Seda Türkmen ile: “Kutsal” Oyunu ve Karakteri Üzerine
Özellikle annelik, aile ve çocuk sahibi olmak, kürtaj, normal doğum/sezaryen gibi kavramların siyasal gündemin çoğu zaman hedefi altında olduğu bir ülkede yaşıyoruz. Öyle ki anne olmayanın ötekileştirildiği kutuplaştırıcı söylemlerden sahip olunacak çocuk sayısına kadar siyasetin beden üzerinde bu derece söz sahibi olmaya çalıştığı bir gerçeklik içinde annelik kavramını sorgulatan “Kutsal”, sezonun yeni oyunlarından biri olarak tiyatroseverlerle buluşmaya devam ediyor. Morgan Llyod Malcolm’un derinlikli metninden Tuğrul Tülek’in rejisiyle hem duygusal hem de mizahi bir dille sahnelenen oyun, anneliğin nasıl katmanlı ve karmaşık bir dönüşüm olduğunun altını çizerken ebeveynleri en büyük korkularıyla yüzleştiriyor. Seda Türkmen, Neriman Uğur ve Ümmü Putgül’ün birlikte rol aldığı oyun, seyirciyi ebeveynlik mirasına dair hem duygusal hem de mizahi bir yolculuğa çıkarıyor. Tatlı Ekşi Tiyatro’nun ikinci prodüksiyonu olan ve Biletinial’ın ortak yapımcılığında sahnelenen oyunu prömiyerini izledikten sonra üzerine çokça düşündüm açıkçası. En nihayetinde oyunda Nina rolünde izlediğim Seda Türkmen ile oyunun hikayesi, ana teması ve hayat verdiği karaktere dair söyleştim. Keyifli okumalar dilerim.
Tatlı Ekşi Tiyatro’nun ikinci prodüksiyonu “Kutsal”, bu sezonun yeni yapımlardan biri olarak tiyatroseverlerle buluşmaya devam ediyor. Neriman Uğur ve Ümmü Putgül ile birlikte rol aldığınız oyunun rejisini ise Tuğrul Tülek üstleniyor. Röportajımıza bu harika ekiple yollarınızın nasıl kesiştiğini konuşarak başlayalım dilerseniz.
Kutsal, Tuğrul’un bir süredir elinde olan bir metinmiş zaten. Benimle buluşması ise tamamen muhteşem bir zamanlama. Zaten metni henüz okurken kabul ettim. Hangi (kadın) oyuncu olsa kabul ederdi bu metni. Oyuncular olarak da birbirimiz ile bu metin sayesinde tanıştık. Hani her şey olması gerektiği zamanda ve şekilde ilerledi diyebilirim bu oyun için. Müthiş bir ekip olduk.
Sinema veya tiyatro yapsın hiç fark etmez, bir oyuncunun kendisine teklif edilen o rolü kabul etmesi için hikayenin ve tabii ki senaryonun önemi çok büyük. Morgan Llyod Malcolm imzalı oyunun metnini ilk okumaya başladığınızda sizi kendine çeken, etkileyen ve rolü kabul etmeye ikna eden ne oldu?
Kutsal sadece bir kadının değil her kadının hikayesini anlatıyor. Bu sistemin içinde var olmaya çalışırken kimlikler arasında savrulan her kadının hikayesini. Ki diğer yandan sadece kadın da değil, evlatlık üzerinden de öyle şeyler söylüyor, öyle ince görüyor ki meseleyi, “annesi olan her kimse” için… Çok çok iyi yazılmış bir oyun metni olduğunu düşünüyorum.
Sahneye çıkan her oyuncunun asli görevi hiç şüphesiz rolünün gerektirdiği performansı göstermek ve hatta karakteriyle bütünleşmektir. Bu noktada gerçek hayatta belki çocuk sahibi değilsiniz fakat Nina karakterinde bir anne rolüne bürünüyorsunuz. Rolünüzü kabul etme ve provalar süresince bu durum sizin için nasıl bir tecrübe oldu? Anneliği bir “rol” olarak dahi sahnede yaşamak ve onun duygularını hakkaniyetle seyirciye geçirme noktasında üzerinizde bir tedirginlik ve baskı hissettiniz mi?
Oyunculuk meselesini derin bir gözlem üzerinden okuyorum. Baskı ve tedirginlik ise role karşı duyduğunuz sorumlulukla birlikte geliyor. Benim anlayışım, her kimi ve neyi oynuyorsan onun temsilcisi olarak derdini en samimi ve istenilen şekilde anlatmak. Kadın kişisi olarak da bir canlıyı koşulsuz şekilde koruyup kollamak çoğumuzun içinde var. Annelik meselesini de buradan okuyorum. Yıllarca annesini anlamaya çalışan, yer yer tüm endişesini hatta sevgisini dahi abartı ve baskıcı bulan kız çocukları olarak zaten bu oyunla temas eden herkes -izleyici de dahil- bir nebze de olsa farkındalık yaşıyor. Ben de özellikle provalar süresinde hep bunu yaşadım. Bu endişenin, bu bağın kopmasından ziyade hele ki senden koparılma korkusunun ne demek olduğunu anlamak için daha da içinden geçtim. Baskı bunu aktarma sırasında oluşmadı, beni bu role motive eden şey baskının kendisi oldu.
“Annelik”, özellikle toplumumuzda hep “kutsal” olarak tanımlanan ve değer gören bir kavram. Oyun öncesinde ve Nina karakteri olarak seyirci karşısına çıktığınız ilk andan bu yana annelik kavramına bakışınız nasıl değişti peki?
Aslında farkındalık daha çok şöyle gelişti: Anneye özgü bir kavram değil bu “kutsal”lık. Anne- çocuk arasındaki o tarifsiz ve müthiş bağ kutsal olan. Sıkı sıkı bağlandığın başka bir canın hayatta ve ayakta kalması için sana ihtiyacı olduğuna tüm hücrelerinle inanmışken, belki de onun sana ihtiyacı olmadığı ihtimalinin gerçekliğiyle yüzleşmek. Sadece annelik değil evlatlık üzerinden de böyle okuyabilmek. Özgürleşme tutkusu ile kapıya doğru koşarken, kendi bağladığın zincirle asla o kapıya ulaşamamak. Büyük bir ikilik. Sistemin iki yüzlülüğü, kimlik arayışı, buhran, var oluş, kutsallık… Bir sürü tartışma konusu var bu meselede. Ve hepsi tek birinde buluşuyor. Anne. Kutsallık adı altında bizi “anne” de buluşturuyor oyun. “Anne kutsal mıdır?”ı sorarken benim yanıtım belirlendi artık.
“Anne insandır.”
Yeni anne olmuş Nina’yı uykusuzluk, sevgi, şefkat, endişe, annelikle ilgili beklentiler ve gerçekler arasında sıkışmış halde izliyoruz oyunda. Bu da bir bakıma onu adım adım kaygı sarmalanın içine sürüklüyor ve çalan o telefonla birlikte hikayenin seyri bir anda değişiyor. Kaygılar benliğimizi ele geçirdiği an zihnimizde oynadığı oyunlar sonrası gerçekliğimizi nasıl yitiririz?
Eminim psikiyatrların bu soruya çok daha iyi cevapları vardır ama şahsi fikrimi soracak olursanız, gerçekliğinizin ne olduğuyla alakalı mevzu. Bazılarının gerçekliği çocuğu, bazılarının para, bazılarının şöhret, bazılarının ise sadece kendi. İnsanı hayatta tutan şey onun gerçekliği olur. Ona davranır, onunla yol alır, onun hikayesini giyer. Ve tek korkusu onu kaybetmek olur. İnsan ne zaman korkar? Kaybedecek bir şeyi olduğu zaman. Ne kadar çok seversen bir şeyi, o kadar korkarsın onun yokluğundan. Nina’nın en büyük gerçekliği anne olması değil, çocuğunun varlığı. “Yani işte anne olması…” değil bunun devamı. Bu bir var oluş mevzusu. Sen ne ile var hissediyorsun, seni görünür kılan ne? Nina’yı var eden tek şey, çocuğu. Diğerleri onu görmezden geliyor. Bu yüzden de sadece “annelik”te sıkışıp kalıyor. Kimse ona gerçekten iyi olup olmadığını sormuyor. Kendine bahşedilen görev ile sorumlu tutuluyor. Kendi dışında her şeyden sorumlu. Şimdi gerçek olana geri döndüğümüzde, hangimizin gerçeği “bugün”? Yarının gerçeğini hiçbir zaman bilemeyeceğiz. Kendimizi adadığımız, hayatta kalmak adına tutunduğumuz şeyin bir gün elimizden alınmayacağının garantisi yok. Hikayeler hep korkunç. Bilgi hepimizi ele geçirmiş durumda. Sistemin içine doğmuş olabiliriz ama gerçeklik algımızı hep diri tutmak ve güncellemek zorundayız. Kaygılarımızı kontrol edenin sistem olduğunu fark etmek gerek belki de…
Hamileliğin başlangıcından doğumdan yaklaşık bir yıl sonrasına kadar herhangi bir zamanda ortaya çıkabilen “perinatal depresyon” esasında yalnızca anneyi değil, bebeğini ve aralarındaki ilişkiyi de etkileyen bir majör depresyon epizodu. Hikayede Nina’nın karşı karşıya kaldığı durum bir bakıma anneliğin nasıl katmanlı ve karmaşık bir dönüşüm olduğunun altını çizerken ebeveynleri en büyük korkularıyla yüzleştiriyor. Bu noktada Nina’nın yaşadıklarını kendi gerçekliğinizle bağdaştırdığınız anlar oldu mu hiç? Nina karakteri sizi ne kadar yansıtıyor?
Böyle bir sosyolojide var olmaya, haklarını korumaya çalışan bir kadın olarak ben de “-e lazım”ların peşinde epey yıpratıldım. Hala öyle. Biz gücümüzü içimizde aramak yerine dışarıdan bekledik, bizi itsin diye. Şunu demiyorum; güç hepimizin içinde. Aksine artık kendime güçsüz olma hakkını tanıyorum. Yapamayabilirim, beceremeyebilirim, başaramayabilirim… Nina’ya hatta seyircinin de Nina’ya bunu söyleme ihtiyacını görüyorum. Nina’nın gerçekliği hepimizin, Nina da bunu en çok “annelik” üzerinden okuyoruz ama mesele daha büyük, daha çok. Annelik, kadınlık, eşlik, ebeveynlik, evlatlık, vatandaşlık vs. Bir tek kendilik yok. Neden? Çünkü sistem kendin olmana izin vermiyor, kendin olarak var oluşunu yararsız, hatta tehlikeli buluyor. Buradan bakınca da hepimiz Nina’yız bir bakıma.
“Bir kadının en önemli ama en zor kararlarından biri nedir?”, “Bir bebeğe bakabileceğine, onu her koşulda koruyabileceğine nasıl emin olabilir insan?” ve “Birini her şeyden çok severken, aynı zamanda hayatındaki en zorlandığı dönemi yaşadığını idrak ettiği an nasıl davranır?” soruları üzerinden pek çok sorgulamaya alan açan oyunun metni, özellikle başrolü Nina’nın üzerine ciddi efor yüklüyor. Fakat bu noktada oyun boyunca süren yüksek performansınız metnin altında ezilmeden son derece tatmin edici bir izleme deneyimi sunuyor seyirciye. Özellikle bu “rolün ağırlığı”nı da konuşmak isterim sizinle.
Bu hikayeyi sağlıklı bir şekilde yönetebilmemin ilk unsuru Tuğrul. Yönetmenine olan güvenin kendini teslim etmeni sağlıyor. Onun hayat ve sanat tecrübesi hepimizin bu işi gerçekleştirme sürecini kolaylaştırdı çünkü dediğim gibi kendimizi sırtüstü geriye bırakabildiğimiz bir yönetmenimiz var. Rol ve dolayısıyla yol, benim için şöyle ağırdı: Sanırım hayatta benim de direncimi en hızlı yıkan şey kaybetme korkusu. Öyle olur ya, ben de sevdiğim birine bir süre ulaşamadığım zaman çıldıracak gibi oluyorum. Metnin altında ezilmiyor da insan, bu yoğun duygunun altında yıpranabiliyor. Karakteri anlamak için ona en yakın noktaya ulaşmaya çalışıyorsunuz. Bazen kendi hafızanızdan, bazen okuduğunuz bir kitaptan, bazen deneyimlediğiniz ve geride bıraktığınız her şeye tekrar dönerek… Nina, belki bu yaşımda artık sakinleştirdiğim kendim, belki yarın olacağım anne… Görmezden geldiğim her zaafım ya da çözdüğümü düşündüğümü her problemin kendisi. Böyle bir role çalışırken içinden geçmeye korkmamak gerekiyor. Bir nebze de olsa kendimi cesur gördüğüm yerin sahne olması bu yüzden belki de. Başıma gelenlere rağmen ilerlemek zorunda olduğum ve sonunu bildiğim tek şey… Rol ne kadar ağırsa hayattaki beni o kadar hafifletiyor.
Performansınız esnasında bedeni bütünüyle kullanmanıza olanak tanıyan koreografik hareketler de önem kazanıyor. Bu noktada koreograf Tuğçe Ulugün Tuna’nın karakteriniz üzerinde hangi dokunuşları oldu?
Tuğçe’nin sanatı o kadar mühim ki… Günlük hayatımızda bile görürüz; insanlar kendilerini ifade edemediklerinde bedenlerine başvururlar. Bazen elin kolunla desteklenen daha güçlü bir ifade, bazen anlaşılmadığını düşündüğünde üstünü başını yırtmaya kadar giden durumlar… Tüm enerji, tüm sıkışmışlık sonunda bedeninden çıkar. Çünkü dilin yetmediği, yetemediği anlar vardır. Nina’nın yaşadığı krizin ifade edilemediği yerler var. Annelerimizin “Anne olunca anlarsın” dediği noktaya paralel bir durum. Bu oyun kendini hareket üzerine kurmadı belki, fakat Tuğrul’un rejisi ve Tuğçe’nin gelişinden sonra insanın derdini anlatabilmesinin vazgeçilmez unsurunun “hareket” olduğunu bir kez anladık biz de.
Rejisini Tuğrul Tülek’in üstlendiği oyunda sahneyi Neriman Uğur ve Ümmü Putgül ile paylaşıyorsunuz. Her biriyle çalışma ve birlikte üretme tecrübenizi de konuşalım dilerseniz.
Neriman ve Ümmü gerçekten müthiş iki kadın. Ve altını çizerek söylemek isterim; müthiş iki anne. Bu oyundaki şanslarımdan ikisi. Biz üç farklı renk, üç farklı hayatın parçası görünen üç kadın, tüm süreci kol kola geçiriyoruz. Ben onlardan çok şey öğrendim ve öğrenmeye devam ediyorum. Herkesin oyunculuk tecrübesi farklı olabilir fakat üç kadın olarak hayat tecrübelerimizin ortaklığında buluştuk bu oyunla. Bu yüzden gözümüzle konuşuyor, ağzımızla dinliyoruz birbirimizi.
Daha kişisel bir soru daha sormak isterim. Sanat ve özellikle tiyatro, yaşama ve umutsuzluğa bir alan açar mı?
Sanat size bir bakış açısı sunar. Özneldir. Dolayısıyla ne çoklarıyla temas ederseniz o kadar farklı olasılıklar ve yollarla tanışırsınız. Tiyatro bir yaşam biçimidir. Bu derin bir gözlem, bir farkındalık, bolca okumayı ve hayatla ilişkilenmeyi gerektirir. Hayatla ilişkilenmek umut barındırır. Umut sizi devam ettirir. Tiyatro kolektif bir sanattır. Kolektif sizi buhrandan çıkarır, umuda götürür.
Röportajımızı Kutsal oyununu izleyecek tiyatroseverlere ve tabii ki ebeveynlere iletmek istediğiniz mesajınızla bitirelim.
Kutsal metninin sonunda, yazarın seyirciyle değil sadece okuyucuyla paylaştığı bir not var.
“En azından bugünlük her şey yolundadır.”
Kapak Fotoğrafı: Cem Gültepe
İlginizi çekebilir: Hatice Ildıran’dan İsyan Eden Tiratlar

Halil Şimşek 















Aile Tadında
İlk yorumu siz yazın!