Ünlü bir yönetmen olma yolunda ilerleyen, pembe gözlüklü, sıra dışı Nehir Tuna’nın; oyuncu olmak için tüm zorluklara katlanmış, kıpkırmızı ruj süren, sevimli, minyon ama olgun bir kızla yollarının nasıl kesiştiğini anlatan bir hikayeden bahsetmek istiyorum. Hikayede; Nehir, bir gencin, kendi yolunda ilerleme uğruna nerelerden geçtiğini anlatan kısa bir film çekiyor. Adı ise ‘Dedeler En İyisini Bilir.’ oluyor. Didem Ellialtı filmde rol alıyor. Birbirlerini ruhen yukarı çıkaran bu marjinal çifti bence çok yakında hepimiz tanıyor olacağız.. Hikayeyi bir de onlardan dinlemek ister misiniz?

Nehir Tuna, ‘Dedeler En İyisini Bilir’ adlı kısa film projesini geçtiğimiz Eylül ayında İstanbul’da çekmiş. Aileni ve kendini aynı anda mutlu edebilir misin sorusuna cevap arayan ‘Dedeler En İyisini Bilir’ de, usta oyuncu Köksal Engür başta olmak üzere, Fatih Akın’ın ‘Yaşamın Kıyısında’ filminden ödüllü oyuncu Nuser Köse, ‘Öyle Bir Geçer Zamanki’den’ Necati Sercan Badur, ünlü tiyatro oyuncusu ve hocası Murat Karasu ve hikayesi, röportajımızın konusu olan Didem Ellialtı rol alıyor.

Meslekleriniz için ilk heyecan duyduğunuz an deyince aklınızdan neler geçiyor?

Nehir- Uzun bir süre önce oyuncu olmayı hayal ediyordum. Sürekli fotoğraf çektirir, kendi kendime prodüksiyon yapar, yanıma materyaller alıp herhangi fotoğrafçıya fotoğraflar çektirirdim. Fakat nerede eğitim alacağımı, nasıl ilerleyeceğimi bilemiyordum. DVD’ler, sinema dergileri, filmler hep ilgi alanıma giriyordu. Sonrasında, bunların dışına çıkmak istediğimi, bir şeyler yapmak istediğimi fark ettim. Film adına bir şeyler yazmaya başladım. Bu da lisenin son yıllarına denk gelen bir heyecanın ortaya çıkışıydı.

Didem- On bir yaşındayken, Sonia Glogowski adında bir skills hocamız vardı. Tess isimli bir oyun oynuyorduk. Baş roldeydim. Hoca, konsantrasyon bozukluğum olduğu ve tembel olduğum için beni pek sevmezdi. Oyun performansımı seyrettikten sonra ders notlarımı yukarı fırlatıp babamı okula çağırmıştı. Hoca, okulu bırakıp konservatuara gitmemi söylemişti. Babamsa izin vermedi. O günden sonra içimde bu istek yanıp tutuşurken hayatıma devam etmeye çalıştım. Film seyrederken empati kurardım. O karakterle ilgili hissettiklerimi günlüğüme yazardım. Karakterler yazarak da vardır sonuçta. En sonunda başkalarını seslendirmek değil, kendi sesimle yaşamak istediğime karar verip konservatuar okumak üzere New York’ta seçmelere girdim.

İstanbul ve New York’un bir sanatçıya ilham kaynağı olma konusundaki farklılıkları ve benzerlikleri sizce neler?

Nehir- Tekirdağ’da büyüdüğüm için çocukluğuma ait İstanbul anılarım fazla değil. New York’ta ise uzun zaman yaşadım. Şu an için konuşacak olursam; İstanbul’un potansiyeli New York’tan daha yüksek, daha trend bir şehir, fırsatların daha çok olduğu bir yer. New York’ta aynı işi yapan çok sayıda insan var. Burada ise tam tersi onun azlığı var ve bu durum, fırsatları arttırıyor. Onun dışında tabii ki New York insanı çok besleyen bir şehir. Sokakta gördüğünüz karakterlerden, hatta dilenen kadının yazdığı yazıdan bile beslenebiliyorsunuz. New York’ta yürümek çok güzel bir şey. İstanbul’da o eksik. Orada yürürken insanları görünce aklına gelen fikirler, sonra onun üzerine düşünmek… Burada trafikte sinirlenerek geçen zaman orada sokaklarda yürüyerek, düşünerek geçiyor. Düşünmek adına büyük bir zamanı olabiliyor insanın.

Didem- New York’ta en çok yabancı olmayı ve herkesin yabancı olmasını sevdim. Herkes yabancı olunca kendini ait hissetmemen mümkün değil zaten. Hiç bir dışlanmışlık yok, çok farklı kültürler, insanlar var. Onlardan çok beslendim. Kimse benden bir şey götürmedi. Onun dışında Nehir’e kesinlikle katılıyorum. New York’ta yürümek inanılmaz bir his. Orada kendimi dinleme fırsatı buldum. Tekil yaşamayı öğrendim. Ama, hiç bir zaman tamamıyla orada yaşamayı düşünmedim çünkü İstanbul’da; İstanbulluyum zaten, her şeyin daha kolay olduğunu ve mutlu biri olarak kabul gördüğümü biliyorum.

Tekirdağ’da büyürken kısa hikayeler yazdığını okudum. Bu hikayelere kendini hala yakın hissediyor musun, yoksa seni şaşırtan yanları oluyor mu?

Nehir- Onlar benim yazdığım şeyler. Hiç bir zaman onları kendimden farklı görmüyorum. Sadece yazış tarzı değişiyor. Sonuçta içimde var olan, çocukluğumdan gelen bir şeyler var. O şey, adı her ne ise peşini bırakmıyor insanın; şekil değiştiriyor, profesyonelleşiyor ama tematik olarak aynı kalıyor.

Bir hikaye yazarken nasıl bir ortama ihtiyaç duyarsın, yazdığın hikayeyi filme çevirmek için ne tür hayaller kurarsın?

Nehir- Hiçbir zaman hikaye yazacağım diye masaya oturduğum olmuyor. Genellikle kafamı yastığa koyduğumda, uyuyamıyorsam aklıma bir şeyler geliyor. Hemen kalkıp aklımdakileri yazıyorum. Kağıt üzerinde olması çok önemli yoksa düşünceler uçup gidiyor. O ilk alınan notlar en ilginci oluyor. Bu notları genelde öfkeli olduğum anlarda yazıyorum. Drama hayatın içinden gelen bir şey. Öfke beni besliyor diyebilirim. Sakin ve huzurlu ortamlarda yazamı- yorum. Tersi anları yaşıyor olmak daha iyi yazmamı sağlıyor.

Dedeler En İyisini Bilir’e gelecek olursak biraz klişe olacak ama sence gerçekten dedeler en iyisini bilir mi?

Nehir- Dedeler en iyisini bilirler. Ben tecrübeye ve yaşanmışlığa çok önem veririm. İki dedemi de kaybettim. İkisinin cenazesine de yetişemedim. Bu beni çok üzdü. Onlarla yaşadığım tecrübelerden yola çıkarak, diyebilirim ki evet, onlar doğruyu biliyor. Eğitimle alakalı bir şey değil bu, tamamen içgüdüsel. Filmde de ana karakterin dedesi, ona önce hayatı tecrübe etmesini öğütleyen bir insan. Aksine, karakterin annesi ve babası hayata daha kısıtlı pencerelerden bakan, dindar insanlar. Aradaki farkı filmde verdiğime inanıyorum.

Bir gencin olgunlaşma çağında, kendi karakterini ortaya koyabilmesi ve izlediği yolu savunabilmesi için en doğru yöntemin ne olduğunu düşünüyorsun?

Nehir- Ekstrem olmaktan geçmediğine, iki tarafı da idare edebilmekten geçtiğine  inanıyorum. Dürüstçe konuşursam; aileni karşına alıp onu hayatından silmek demek finansal olarak çöküş demek.  Doğrusu onların onayını bir şekilde alıp, istediğin yolda ilerlemek. Yapıyor gibi görünüp ya da gerçekten yapıp bildiğin yolda ilerlemeye devam etmek.

Birbirinizle nasıl tanıştınız?

Nehir- Bir arkadaşımın zoruyla katıldığım bir senaryo kursunda tanıştık. Didem’in kırmızı rujuna takılmıştım. Sonra grup olarak görüşmeye başladık bir şekilde. Bir ara diğer kişiler elendi, ikimiz vakit geçirmeye başladık. Bir seferinde, bana eski bir arkadaşından bahsederken özelliklerin de uyuşmasıyla onun üzerinden beni anlattığını düşündüm. Başkası olduğunu anlayınca hayal kırıklığı oldu tabi.. Sonradan söylediğine göre ikimizi de anlatıyormuş.

Didem- Nehir’in bahsettiği senaryo kursu için bu kursu neden istediğimize dair bir kompozisyon yazılıyordu. Ben sanki ilerisini biliyormuşçasına şöyle yazmıştım. ‘Hayatta şu anda bundan başka istediğim bir şey yok.’ Workshop başlarda yetersizdi, sıkıcıydı. Üç hafta sonra ise Nehir geldi. Nehir’i pembe gözlükleri ile hatırlıyorum. Panik bir halde çektiği filmin görüntülerini kaybeden görüntü yönetmeninden bahsediyordu. Çok sevimli ve doğal bulmuştum o anda onu. Sonra görüşmeye başladık..

Dedeler En İyisini Bilir’deki rolünden biraz bahseder misin?

Didem- Ben filmde bütün olayları değiştiren kız olarak varım. Baş rol Ali karakteri, ben Ali’nin hayatına giriyorum ve gördüğü her şeyi değiştirmesi için ona güç veriyorum. Ali daha önceden duygusal bir ilişki yaşamamış, hayata uzaktan bakmış hatta bakmamış bile. Ben ise onun ‘acaba’ demesine yol açıyorum.

Bu rolün Nehir’in hayatında oynadığın rolle bir bağlantısı var mı?

Didem- Nehir’in ailesi beni tanımadan, Nehir New York’tan onlara telefon açıp evleneceğimizi söyledi. Onlar da onay verdiler.  Nehir, Ali değil kesinlikle ama bazı yönlerden benziyor tabii. Nehir’in ailesi de mutasıp bir aile. Kendi içinde değerleri, kuralları olan insanlar. Nehir’in bir alt metni var orada. Geri kalanı ise tamamen kurgu.

Türk ve yabancı beğendiğiniz yönetmen ve oyuncular?

Nehir- BILLY ELLIOT favori filmim. Bu filmde kendimi buluyorum. Film dansçı bir çocuğu anlatıyor. Dansa karşı bir ilgim olmamasına rağmen o çocukla aramda inanılmaz benzerlikler kuruyorum. Hatta karakteri oynayan kişiyi görmek için yaşadığı yere Durham’a gittim, evini buldum ve kapısını çaldım. Annesiyle tanıştım, kendisi yoktu. Billy Elliot’ın yönetmeni Stephen Daldry’i çok severim. Şu ana kadar sadece üç film çevirdi ve her filmiyle Oscar’a aday oldu. Tercihlerinden dolayı çok beğeniyorum. Genelde benden genç olup güzel işler yapmış yönetmenleri kıskançlıkla takip ediyorum. :)

Ayrıca, Robert Bella adinda bir yönetmen var, inanılmaz acılar çekerek 96 yılında Colin Fitz Lives isimli bir film çekti. Ben ne kadar zorlukla savaşırsan sonucun o kadar iyi olacağına inanıyorum. Film Sundance’te hit oldu. Ancak girdigi borç batağı yüzünden filmine el kondu ve film gösterime giremedi. İkinci bir film yapma imkanı olsa eminim bu bir baş yapıt olurdu. Tabi, herkesin sevdiği yönetmenleri ben de seviyorum. Onları saymaya gerek yok herhalde. Ama Woody Allen’ı eklemeden geçemeyeceğim. Oyuncu olarak River Phoenix‘i çok beğeniyorum. Stand By Me’de harikaydı. O bir zamanların cool film yıldızı ve müzik adamıydı. Şimdi ise bir efsane. 1993 yılında (23 yaşında) öldüğünü yıllar sonra öğrendiğimde çok etkilenmiştim. Belki ölmemiş olsaydı bu kadar ilgimi çekmezdi, bilemiyorum.. Köksal Engür’ün oyunculuğu çok beğeniyorum. Dedeler En İyisini Bilir’de dedeyi oynuyor. Çok etkileyici bir ses tonu var. Aslında televizyondan, radyodan aşina olduğumuz bir ses. Benim projemde yer alması beni çok mutlu etti.

Didem- Küçük yaşta oyunculuğa merak saldığım için, gençliklerinden beri oyunculuk yapan isimler ilgimi çekiyor. Natalie Portman, Michelle Williams, Kate Winslet, Philip Seymour Hoffman, Christian Bale, Julianne Moore, Cate Blanchett. Her röle bürünebilirler, bir hayvanı, bir mobilyayı bile oynayabilirler. Julianne Moore’u bir keresinde Chelsea’de oturduğum

Ruhsal olarak kendinizi nasıl geliştiriyorsunuz?

Nehir- Ruhuma gelen en iyi şey film seyretmek.. Yeri geldiğinde temiz havayı içime çekmek de benim için meditasyon olabiliyor ya da yemek programlarını seyretmek beni rahatlatabiliyor. Sebzelerin bir araya gelmesi hoşuma gidiyor.. Ayrıca milyon dolarlık evlerin satıldığı Selling New York da tam bana göre, insanı motive ediyor.

Didem- Düzenli olarak pilates, yoga ve yürüyüş yapıyorum. Yürümek benim için terapi gibi. Plastik sanatlarla da çok ilgiliyim. Objeler, fotoğraflar başka insanların hayatlarını hatırlattıkları ve beni egomdan uzak tutukları için sakinleşmeme yardımcı oluyor.. apartmanın içinde görmüştüm. Zaten bir çoğu da benim okuduğum okul olan Ny Actor Studio Lee Strasberg Theatre Film Institute’tan mezun. Bir de, Fransız filmlerini çok seviyorum. Beğendiğim yönetmenler olarak Jean Luc Godard, Lars Von Trier, Roman Polanski, Wes Anderson, Woody Allen, Pedro Almodavar diyebilirim. Godard’in filmlerindeki Anna Karina’yi cok beğeniyorum. O olmak, o dönemlere gidebilmek istiyorum. Olamayacağım için de çok üzülüyorum. 1960 yapımlı Breathless’taki rolüyle Patricia Franchini de olabilirim mesela.

www.didemellialti.com

www.nehirtuna.com

www.dedelereniyisinibilir.com

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

MAGGER NEWSLETTER'A ÜYE OLUN

x

Newsletter'a üye olmadınız mı?