Tatlı bir Rumeli şivesiyle konuşulan Türkçe sayesinde altyazısız da zorlanmadan anlayabileceğiniz bu filmden, aldığı iki Oscar adaylığı (Yabancı Dilde En İyi Film ve En İyi Belgesel Film) sonrasında haberdar oldum. Konusu hakkında fazla şey bilmeden gidip izlediğimiz bu film kız arkadaşımla beni o kadar etkiledi ki, sonunda birkaç damla gözyaşı döktüğümüzü de itiraf etmeden geçmeyeyim.
Üç yıllık bir süre zarfında çekilen Honeyland o kadar doğal ki, film boyunca o taş evde olduğunuzu hissetmemek mümkün değil. Honeyland ile şehir içinde sıkışıp kaldığımız o baş ağrıtıcı kalabalıktan, gittikçe robotikleşen yaşamımızdan uzağa; daha gerçek hissettiren bir hayat mücadelesine yolculuk ediyoruz. Belki de şehir yaşamının stresi ve hızında unuttuğumuz bazı değerleri hatırlıyor, daha saf duygularla karşılaşıyoruz. Film boyunca Hatice ile annesi Nazife’nin üzüldüğü, sıkıldığı, güldüğü ve eğlendiği her an kameraya öyle güzel alınıyor ki bu duyguları onlarla paylaşmama şansımız kalmıyor.
Hatice, işini o kadar doğayla iç içe yapar hale geliyor ki, arıların da hakkını göz ederek, onlara türküler söyleyerek topluyor balını. Ve bize içinde bulunduğumuz karmaşada ihmal ettiklerimizi hatırlatıyor. İnternetten, sosyal medyadan, teknolojiden uzak bir dünyada, hala bugün yaşanmakta olan kanlı canlı bir hikayeyi izleyiş şeklimiz film sırasında insanı düşünceden düşünceye sürüklüyor.