Elena Ferrante’nin “Napoli Romanları” üstbaşlığıyla yayınlanan dört ciltlik serisinin ilk kitabı “Benim Olağanüstü Akıllı Arkadaşım” Türkçeye tercüme edileli henüz birkaç ay oldu. Ferrante yurt dışında epey ilgi gördü ve kitapları hızla, başta İngilizce olmak üzere, başka dillere çevrildi. Serinin ilk kitabının Türkçeye çevrilmesi içinse dört yıl geçmesi gerekti. Üstelik yeterince ilgi gördüğünü söylemek de güç. Oysa yurt dışında çabucak çok satanlar listesine girmiş ve üzerine çok sayıda eleştiri ve değerlendirme yazısı yazılmıştı. Bunun sebeplerinden biri olarak yazarın kim olduğu hakkında kimsenin bir fikir sahibi olmayışını gösterebiliriz. Çünkü Elena Ferrante ismi yazarın gerçek adı değil, 1992’de yayınladığı ilk romanı L’amore molesto’dan (Belalı Aşk) itibaren kullandığı müstear ismi. Üstelik Ferrante yalnızca The New York Times ve The Paris Review’a röportaj verdiği için -ki bu röportajları da yayıncısıyla yapıyor, muhabirler de Ferrante’nin kim olduğunu bilmiyor- onun gerçek kimliği hakkında el altından da olsa herhangi bir bilgiye sahip değiliz. Yurt dışında Ferrante’ye yönelik ilgi kısmen onun esrarlı kimliğinden ötürü artmışken, Türkiye’de böyle bir etki oluşmuş görünmüyor.

”Benim Olağanüstü Akıllı Arkadaşım, büyümenin, hayatın içine karışmanın ve arkadaşlık yoluyla kendi kimliğini bulmanın hikayesini anlatıyor.”

0000000650000-1

Benim Olağanüstü Akıllı Arkadaşım, iki kız arkadaşın, Lila ve Lenù’nün, Napoli’nin bir mahallesindeki hayatını anlatır. İkisi de bu fakir mahallede okulla, başarıyla, hayatın kendisiyle tanışır. Birbirleriyle ise ilkokul birinci sınıfta tanışırlar ve hemen birbirlerinin en iyi arkadaşı olurlar. Lila ve Lenù’nün arkadaşlıkları ve yaşadıkları gündelik ve pek de sıra dışı olmayan olaylar ise Ferrante’nin romanının esas konusunu oluşturur. Roman boyunca Lenù’nün Lila’yı görme ve tahayyül etme biçimi üzerinden kendi kimliğini nasıl oluşturduğunu görürüz. Bu bakımdan Benim Olağanüstü Akıllı Arkadaşım büyümenin, hayatın içine karışmanın ve arkadaşlık yoluyla kendi kimliğini bulmanın hikayesini anlatır. Ferrante de vermiş olduğu röportajlardan birinde bu konuya neden önem verdiğini anlatır; “Kadınların kendi aralarındaki ilişkilerin erkeklerinki gibi elle tutulur kuralları yoktur,” der. “İki kadın arasındaki, uzun bir arkadaşlığın iyi ve kötü duygulara, bağlılığa ve başkaldırıya, karşılıklı desteğe ve ihanete nasıl göğüs gerdiğini, bunlara rağmen nasıl hayatta kaldığını hikayelemek istedim.”*

Gerçekten de Lila ve Lenù arasındaki ilişkinin karakteri romantik bir biçimde salt mutlak çatışmasızlığa, dinginliğe, mutluluğa ve heyecana dayalı değildir. Onların arkadaşlığının temelini oluşturan şey, diğerleriyle birlikte rekabet, kıskançlık ve kırgınlıklardır da. Gerek okulda aldıkları notlarda, gerek Latince veya Yunanca öğrenirken, gerekse sevgililerinin zenginliklerini kıyaslarken rekabetin soğukluğunu hissetmek mümkündür. Luna’nın “Her zaman benim yapmam gereken şeyleri, benden önce ve benden iyi yapmak zorunda mıydı?” sözü yeterince açıklayıcıdır. Ancak roman boyunca bu rekabet ilişkisinin onların aralarındaki dostluğu pekiştiren, sağlamlaştıran bir araç işlevi gördüğü fark edilir. Çünkü bütün bu çekişme aslında bir mücadelenin ürünüdür.

Ferrante, Benim Olağanüstü Akıllı Arkadaşım boyunca iki kız çocuğunun olgunlaşmasının hikayesini anlatır. Bu hikayede epey güçlü feminist izler bulmak mümkündür. Kitabın henüz başlarında Don Achille’nin öldürülmesinde, iki arkadaşın erkeklerle kurdukları ilişkilerden edindikleri ilk deneyimlerde ve dahasında erkekliğe karşı bir tepkinin var olduğunu görürüz. Lila ve Lenù’nün sınıfsal durumu da göz önünde bulunduğunda feminist açıdan bir maduniyet öyküsü okumaktayızdır. İki arkadaş da bir yandan sessiz ve derinden bir isyan halini taşır –ki buna ergenliğin de sebep olduğunu söylemek gerek– bir yandan da içinde bulundukları toplumda var olmak adına kendi kimliklerini ve arzularını törpülerler, toplumsal yapıya entegre olurlar. Ferrante’nin iki kızın bedeninde gerçekleşen dönüşümleri yalın bir biçimde ve göstererek anlatması da Benim Olağanüstü Akıllı Arkadaşım’ın aslında yalnızca bir dostluk romanı olmadığını, aynı zamanda siyasal bir duruşu da bulunduğunu göstermektedir.

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

FAVORİ YAZILAR