Edebiyat Tarihinin En Meşhur Boşluğu: Hamnet ve Yasın Estetiği
Chloe Zhao’nun Hamnet’i ele alış biçimi, yer yer bildiğimiz dönem filmlerini andırıyor ama yer yer de “N’oluyor!” dedirtiyor. Film, Maggie O’Farrell’ın kitabındaki duyguları olduğu gibi karşımıza koymaya çalışıyor, sadık bir uyarlama olma derdinde. Zhao, Shakespeare’in isminin gölgesine bir tabure atmıyor neyse ki, hikayeyi Agnes’in toprakla ve doğayla örülü dünyasından başlatıyor. Yönetmenin o meşhur doğal ışık takıntısı, 16. yüzyılın loş ve rutubetli evlerine de cuk oturuyor. Hikaye de epikleşme derdi olmadan, sıradan bir ailenin en büyük kabusuyla yüzleşmesine dönüşüyor. Zhao’nun kamerasını karakterlerin dibine kadar sokarak filmi çekmesi de bizi olaylara istediği şekilde dahil ediyor…

Jessie Buckley, Agnes rolünde. Onun kimseye eyvallahı olmayan duruşu, tüm filmi sırtlıyor. Başkası oynasa film en az üç gömlek aşağı inerdi gibi geliyor… Paul Mescal ise karşımızda dev bir yazar gibi değil de çaresiz bir baba olarak duruyor. Mescal hocanın o meşhur içli bakışları, evlat acısı çeken bir adamın profilini iyi dolduruyor. İkilinin iletişimi iyi ama ben yine de Buckley’nin performansının biraz fazla öne çıktığını düşünüyorum. Yan rollerdeki çocuk oyuncuların doğallığı ise izleyicinin canını en çok yakan detaylardan biri. Bir de şu var, filmdeki herkes sanki o döneme aitmiş gibi görünmeyi başarıyor. Yani dönem filmlerinde bazı oyunculara söylenen “Iphone kullandığı çok belli, dönem filminde oynayamaz” yorumları bu filmdekiler için geçerli değil gibi.
Hikaye Agnes odaklı ilerlese de, bundan keyif alsak da, Shakespeare’in o meşhur oyunlarının nasıl bir boşluktan doğduğunu görmek, edebi bir meraktan öte insani bir merak uyandırması çok güzel. Agnes’in doğayla olan o hafif tekinsiz olarak tanımlanabilecek bağı, Zhao’nun sinematografisiyle birleşince ortaya çok başka bir şey çıkıyor. Filmde hiç kimsenin “tarihi bir kişilik” gibi davranmıyor olması, herkesin sadece hayatta kalmaya çalışan birer gariban olduğunu görüyor olmak bağ kurmamızı da kolaylaştırıyor. Çocukların hastalandığı sahnelerdeki o çaresizlik bunu hissi en iyi yansıtan detaylardan…

Filmi kurgu anlamındaki hızı, karakterlerin iç dünyasındaki dalgalanmaları derken film boyunca bazen fazla yükseliyor, bazen de hızla düşüyoruz. Hikaye, bir kadının hem şifacı hem de bir anne olarak nasıl parçalara ayrıldığı ile ilgileniyor daha çok. Hamnet’in kardeşi Judith ile olan bağı, filmin en saf ve böğrümüze oturan yönlerinden biri.
Çocukların dünyası, yetişkinlerin o karmaşık ve acılı dünyasına zıt bir durulukta ilerliyor doğal olarak. Zhao, çocuk karakterleri karikatürize etmemiş, onları en az ebeveyenleri kadar özel bir yere yerleştirmiş hikayede. Onların oyunları, kavgaları ve birbirlerine olan bağlılıkları, yavaş yavaş yaklaştığımız trajediyi daha da ağırlaştırıyor. Kardeşlik bağının bu kadar etkileyici işlenmesi filmin diğer artılarından. Judith’in abisinin yokluğuyla baş etme çabası ve hatta o malum gece yaşanan gerçeküstü anlar.

Sonuç olarak Hamnet, Chloe Zhao’nun kariyerindeki en dokunaklı işlerden biri olmuş. Kafanızda Jessie Buckley’in Oscar ödülünü kutluyorsunuz film bitince. Dümdüz bir hafta sonu aktivitesi değil de üzerine uzun uzun düşünülecek bir deneyim vadediyor Hamnet. Edebiyatın sinemayla bu kadar barışık olduğu, oyuncuların bu kadar teslim olduğu işlere az rastlıyoruz. Belki de Shakespeare’in oyunlarını artık çok daha farklı bir gözle okumamıza sebep olacak bir yapım bu. Zaten diğer türlüsüne yeterince maruz kalmadık mı… Özetle, sinemanın o iyileştirici gücünü iliklerinize kadar hissetmek istiyorsanız bu filmi kaçırmayın.
Sinema dünyasına ve filmlere dair paylaşımlarıma Instagram üzerindeki film blogumdan (@atıptutuyorum) ulaşabilirsiniz.
Kapak Fotoğrafı: The Hollywood Reporter
İlginizi çekebilir: Eralp Alper’den Rental Family

Eralp Alper







Aile Tadında
İlk yorumu siz yazın!