Öyle çok kitap okumam. Kitap konusunda bir sürekliliğim ve devamlı okuduğum bir yazar varsa o da Nick Hornby’dir. Nick Hornby’yi sevmem aslında çok da şaşırtıcı değil, ‘High Fidelity’ adlı kitabında üstadımız şöyle demiş; ‘Books, records, films… These things matter, call me shallow but it’s the fucking truth’. Ne kadar doğrudur, değildir bilmem ama benim de düşüncem aynı yönde.

Şu ana kadar okuduğum kitapları ve uyarlanmış filmleri olan ‘About a Boy’, ‘High Fidelity’, ‘A long way down’, ‘Speaking with the Angel’ ve okumakta olduğum ’33 Şarkı’ adlı kitabının ortak yönleri çok keyifli, sürükleyici ve mutluluk verici oluşları. Bu kitap ve uyarlamalardan benim için en önemli olan, ara sıra sıkıldığımda hadi bir daha izliyim diyebildiğim ve en az 10 kere izlediğim ve okuduğum ‘High Fidelity’dir.

Nick Hornby, High Fidelity’yi yazdığında sene 95’ti, bundan 5 sene sonra da filme uyarlandı. Ben ilk olarak 2001’de izleme şansı buldum. İlk izlediğimde filmi beğenmiştim, ancak film sıradan bir film gibi gelmişti, bu şekilde düşünmemin sebebi ilişkilerle ilgili fazla bir tecrübem olmaması ve bazı konularda daha olgunlaşamamış olmamdı sanırım. 2007 yılında tekrar izlediğimde beni daha çok içine aldı film; her repliğinin farklı bir anlamı vardı, her sahne ve yaşananlar çok daha doğru geliyordu. Tekrar tekrar izledikçe filmle ciddi bir bağım oluştu. Nick Hornby’nin mükemmel müzik zevkleri, bu zevk hakkındaki muhabbetler ve arka fonda efsanevi soundtrack’i birleşip bir şaheser oluşturuyordu. Filmin kendine öz ruhunu, 60’lar, 70’ler havası da beni içine çeken nedenlerdendi.

Normalde kitapta İngiltere’de geçen hikaye, filmde Amerika’ya uyarlanmış. John Cusack, Jack Clack, Lisa Bonet, Catherine ZetaJones, Tim Robbins gibi pek çok ünlünün oynadığı filmde, John Cusack ve Jack Black’in performansları muhteşemdir; özellikle Jack Black’in dansları beni benden alır. Filmin büyük bölümü Rob’un monologları ve bu monologlarının içindeki top 5’larla geçiyor. Tüm zamanların top 5 şarkısı, tüm zamanların en acı veren top 5 ayrılığı, tüm zamanların top 5 mesleği gibi… Rob’ın bu monologlarda kendiyle ilgili yaptığı öz eleştiriler hayranlık uyandırıcıdır. Bütün bu monologlar ve plak dükkanında yaşanan sahnelerinin yanında ana konu ise Laura’nın Rob’u terk etmesi ve bunun üzerine Rob’ın yaşadığı acı ve kadınların ondan ayrılma nedenlerini arayışı, tabi bu sırada Laura’nın yeni erkek arkadaşı, durumu daha da vahim bir hale getiriyor.

Rob’un,  Laura’nın ‘Ian’ adlı komşusuyla çıktığını öğrendiğinde ise verdiği tepki epiktir: ‘What, fuckin, Ian guy??’

Laura: -i’m too tired; too tired not to be with you.

Rob, Laura ile olan ilişkileri bittikten sonra, Laura ile olan ilişkisini tek bir cümleyle açıklar ‘It was good’ . Ama bu ‘it was good’ öyle bir ‘eee it was good’ değildir, doygun, tatmin bir şekilde söylenmiş bir cümledir. Tam da bir ilişkiden ne istediğini anlatır, ne fazlası ne azı vardır, çünkü Rob eski ilişkilerinden tecrübelenmiştir, çok güzel ve farklı kızlarla çıkmış ve o tatmin hissi, hüsrana dönüşmüştür. Laura ise tam ona goredir, ne fazlası, ne eksiği olan, tam da aradığı kişidir. Tabi Rob’ın büyüme ve olgunlaşma sürecinin uzun sürmesi Laura’yı bezdirir ve haklı sebeplerden dolayı Rob’dan ayrılır.

Filmin en komik ve keyif verici sahneleri hep Rob’un plak dükkanı olan ‘Champinship Vinyl’ da Rob, Barry (Jack Black) ve plakçı da çalışan Dick arasında olan muhabbetler ve atışmalar sonucu ortaya çıkıyor. Belki de dünya sinema tarihinin en komik sahnelerinden biri olan Ian’ın (Sinir bozucu yeni sevgili) plak dükkanına gelişi ve bizim 3’lüyle olan hayali tartışma ve konuşmalarıdır. Barry’nin muhteşem müzik eleştirileri ve Dick’e verdiği ayarlar da çok keyiflidir.

Barry: Holy shite. What the fuck is that? / Bu da nedir?

Dick: It’s the new Belle and Sebastian… / Yeni “Belle and Sebastian”…

Rob: It’s a record we’ve been listening to and enjoying, Barry. / Beğenerek dinlediğimiz kayıt, Barry.

Barry: Well, that’s unfortunate, because it sucks ass. / İyi, bu çok yazık, çünkü gerçekten berbat.

Filmi 2-3 kere izledikten sonra kitabını da okumaya karar verdim. Bunu da hayatımda ilk defa yaptım; kitabını okuduktan sonra film olur da, filmden sonra kitap olur mu derseniz, oluyormuş. Ama tercihim burun farkıyla film olur. Bu arada filmin afişi de gelmiş geçmiş en iyi film afişidir fikrimce.

Biraz da filmin soundtrack’inden bahsedeyim, filmin müzikleri de aynen filmin ruhunu yansıtıyor, 60’lar ve 70’ler ağırlıklı rock müzikleri, Bob Dylan, Kinks, Velvet Underground, Al Green, Love, Thirteenth Floor Elevators gibi üstadların en uygun parçaları seçilmiş ve filmi tam istenilen kıvama getirmiş. Filmi izlememiş olsanız da albümünü indirin derim, bu tarz müziği bana sevdirmiş olan albümlerdendir.

Genel anlamda Nick Hornby ile bağlantılı tavsiyelerim, High Fidelity’yi izleyin, okuyun. About a Boy’u izleyin, A Long Way Down’ı okuyun ve Speaking with the Angel’ın içindeki kısa hikayelerden ‘Patrick Marber’ ı okuyun. ‘Patrick Marber’ konusunda ısrarcıyım, kesinlikle okuyun.

Filmin en sevdiğim repliğiyle yazıyı bitirelim, Rob yine kendi kendine konuşuyor…

Rob: “What came first, the music or the misery? People worry about kids playing with guns, or watching violent videos, that some sort of culture of violence will take them over. Nobody worries about kids listening to thousands, literally thousands of songs about heartbreak, rejection, pain, misery and loss. Did I listen to pop music because I was miserable? Or was I miserable because I listened to pop music?”

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

MAGGER NEWSLETTER'A ÜYE OLUN

x

Newsletter'a üye olmadınız mı?