Biz çok şanslı bir jenerasyonuz aslında. Türkiye’ye gelen gruplara hala burun kıvıran bu kadar insan olması beni şaşırtıyor. Muse, Massive Attack, The Cure, R.E.M, Bob Dylan, U2, Macy Gray ve yüzlerce dev isim. Hakkını vermemek adaletsizlik olur; artık İstanbul Avrupa’da hatırı sayılır müzik duraklarından biri oldu. Red Hot Chili Peppers’ın da bu hafta İstanbul’a uğraması bu tezimi daha çok destekliyor.. 8 Eylül RHCP konserine bu kadar yakınken, 2003’te Michigan’da gittiğim Red Hot Chili Peppers konserinden bahsetmemek olmazdı.

Aslında her zaman çok önemli bir grup oldular; çalkantılı, sıkıntılı ama her zaman adından söz ettiren… “Blood Sugar Sex Magik” başyapıtından sonra (ki grubun yeni gitaristi John Frusciante albümü kaydederken sadece 21 yaşındaydı), Frusciante’nin ayrılışı ve Dave Navarro’nun gelişinden sonra da önemli bir albüm yaptılar ama asıl geri dönüş “Californication” ile oldu. “Scar Tissue” şarkısını ilk dinlediğim anı unutmuyorum (klibi de harikadır)… bu kadar hayat dolu, melodik ve içe dönük şekilde ortaya çıkacaklarını sanırım çok az kişi bekliyordu ve Frusciante de geri dönüşün mimarıydı kanımca. Çok özel bir gitarist; dünyanın sayılı basçı ve davulcusunun yanında bu kadar orijinal sadece hüner, yetenek ve ruhla olabilir.

“Californication”dan sonra çıkan “By the Way” albümü ile aynı ismi taşıyan turda (belki hatırlarsınız Dublin Slane Castle konser kaydı oldukça meşhurdur) Eylül 2003’te East Lansing, Michigan’a uğradılar. Kısmettir aynı dönemde Michigan State Üniversitesi’nde yüksek lisans öğrencisiydim, tabii ki etrafta olup biten tüm konserler en büyük ilgi alanımdı ama konserin okulun basketbol arenasında, Breslin Arena’da olacağını duyunca inanamadım. East Lansing küçücük bir şehir, hatta tüm şehir nerdeyse okulun öğrencileri… ama belki de önemli olan bu not, çünkü Amerika’da albüm alan, grupları öne çıkaran kitle önemli ölçüde üniversite öğrencileri. Türkiye’nin önemli gruplarının da süreki bahar festivallerinde çalmamasını unutmamak gerek.

Yüksek lisansla birlikte ekmek parasını çıkartmak için aynı zamanda okulda teaching assistant dedikleri yarı-zamanlı öğretim üyesi gibi bir iş yapıyordum. Konser günü dersim vardı, hem de akşamüstü! Arkadaşlar dersin son 10 dakikasını tatil ediyorum, konsere gidiyorum dediğimde ‘çok aklı başında biri değil herhalde’ bakışıyla bakmıştı öğrencilerim (bu bakışı Türkiye-İngiltere maçının olduğu gün Türkiye formasıyla derse girdiğimde de görmüştüm)… Breslin Arena ders verdiğim binadan 5 dakika uzaklıktaydı. Hemen toparlanıp konsere gittik. Ön grup olarak Queens of the Stone Age çıkmıştı ve 15.000 kişilik stadı hava sokabilmişlerdi.

Red Hot Chili Peppers, “By the Way” ile başladı (merak edenler için çıplak ve çoraplı çıkmadılar sahneye). “Scar Tissue” ikinci şarkıydı ama arenada coşku henüz beklediğim kadar yoktu, hatta ön gruba göre düşmüştü, inanamadım.

Burada Anthony Kiedis’in funk tabanlı şarkılardaki başarısı yanında orta ve yavaş tempo şarkılarda detone olabilmesinin etkisi de vardı sanırım ama özellikle ritim kısmı (bas ve davul) inanılmazdı, Flea kadar iyi bir basçıyı (Marcus Miller gibi caz kökenli basçıları ayrı tutarak) hiçbir zaman dinlemedim. “Around the World”le ufaktan havaya girmeye başladı kalabalık, ki çok büyük çoğunluk zaten öğrencilerdi, ben çoktan binayı sallamaya başlarlar diye düşünmüştüm. “Parallel Universe” ve “The Zephyr Song”la devam ettik. “Throw Away You Television” ve “Skinny Sweaty Man”de tamamen funk ve coşku vardı, Anthony Kiedis de artık gruba ayak uydurup en üst seviyesine çıkmaya başlamıştı…

Funk ritimleri insanı başka yapıyor, rock başyapıtlarında yaşadığınız coşku yanında; reggae, punk veya funk müziğin getirdiği isyan hali de her yanınızı sarmaya başlıyor. “Soul to Squeeze” gerçekten çok çok özel bir şarkı… Red Hot Chili Peppers’ın sırlarından biri. Harika melodileri ve inanılmaz yetenekli basçıları sayesinde çok duygusal ve dinleyen herkese kendi dünyalarında dokunabilen bir şarkı, çaldıkları için çok mutluydum.

15.000 öğrenciden beklediğim coşku geç de olsa konserin sonunda ortaya çıktı. “Californication” sonrasında “Give It Away” çalarken, herkes Michigan State’in bu salonda iki kez NCAA şampiyonu olduğunu da hatırlayarak, arenanın ruhu ile bütünleşip zıplamaya, günlük hayatlarından kopup şarkılara kendi bildikleri şekilde ayak uydurmaya başladı…

Aradan sonra ise evet, olmazsa olmaz. Aslında bir insanın tüm dertlerini, kötü alışkanlıklarını ve bu alışkanlıkların içinde kaybolmasını ama aynı zamanda tüm bu kötü döngü içinde bir şekilde ayakta kalmasını anlatan “Under the Bridge”… Sonunda, sonunda 15.000 kişi söylüyordu şarkıyı; nerden gelirse gelsin, kim olursa olsun. “Fire”la konserin bittiğini hatırlıyorum. Dünyanın en iyi funk ve ritim gruplarından biri; onlarca zorluk, depresyon ve kavgaları arkalarında bırakarak, hala ayaktaydı. Süper yetenekli Flea, Chad Smith; gruba özel bir ruh veren John Frusciante ve iyi olduğu zaman tüm müziği daha da yukarı taşıyan Anthony Kiedis..

Konser sonrası Breslin Arena’nın önüne yerleştirilen dev bronz heykele bakarak çıktım, “Magic” Johnson. Michigan State’i (“The Spartans”) ilk NCAA şampiyonluğuna (1979) ulaştıran, “Sihirbaz” lakabının alan NBA’in en iyi oyuncuların biri… aynı zamanda hayatındaki büyük zorluklara rağmen ayakta kalan, her zaman bir şekilde takipçilerine ilham veren… aynı az önce dinlediğim grup gibi.

Merak edenler için, dersin sonunu tatil etmem sadece bana yaramamış, en az 5-6 öğrencim de benim arkamdan konserdeydi. Yıl sonu değerlendirmede teşekkür aldığım konular içinde Red Hot Chili Peppers konseri olması beni ayrıca sevindirdi, umarım konserde benim kadar eğlenmiş ve konserden benim kadar etkilenmişlerdir.

Tekrar görüşmek üzere “Magic”.

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

x

Newsletter'a üye olmadınız mı?