Novocaine: Hissizliğin Yıkıcılığına Dair Oyunbaz Bir Komedi
Dan Berk ve Robert Olsen imzalı Novocaine, izleyicisini acı duygusunun tamamen devre dışı kaldığı bir evrene davet ediyor. Senaryosunu Lars Jacobson’ın kaleme aldığı film, Türkiye’de de vizyona girdi. Başrolde Jack Quaid yer alırken ona Amber Midthunder, Ray Nicholson, Jacob Batalon ve Betty Gabriel eşlik ediyor. Film, nadir görülen bir rahatsızlığa sahip bir adamın, aşkını kurtarmak uğruna içine daldığı şiddet dolu ve hafif komik yolculuğu konu alıyor. Absürt aksiyon, kara mizah ve komediyi harmanlayan film, türler arası geçişlerle kendine has bir ritim yaratmaya çalışıyor. 100 dakikalık süresi boyunca izleyicinin hem midesine hem de acıyı tanıyan reseptörlerine oynuyor.

Nate’in acı hissetmeyen bedeni, aslında duygusal olarak delik deşik bir ruhu saklıyor. Tatlı… Sıvıyla beslenen, alarm kurarak idrarını takip eden, sıcak bir temastan bile kaçınan Nate’in rutini, Sherry ile tanışmasıyla kırılıyor. Bu kırılma bir aşk hikayesinden çok, karakterin “hissizliğe” karşı verdiği kişisel bir direniş. Sherry’nin kaçırılmasıyla başlayan ve Nate’in hayatında ilk defa birine gerçekten temas etme arzusu taşıyan yolculuğu, aynı zamanda fiziksel olarak paramparça olsa da duygusal olarak kedi gibi olan bir adamın hikayesi. Şiddet sahneleri, Nate’in duygusuz bedenine rağmen izleyicide acı etkisi yaratırken, o sahnelerdeki karikatürize estetik bu hissi kasıtlı olarak baltalıyor. Böylece film, izleyicinin acıya olan algısıyla da oynamış oluyor.
Filmin en başarılı tarafı, Nate’in fizyolojik durumunu yalnızca oyuncaklı bir numara olarak değil, anlatının dramatik omurgası olarak kullanabilmesi. Jack Quaid’in performansı ise bu dengeyi taşıyabilecek kadar kontrollü ama gerektiğinde yeterince kaotik. Kendisine de dayak yemek çok yakışıyor. Özellikle bubi tuzaklarıyla dolu ev sahnesinde Quaid’in performansı, aksiyon mizahının modern bir versiyonu adeta. Bu sahneler, Nate’in bedensel acıyı taklit ederek bağırdığı noktada aslında “acı çekmenin” sadece hissetmekle değil, görünmekle de ilgili olduğunu düşündürüyor.

Filmin ilerleyen bölümlerinde ise anlatının ritmi zaman zaman yalpalıyor. İlk yarıdaki kişisel ve dramatik ton, yerini daha tipik bir kovalamaca dinamiğine bırakıyor. Soyguncularla yaşanan çatışmalar arttıkça, filmin mizahi dokusu biraz sarsılıyor ve ton karmaşası kaçınılmaz hale geliyor. Özellikle Ray Nicholson’ın canlandırdığı Simon karakteri, filmin gerçekliğinden koparak neredeyse kendi sekansını kendi yazıyor. Bu tercihler filmin ana akıma oynama arzusunu açık etse de, anlatının duygusal katmanlarını yüzeyselleştiriyor. Finale yaklaştıkça anlatı bir döngüye giriyor ve bu döngü, izleyicinin duygusal tarafını zorlamaya başlıyor.
Tüm bu aksiyon ve kaotik anlatının ortasında en çok göze batan şey, Nate’in duygularla kurduğu çarpık ilişki. Ne acıyı hissedebiliyor ne de başkasının acısını tam olarak tanıyabiliyor ama buna rağmen empatisi güçlü, aşkı gerçek. Sherry’nin aslında tüm olayların içinde yer alması ve Nate’in ona rağmen yoluna devam edişi, karakterin gerçek değişimini gösteren en net hamle. Artık ne hissetmesi gerektiğini sorgulamıyor, sadece hissedebildiği her şeye tutunmaya çalışıyor. Bu noktada Nate’in acıya olan uzaklığı, onu hayata yakınlaştıran şey haline geliyor.

Novocaine, hem bir aşk hikayesi hem bir bedenin sınırlarıyla hesaplaşma hikayesi. Türler arası gezinen ama hiçbirine tam bağlanmayan yapısı, zaman zaman dengesizleşse de izleyicisini boş bırakmıyor. Çoğu zaman hem güldüren hem rahatsız eden o garip denge, düşsel bir gerçeklik duygusu yaratıyor. Film, hissedememenin aslında ne kadar yorucu olabileceğini, yüksek tempo ve uçlara dayalı mizahla gösteriyor. Nate’in yolculuğu, bir süper kahramanın değil; kendiyle geç tanışan bir adamın hikayesi. Ve bazen en sert yüzleşmeler, insanın hiçbir şey hissetmediği anlarda başlıyor.
Kapak Fotoğrafı: Novocaine
İlginizi çekebilir: Eralp Alper’den The Assessment

Eralp Alper







Aile Tadında
İlk yorumu siz yazın!