeydi.

Ben yapmadım Miki yaptı.” Filmde beni gülümseten hem de en iç parçalayan cümlelerden biriydi. Belki o sahne komik gelmiştir birçok kişiye ama ben ağladım. Bu an gerçekten bir kesit miydi?

Öyleydi. Tanıdığım gerçek Barış sahiden söylemişti bu cümleyi. Filmden en çok hatırlanan repliklerden birisi bu oldu. Hatta bunu şu yakınlarda bir okul duvarına yazılmış olarak gördüm ve çok etkilendim. Yeni yayınlana “Bir Senaryo Yazalım” kitabına bu örnekle başladım. Senaryo yazmanın ve filmlerle yoğrulmanın büyüsü müthiş! Genç kuşaklar ellerindeki akıllı telefonlarla basit kurgu programları kullanarak kolayca filmler yapabiliyorlar artık. Bilgi Üniversitesi’ndeki senaryo sınıflarımdan öğrencilerimin bir dakikalık filmleri uluslararası dijital festival platformu filminute’de var. Linklerini de vereyim size, belki bu röportajı okuyup izlemek isteyenler olur: Apotemnophilia, The Way of My Life, Fragments, Space Oddity, The Door, The Crane, Goat.

baris-ve-inci
“Uçurtmayı Vurmasınlar” Barış & İnci | Fotoğraf Kaynağı: MUBI

“Uçurtmayı Vurmasınlar” bir umudu ararken, “Milföy ve Arkadaşları” ise terk edilmiş bir köpeğin sahiplendirilme hikayesi…. İkisinde de masumluk, tertemiz bir kalp var. Uçurtmayı Vurmasınlar’da Barış’ın gözünden izliyoruz, Milföy ve Arkadaşları’nda ise bir köpeğin dilinden. İkisinde de bir travmadan iyileşme var. İki karakterin ortak yanı nedir?

Siz söylemişsiniz zaten ikisinin ortak yanını, her ikisi de masum… acımasız bir sisteme karşı sessizce ama kararlılıkla direniyorlar. “Milföy ve Arkadaşları” kitabının editörü Mustafa Çevikdoğan arka kapak yazısında Barış ve Milföy için “ruh ikizleri” tabirini kullandı ve bu benim çok hoşuma gitti.

Genç yazarlara, öğrencilere, çocuklara veya yaratıcı olmak isteyen herkese bir öneride bulunsanız bu ne olurdu?

“Bir senaryo yazalım” derdim.

Şimdiki İnci, Barış’a ne söylemek isterdi?

Teşekkür ederdim.

Sevgili okur; hep özgürlüğe kavuşmak ve uçurtma olarak geri dönmek ümidiyle… 

Kapak Fotoğrafı: Feride Çiçekoğlu

İlginizi çekebilir: Halil Şimşek’ten Orçun Behram ile: Cenaze Filmi Üzerine