Gösterildiği her festivalde izleyicinin favorisi olan kendini-iyi-hisset filmi Green Book, Viggo Mortensen ve Mahershala Ali’nin performanslarının gücünü de arkasına alarak, tuhaf bir ikilinin zoraki bir birliktelik olarak başlayıp dostluğa dönüşen ilişkisi üzerinden ırkçılık-karşıtı bir ders veriyor. Zaten ırkçılığı yok etmek için ihtiyacımız olan yegane şey, beyaz bir erkeğin yazıp yönettiği, başrolündeki beyaz erkek oyuncunun “Ben senden daha siyahım!” çığlıklarının komedi unsuru olarak kullanıldığı bir filmdi, değil mi? 

green book

1990’larda ve 2000’lerin başında, aralarında Dumb and Dumber (Salak ile Avanak) ve There’s Something About Mary (Ah Mary Vah Mary) gibi başarılı komedilerin de yer aldığı birçok filmi kardeşi Bobby Farrelly ile yönetmiş Peter Farrelly‘nin tek başına üstlendiği Green Bookgerçek bir hikâyeye dayanıyor. 1960’lar, özellikle ABD’nin güney eyaletlerindeki ırkçılığın azami seviyede seyrettiği yıllar… İtalyan kökenli bir New Yorklu olan Frank “Tony Lip” Vallelonga ve ünlü ve yetenekli siyahi caz piyanisti Don Shirley’nin yolları, Shirley’nin ABD turnesi için bir özel şoför ve özel koruma arayışıyla kesişiyor.

Filmin adından biraz bahsetmekte fayda var; filmin adı, 1930’lardan 1960’lara kadar düzenli olarka güncellenen bir rehberden geliyor. The Negro Motorist Green Book için, herhangi bir sebeple ABD’nin güneyindeki, siyahilerin fiziksel ve psikolojik şiddete varan seviyede bir ırkçılıkla karşılaştığı eyaletlere/eyaletlerde yolculuk eden siyahiler için bir hayatta kalma aracı denilebilir. Rehber, siyahileri kabul eden ya da siyahilere özel olan otellerin, restoranların ve işletmelerin bir listesini içeriyor. Green Book, ırkçılığın sadece ten rengine ve ırka dayanan bir saçmalık olduğunu unutturmuyor ve ikilinin çıkacağı yolculuğun hemen başında Tony’nin eline bu rehberi tutuşturuyor.

Tony Lip ve Shirley’nin yollarda geçecek ve yaklaşık üç ay sürecek olan yolculuğu, 1989 tarihli klasik Driving Mrs. Daisy‘i hatırlatan çatışmalarla başlıyor. Tuhaf bir şekilde bu çatışmaların kaynağı, kendisiyle ilk tanıştığımızda ırkçı eğilimleri olduğunu gördüğümüz Tony’nin siyahi bir adamın şoförlüğünü yapıyor olmasından değil, içtiği sigaradan, tükettiği yiyeceklerden, önemsiz görerek işlediği ufak suçlardan kaynaklanıyor. Mizahı oldukça kuvvetli, esprileri ve gülümseten anları bir an olsun dinmeyen bir film Green Book. Fakat bu mizahın ve esprileri derinlemesine düşündüğünüzde, ırkçılığı eleştirirken ırkçılığı içselleştirmiş bir düşünce yapısının varlığı sizi rahatsız ediyor. Tony’nin, siyahilerin yaptığı müziği dinlemediği ya da kızarmış tavuk yemeyi sevmediği için Don Shirley’i “ben senden daha siyahım!” ya da “senin insanlarını senden daha iyi tanıyorum” gibi cümlelerle eleştirmesi, “yeterince siyah olmamakla” suçlaması yani, sorunlu. Keza Don Shirley’nin bilezengin, varlıklı, yetenekli ve ünlü bir insan, ülkenin en büyük salonlarında (beyazlar tarafından) ayakta alkışlanan bir piyanist olmasına rağmen ırkçılığa maruz kaldığını ima etmesi de öyle. Film ABD’de vizyona girdikten kısa bir süre sonra Don Shirley’nin kardeşi ve yeğenleri tarafından yapılan açıklamalar, filmin tam bir beyaz adam bakış açısıyla yazıldığını ve Don Shirley’i karikatürize ettiğini destekliyor. (Hatırlatmakta fayda var ki; Green Book‘un ortak-senaristi ve yapımcılarından biri, Vallelonga’nın oğlu Nick Vallelonga.)

Diğer yandan Green Bookdaha önce defalarca işlemiş bir formül üzerine çalışılarak yapılmış, ve hakkını vermek lazım, çok da iyi performanslarla zenginleşmiş bir kendini-iyi-hisset filmi. Özellikle toplumdaki ırkçılıktan ve hatta yaptıklarının yanlış olduğunu bilmeden önce yaptığı kendi ırkçılığının pişmanlığından yakınmak için fırsat kollayan Amerikalı beyaz izleyici için çok da kendini üzmeden bir günah çıkarma fırsatı. Gösterildiği birçok festivalden İzleyici Ödülü ile dönmesi bunu kanıtlıyor – ki bunlar arasına, son yıllarda Oscar adaylığının garantisi anlamına gelen Toronto Film Festivali İzleyici Ödülü de dahil.

Malum, eğer söz konusu bir II. Dünya Savaşı draması ya da ünlü bir tarihi kişiliğin biyografisi değilse, 1990’larda Oscar’ın formülü çok açıktı: Gündemdeki bir tema üzerine bir mesaj veren – ama sanki bunu gündemdeki bir temayla ilgili değilmiş gibi gösteren -, başta birbiriyle uyumsuz gibi gözükse de zamanla hem birbirleriyle hem de izleyiciyle bağ kuran, sevilesi karakterlere sahip, genel izleyici kitlesine hitap eden, yürekleri ısıtan, araya onlarca komik espri ama mutlaka biraz gözyaşı serpiştirilmiş bir kendini-iyi-hisset filmi… İşte Green Book tam da böyle bir film ve hem tüm bu özellikleriyle hem de ödül sezonuna tam zamanında dahil oluşuyla Oscar’a oynuyor. Gelin görün ki, biz 2018’deyiz. 

Tüm bu söylediklerimden sonra filmin izlemesi gerçekten keyifli, çokça güldüren, Viggo Mortensen ve Mahershala Ali‘nin gerçekten yılın en iyi karşılıklı oyunlarından birine imza attığı ve amacına kesinlikle ulaşan bir film olduğunu söylemeliyim. Sonuçta 1990’larda gişe rekortmeni komedi filmleri çekmiş bir yönetmenin işi bu. Ve eğer 90’larda büyüdüyseniz adınız gibi biliyor olmalısınız ki, ırkçılığı bir espri unsuru olarak kullanmak yerine ırkçılığın kötü bir şey olduğunu göstermek için çırpınan bir film çekmesi bile bir başarı olarak kabul edilebilir. Yine de siz siz olun, kendinizi çok da iyi hissetmeyin; izledikleriniz ve güldükleriniz üzerine biraz düşünün. 

IMDb Puanı: 8.2/10

İlginizi çekebilir: Ayşe Tozal’dan “#BlackLivesMatter: Siyahi Hakları Üzerine Birkaç Belgesel

Emre Eminoğlu

theMagger Editörü, Kültür ve Sanat Yazarı
SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN