Nisan… Favori ayım. Bütün şanslarım, en mutlu anlarım, dönüşümlerim, doğum günüm nisan demek benim için. Eminim ki, tüm okuyuculara da güzel şeyler anımsatıp gülümsemelerini sağlıyordur. Yani, umarım… Nedense, kendisinin gelişi hiçbir zaman büyük bir kıyamet, bağırış çağırış ile olmaz. Kapıyı çalmaz, sahneye çıkmaz, kendini ilan etmez. Ama bir sabah uyanırız ve hava değişmiştir. Işık başka bir yerden vurmuştur ve ılıktan bir yaz havası, hafif bir yağmurla karışık rüzgarla mest olmuşuzdur. Ve fark etmeden, biz de değişmişizdir. Ama bu değişim öyle dramatik değildir. Hayatımız kökten değişmemiş, o sabah  radikal bir karar almamışızdır. Daha çok nasıl desem, içten içe, yavaşça yer değiştiren bir şeyler olmuştur. Son yıllarda ortaya çıkan ve tam da bu hali tarif etmek için kullanılan bir ifade var hatta: “soft rebirth”.

Botticelli – Venüs’ün Doğuşu | Fotoğraf: Britannica

Şöyle bir baktım ama bu kavramın tek bir çıkış noktası ya da bunu ilk söyleyen kişi yok. Daha çok pandemi sonrasında, psikolojide değişimlerle kullanılmaya başlayan bir ifade. Kallavi, sert ve ani yeniden başlama durumlarının yerine, daha gerçekçi değişim süreçlerinin gelmesini anlatıyor aslında. Hani daha bizim bildiğimiz ve uygulayabildiğimiz türden. Hani, zorlandığımız zamanlarda kimse bir gecede yeni bir hayata başlamıyor, değişiyoruz ve bu zaman alacak, sakin türünden. 

Bu yönden nisana oldukça benziyor. Çünkü nisan da bir başlangıçtan çok bir hatırlama ayı. Zaten içimizde olanın yavaşça uyanması. Keza kendisinin kökeni bile bunu anlatır bize. Süryanice ve Akadca’da nisan, ilk filizler demekmiş. Henüz olgun çiçekler, henüz tam anlamıyla bir meydana geliş değil ama doğanın uyanışının en büyük habercisi… Roma’da bu ay aprilis olarak geçer, kökenini de Latince aperire‘den alır, yani açılmak. Bir başka dedikoduya göre ise nisan, Aphrodite ile ilişkiliymiş. Aşkın, estetiğin tanrıçası…

Mitolojide, baharın gelişi, yoktan var olmak değil bir geri dönüş hikayesiymiş. Keza Persephone, yeraltı dünyasında geçirdiği zamanların ardından yeryüzüne döndüğünde annesi Demeter’in yas tuttuğu toprak yeniden canlanmış, ağaçlar çiçek vermiş ve toprağın rengi değişmiş.

Bu olay, Yunan mitolojisini de aşıp Mezopotamya’da İnanna’nın yeraltına inişi ve dönüşüne kadar gitmiş meğerse. Antik Mısır’da Osiris’in parçalanıp yeniden dirilmesi, Nil’in taşması ve toprağın yeniden verim kazanması demekmiş. Anlayacağınız, her coğrafya, baharı, bir kaybın ardından gelen dönüş olarak anlatıyormuş. 

Van Gogh – Çiçek Açan Badem Ağacı | Fotoğraf: Wikipedia Public Domain

Biz ise bu dönüşe seyirci kalmayıp en büyük eşlikçisi olmuşuz hep. Ritüeller, Paskalya’nın pastel rengi yumurtaları, Nevruz’da ateşten atlayan insanlar, Japonya’da Hanami sırasında kiraz çiçeklerinin altında toplananlar, yani hemen hemen her birimiz güzelliğin gelişini, dönüşünü ve hatta o bir yandan arada kalmışlığı bir yandan da o döngüyü kabullenmişiz.

Primavera tablosunda sevgili Botticelli, baharı, ilkokul duvarımızdaki bir mevsim şeridinden ziyade bir duygu olarak çizmiş. Figürler akışkan ama telaşsız sanki her şey kendi zamanını bekleyip açılıyor ya da açılacakmış gibi. Çiçekler, rüzgar, ağaçlar, hepsi aynı anda ama birbirini itip kakmadan var gibi.

Bugün biz, nisana ya da baharın gelişine bu hassasiyetle bakmıyor olabiliriz belki ama bu, dönüşüm ihtiyacımızın ortadan kalktığı anlamına da gelmiyor asla. Bilirsiniz, içimizde hala bir şeyler kımıldanıp yer değiştiriyor. Sadece daha küçük kaymalarla. 

Daha erken uyanmak istiyoruz. Kahve daha bir güzel geliyor. Daha fazla dışarı çıkmak, daha çok ışık almak istiyoruz. Birilerine karşı daha yumuşak hissediyoruz. İşten çıkıp kendimizi çimenlere atmak istiyoruz. Ya da bazı şeyleri sadeleştirmek, bazılarını bırakmak belki de yenileriyle değiştirmek…

Baktığımızda, bunların hiçbiri tek başına reytingi yüksek şeyler değil. Ama hepsi bir araya geldiğinde sessiz bir bombaya dönüşüyor. Bu yüzden bence nisan, yumuşak, hafif ama yine ve yeniden uyum sağlamanın en tatlı hali. Gürültüsüz, iddiasız. Sanki hayat bize hadi başla değil de e zaten başlıyorsun, başladın bile diyormuş gibi.

Gustav Klimt – İtalyan Bahçesi | Fotoğraf: Wikipedia Public Domain

İşin güzelliği de tam burada. Ne zaman değişmeye başladığımızı fark etmiyoruz. Havalar ısındığında aynı kişi olduğumuzu biliyoruz sanki ama nedense daha bir coşkulu, daha bir sarhoş hissediyoruz. Daha açık, daha hafif, biraz daha biz gibi ya da değil gibi.

Bahar, kış ile yaz arasında, bitmiş olanla başlayacak olan arasında. Bir geçiş var belli ki ama aynı zamanda bir hazırlık da.

Doğa bunu her yıl yapıyor. Hiç acele etmeden. Bütün o fotoğraflarını çektiğimiz ve Candan Erçetin’in Bahar şarkısı fonunda paylaştığımız çiçekler yol kenarlarında bir gecede açmıyor. Her gün biraz daha, biraz daha, biraz daha, inatla. Ve sonunda, hiçbir büyük olay olmadan her şey değişmiş oluyor.

Biz dahil.

Ne demiş Orhan Veli;

“Tüyden hafif olurum böyle sabahlar,

Karşı damda bir güneş parçası,

İçimde kuş cıvıltıları, şarkılar;

Bağıra çağıra düşerim yollara;

Döner döner durur başım havalarda.”

Kapak Fotoğrafı: Botticelli – Primavera (İlkbahar) | Wikipedia Public Domain

İlginizi çekebilir: Hatun Vera Altunöz’den Japon Felsefeleri: Aşırı Düşünmeyi Durdurma Üzerine