Geçen sene bu sıralar bir ay yaşamak üzere Londra’daydım. Zamanımın tamamını şehri keşfetmeye adadım. Büyük küçük bütün müzelerini gezdim, birçok parkında vakit geçirdim, yeni insanlarla tanıştım, şehrin sokaklarında saatlerce yürüdüm, yeni tatlar denedim, etkinliklere katıldım… ve daha bir sürü şey. Bunlar çok ayrı yazıların çok ayrı konuları. Bu yazıda anlatmak istediğim asıl olay benim için hayatımın kırılma noktalarından birisi.

Artık Londra’nın bilindik büyük müzelerini gezdikten sonra yeni yerler aramaya başladım. Google’a direkt ‘London Museums’ diye arattım. :) Birkaç müzenin ardından gözüme ‘Museum of Happiness’ (Mutluluk Müzesi) çarptı. İsmi bile beni çok heyecanlandırdı, ne sergiliyorlar acaba diye merak edip daha derin bir araştırmaya daldım. Burası aslında bir müze değil, kar amacı gütmeyen bir organizasyonmuş. Kendilerini, her yaştan insanın mutluluğun ve iyiliğin özünü keşfedebilecekleri özgür bir alan olarak tanımlıyorlar. Misyonları, mutluluk sanatını ve bilimini eğlenceli ve etkili yollarla insanlara aktarmak. 

Organizasyonu araştırırken bir etkinliklerine denk geldim. Her Salı saat 6’da düzenlenen ‘Happy Hour Talk’. İş ya da okul sonrası katılabileceğiniz meditasyon seansları. Bir günümü buna göre planladım ve saat 6da oradaydım. Kar amacı gütmeyen bir organizasyon olduğu için katılım için para ödemenize de gerek yok, ama bağışta bulunabilirsiniz. 

 

Buradan sonra olanlar benim için hiç beklenmedikti. İçeriye girince zaten keyifli bir yerde olduğunuzu anında anlıyorsunuz. Ayakkabılarınızı çıkarıp özgürce yürüyebilirsiniz yerdeki çimen dokulu halının üstünde. Yere oturmak isteyenler için minder ya da sandalyeler var. Hemen köşede istediğiniz gibi kullanabileceğiniz bir mutfak ve biz gelmeden hazırlanmış tamamen vegan atıştırmalıklar. Mutfağın yanında küçük bir oda daha vardı, seansın sonrasında keşfettiğim, o yüzden ne olduğunu size de sonra söyleyeceğim. Geçip kendime bir çay yaptım, yere oturdum ve meditasyonu beklemeye başladım. Meditasyondan önce herkes küçük küçük kendini tanıttı. Ardından seansımız başladı. İlk başta her şey çok normaldi, katıldığım öteki meditasyonlardan çok da farklı değildi. Biraz nefes egzersizinin ardından daha derinlere kendini sevmek ve kabullenmekle ilgili olan ana konuya geçtik. Önce ayaklarla başladı seansı yöneten kişi, ‘ayaklarınıza sevginizi gösterin, teşekkür edin sizi her yere taşıdıkları için, yüklediğiniz duyguların farkına varın’… böyle böyle karnımıza kadar geldik ve benim için kopuş noktası burasıydı. Öncesinde sevgi gösterdiğim, teşekkür ettiğim vücut parçalarımın aksine karnım inanamadığım bir negatif enerjiyle doluydu, hem de yine kendim tarafından yüklenen bir negatif enerji. O güne kadar fazla kilolarıma, özellikle göbeğime neler söylediğim, nasıl davrandığım tek tek gözümün önünden geçti. Karnım için üzüldüm! Vücudumun en önemli yerlerinden birine o kadar ama o kadar kötü davranmışım ki, kendime inanamadım. Daha önce deneyimlemediğim bir duyguydu, aynı anda hem bu kötü enerjiyi fark etmeme, hem bu zamana kadar fark etmememe, hem kendime nasıl bu kadar kötü davrandığıma şaşırıyordum hem de aynı şeyler için üzülüyordum. İnanılmaz büyük bir duygu yoğunluğu ve farkındalık anıydı. 

Bilmiyorum acaba kendimize söylediklerimizi başka herhangi bir insana aynı şekilde, aynı rahatlıkla söyleyebilir miyiz? Kendimizi bir başkasından daha mı az seviyoruz, daha mı az değerliyiz? Hiç sanmıyorum. Ama bunu kendimize yapmayı bırakmamız gerektiğini biliyorum, bu kadar sert olmamıza gerek yok kendimize karşı. Biraz klişeye kaçacak ama, kendinizi sevin.

 

Bütün vücudumuza teşekkür ettikten sonra seans bitti. Ardından paylaşmak isteyenler seansın nasıl geçtiğinden bahsetti. Küçük atıştırmalıkların başında sohbetimize devam ettik, ve mutfağın yanındaki küçük odayı keşfettim. Bir top havuzu! En son kaç yaşımda top havuzuna girdiğimi hatırlamıyorum, yetişkinler için bir top havuzunun beni ne kadar sevindirdiğini tahmin edebilirsiniz. Top havuzunda da biraz vakit geçirdikten sonra kaldığım yere döndüm. O günden beri asla negatif enerjim olmadım diyemem, yine oldu, yine kendimle ilgili iyi hissetmediğim zamanlar oldu ama artık bunu görebilecek farkındalığa sahibim ve bu gibi durumları çözmem artık çok çok daha kolay. 

 

Londra’da yaşıyorsanız mutlaka uğramanız gereken bir yer Museum of Happiness. Seyahate gittiyseniz de zaman ayırıp ayırmamak size kalmış, ben 1 ay yaşadığım için ayıracak vakit buldum, hatta sonraki hafta bir arkadaşımla tekrar gittim. Ben Camden Town’daki merkezlerine gitmiştim ama şimdi araştırırken fark ettim Shoreditch’ta yeni bir merkezleri açılmış. Benim için nasıl bir deneyim olduğunu anlattım, umarım yolunuz düşer ve sizin için de iyileşmelere sebep olur. 

Websitesi

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN