Ayaklarımızın üşümeye başladığı mevsimde güzel bir Pazar kahvaltısından sonra tekrar yorganın altına girip keyifle film izlemek oldukça harika bir seçenek bana sorarsanız! Eğer katılıyorsanız sizin için bir tavsiyem var: “Her”. Harika senaryosu, inanılmaz bir başrol oyuncusu, film bittikten üzerine düşünürken dinlemek isteyeceğiniz inanılmaz bir soundtrack ile sizi yeni bir hafta için hazırlayacak bir sakin bir gün geçireceksiniz. Ve “doğru sorular” bulacaksınız bu filmde, kaçırmayın…

Başkarakterimiz Theodore yakın gelecekte Los Angeles’ta yaşayan bir yazardır. Sevdiği insana duygularını anlatabilmekten aciz binlerce insanın siparişi üzerine onların sevdiklerine mektup yazan bir şirkette çalışan Theodore uzun bir ilişkiden yeni çıkmıştır. Karısının yerine birini koymaya hazır olmaması dışında duygusal olarak birinin sorumluluğunu almaktan da kaçmaktadır. Giderek yalnızlaşan Theodore bedeni olduğunu bildiği bir kadınla telefonda seks yapmaya çalışırken hayal kırıklığına uğrar, yine bedeniyle yıllarca birlikte yaşadığı eski karısıyla hiçbir şeyi çözemez, dünyalar güzeli bir kızla güzel bir gece geçirse de ona bir şans verecek kadar cesur olamaz, komşusuyla aralarında dile getirilmemiş bir bağ olmasına rağmen bunu yaşamaktan da kaçar. Ve yalnızlığını azaltmak için en basit yolu bulur, bir işletim sistemi satın alır! Theodore’un en yakın arkadaşı bu işletim sistemi olmaya başladığında, hatta ona aşık olmaya başladığında ve aşkla sevişebildiğinde (sanal seks de olsa) biz de kendimize sorular sormaya başlıyoruz. Gerçekten bizi bekleyen gelecek bu mu? Çok uzak görünmesine rağmen günümüz insanı için en ideal, en yakın; çok korkutucu olmasına rağmen insan ilişkilerinin varacağı nokta bu.

Filmimiz bir noktada insanoğlunun bencilliğini, kibrini konu alıyor. Çünkü Theodore’da dahil olmak üzere sokaktaki her insan kimseyi dinlemek zorunda kalmadan derdini anlatıyor; dünyanın zorluklarını omuzlarında taşıması gerekmeyen, yalnızca ona ait, yalnızca onu dinleyen, yalnızca onu sevebilecek sanal bir varlığa aşık olduğunu iddia ediyor. Peki bu mümkün mü, insanın hiç gözlerine bakmadığı, parmak uçlarını yüzünde, vücudunda dolaştırmadığı birine aşık olması? Sanmıyorum. Fakat filmde görüyoruz ki, insanoğlu kendini her konuda kolaylıkla kandırabiliyor. İnsan olduğunu bile unutmuş, gözlerini çevresindeki tüm güzelliklere kapatmış, kalbini sıcak dokunuşlara ihtiyacı olmadığına inandırmış ölümlülerin zaman ve mekan sınırı olmayan sanal varlıklara bağlılığına üzülürken sonlara doğru bir soru daha yöneltmemiz gerekiyor kendimize. Peki ya işletim sistemlerinin gitmesi gerekirse, o zaman başarabilir miyiz bakmanın yanında görmeyi; sevmenin yanında sorumluluk almayı?

Spike Jonze Amerikan sinemasının en orijinal iş çıkaran yönetmenlerinden biri oluyor bu filmde yarattığı atmosfer ve bu özgün senaryoyla. Koca bir alkış da filmin başrolü Joaquin Phoenix’e! “Tek başına” almış yürümüş adeta. Bana sorarsanız Her kaçırılmayacak bir film, tüm izleyenlerin doğru soruları sorabilmesini umuyorum.

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN