Bazı filmler vardır, hangi ülkede çekildiğinin, hangi dili konuştuğunun, kahramanının kim olduğunun hiçbir önemi yoktur, evrenseldir. İyisinden ya da kötüsünden herhangi bir duyguyu alır ve dünyanın herhangi bir köşesindeki herhangi bir insanın kendinden bir şeyler bulabileceği gibi anlatır. Deniz Gamze Ergüven’in Mustang’i de böyle filmlerden işte, kim olursanız olun, içinizde biraz olsun “normalin” dışında bir şey varsa alıp götürecek sizi.

Mustang02

Sonay, Selma, Ece, Nur ve Lale… Karadeniz kıyısındaki bir kasabada babaanneleri ve amcaları ile yaşayan bu beş yetim kardeşin üzerinden anlatıyor Mustang hikayesini. Genel ahlak standartlarıyla, mahalle baskısıyla, muhafazakar politikacıların haddini aşan demeçleriyle, geleneklerle ve kadın olmanın doğası olduğu söylendiği için sorgulanamayan kurallarla büyütülmeye çalışan beş genç kadın, özgür bir birey olduklarını hissetmek için attıkları her adımda yeni duvarlar, parmaklıklar, kilitler ve tel örgülerle karşılaşıyorlar. Üstelik kendilerini, benliklerini ve cinselliği keşfetmelerine engel olan olmaya çalışan, hatta eğitimlerine mal olan bu hapis hayatı, klostrofobik olmasını bekleyeceğiniz son mekanda, cennetten düşmüş gibi duran bir doğa parçası üzerindeki evde yaşanıyor.

Hapishaneden çıkmanın tek yolunun evlilik olduğunu söylüyor büyükleri, kurallar dayatıp duruyorlar. Bazen işlerine geldiği, bazen kendileri de zamanında aynı kuralları sorgulamadan kabul ettikleri, bazen sadece ‘ahlaklı’ olmak istedikleri, belki de bazen sadece kötü oldukları için. Ama kurallara uymak zorunda olmadığını biliyor beş genç kadın, bilmedikleri şey kaçının kurtuluş yolunda feda edilmesi gerektiği…

Mustang03

Lale’nin ağzından dinliyoruz hikayeyi, en küçükleri. Görücülere “verilip gidecek” son aday olsa da, hayata dair herhangi bir zevk aldıkları her anın bir bedeli olarak doktora muayeneye götürüldüklerinde dışarıda bekleyen olsa da, ablalarının başına gelenleri gördükçe en özgürlüğüne düşkünleri, en sesini çıkarabileni, en güçlüleri ve en zekileri olmuş. Yalnızca kadınların izleyebileceği bir maçın ceza olarak görüldüğü ülkede futbolla ilgilenen, kadınların gülmesinin ahlaksızlık olarak görüldüğü bir ülkede gülebilen güçlü bir kadın o. Film boyunca, (en azından onun) kurtulabilmesini yürekten istiyorsunuz.

Mustang01

Önce birliklerinden alıyorlar cesaretlerini, içlerinden yenik düşenler oldukça geride kalanlar daha da güçleniyorlar. Bazen sevmedikleri bir adamla evlenmenin o hapishaneden kurtulmak olduğunu düşünüp yanılıyor, bazen sevdikleri adamla evlenmek için çığlığı basıyorlar. Bazen umutlarını yitirdikleri oluyor, “Bakireyim desem ne değişecek ki, söyleyince kimse inanmıyor.” diyor Selma mesela, ama yılmıyor, duvarları aşmak, kilitleri kırmak için mücadele ediyorlar ve önüne atlayıp arabaları durdurabiliyor, “satır aralarını okuyabilenlere” okkalı bir orta parmak sallayıp kahkahalarla gülebiliyorlar.

Mustang04

Mustang‘i izlerken öfke içinizi kemirecek. İçinde yaşadığınız ülkede kabul edilen kuralları, yapılan varsayımları, çizilen sınırları, dayatılan ikinci sınıflığı, maruz kalınan hakaretleri kendinizin dahi ne kadar normalleştirdiğini, içten içe kabullendiğini görüp sinirleneceksiniz. Ve ölçeği küçültüp, bu topraklardan yükselip bakabilirseniz olayın sadece bir Karadeniz kasabasında yaşayan beş genç kadının meselesi olmadığını göreceksiniz.

Çünkü Lale’nin İstanbul’u bir başka genç kadının México City’si, Doğu Almanyalı bir gencin Berlin’i, Teksaslı bir eşcinselin San Francisco’su, Billy Elliot’ın Londra’sı demek.

Çünkü coğrafyası, tarihi, cinsiyeti, dili, kültürü yok bu işin; içinizde özgürce koşmak isteyen bir Mustang varsa, bu hapishaneden kaçmak gerek.

Emre Eminoğlu

Magger, Kültür ve Sanat Blogger'ı
SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

MAGGER NEWSLETTER'A ÜYE OLUN

x

Newsletter'a üye olmadınız mı?