Obsession: Gişe Canavarı O Film
Sinemada bir kırılım yaşıyoruz. Ne kadar hakiki ne kadar gerçek dışı zaman gösterecek. Bu radikal kırılımın en taze örneklerinden biri olarak karşımıza çıkan Obsession, sinemaya adım atmadan önce YouTube’da ürettiği kara mizah skeçleriyle kendine has bir kitle edinen Curry Barker’ın ilk uzun metrajlı yönetmenlik denemesi. Başrolünü manipüle edilmiş bir karakterin psikolojik çözülmesini yontulmamış bir fiziksel performansla sırtlayan Inde Navarrette, korku sinemasında yeni bir kapı aralıyor desek abartmış olmayız… Zira kendisinin performansı filmin başarısındaki en büyük imza gibi. Milyon dolarlık efekt teknolojilerinden uzakta, minimalist bir bütçeyle ve odaktaki derinlik oyunlarıyla çekilen Obsession, internet çağının getirdiği gedikleri ve özgüvensizlikleri bir ahlaki çürümeyle harmanlayarak sinema salonlarında yepyeni bir şey deniyor. Ben bu yazıyı yazarken 750 bin dolarlık bütçesi olan film küresel 150 milyon dolar hasılat yapmıştı. Bakalım iş nereye gidecek…

Barker’ın YouTube reflekslerinden süzülerek gelen o “aşırı rahatsız edici ama bir o kadar da sinir bozucu şekilde absürt ve komik” olan gri alanı sinema perdesine aktarabilmesi, günümüz korku sineması için oldukça taze bir soluk. Çünkü korku/komedi türü cıvımaya ve izleyicinin konstantrasyonunu kolaylıkla kaybetmeye müsait bir tür aslında. Milyon dolarlık CGI teknolojilerinin ya da yapay canavar tasarımlarının bir türlü inşa edemediği o saf gerilimi; Barker hoca sadece ışık-gölge oyunlarıyla, karakterlerin mimik şovlarıyla ve minimalist bir ses tasarımıyla kurmayı başarıyor.

Editör Notu: Yazının devamı spoiler içerebilir.
Teknik tarafta ise görüntü yönetimini üstlenen Taylor Clemons ile Curry Barker’ın özellikle ev sahnelerinde tercih ettikleri soft-focus (arka planı tamamen flulaştırma) kamera dili muazzam bir işlevselliğe sahip. Kadrajın derinliğini net göremediğimizde, o bulanıklığın içinde birinin dikilip dikilmediğini ayırt edememenin yarattığı psikolojik gerginlik, seyirciyi sürekli tetikte tutuyor. Filmdeki o malum araba içi diyalog sahnesinde olduğu gibi; yönetmen anlatıyı bizden saklamak yerine negatif alanı gözümüze sokuyor, oradan bir şeyin geleceğini %100 bilmemize rağmen bizi şok etmeyi başarıyor. Bu teknik cüret, geleneksel sinemanın gizleme estetiğine harika bir antitez oluşturuyor.
Obsession, temelde son derece tanıdık ve fantastik bir klişeden yola çıkıyor: Tek bir dilek hakkı olan genç bir adamın, hoşlandığı kadını kendisine aşık etme arzusu. Ancak bu masalsı çıkış noktası, filmin elinde modern bir kabusa dönüşüyor. Ana karakter Bear’in bencilce ve ezikçe arzularının bir aynası olarak tasarlanan bu anlatı, aslında sinemada az rastladığımız türden sert bir “toksik erkek” eleştirisi.
Nikki’nin (Inde Navarrette) iradesinin elinden alınmasıyla başlayan o dehşet süreci, seyirciyi de o bencilce dileğin ahlaki çürümesine ve suç ortaklığına dahil ediyor. Inde Navarrette, karakterin dış bir güç tarafından manipüle edilmiş, adeta hacklenmiş o tekinsiz halini o kadar organik bir yerden oynuyor ki, seyircinin karakterle kurduğu empati ilişkisi tamamen allak bullak oluyor.

Ayrıca bu yeni dalga, sinema çevrelerinde ve dijital platformlarda bir kutuplaşmayı da beraberinde getirdi. Bir taraf “Geleneksel sinema öldü, yeni çağı bu YouTube çocukları başlattı” şeklinde hareket ederken; diğer taraf “Sinema bunlara mı kaldı?” diyerek burun kıvırıyor. Endüstrinin artık orijinal fikir üretemediği için internetteki hazır kitleleri ve konseptleri yağmaladığı bir gerçek. Dürüst olmak gerekirse, kısa metrajda dijital ekranda bizi 10 dakikada büyüleyen o klostrofobik atmosfer, iki saatlik bir sinema filmine, yani geleneksel bir dramaturjiye yayıldığında yer yer sarkabiliyor. Süre uzadıkça, bazı yönetmen numaralarının gözümüze biraz fazla sokulduğu anlar olmuyor değil. Ancak seyirci bunu görmezden gelmeyi seçiyor çünkü arkadaki o ham enerjiyi, stüdyo baskısı olmadan üretilmiş o özgür ve özgün fikri seviyor.
Bu yeni akımı sadece geçici bir internet trendi olarak görüp geçmek, sinema tarihinin kırılma noktalarını okuyamamak demektir. Seyirciye her şeyi didaktik bir dille açıklamıyor olmaları; önümüze hazır ahlaki şablonlar koymuyor olmaları beni bu türe ısındıran şeyler. “Al sana tekinsiz bir evren, boşlukları kendin doldur” diyorlar. Hollywood bu çocukları kendi endüstriyel çarklarının arasına alıp ne kadar çiğneyecek, ya da bu dijital dil sinema salonlarını tamamen ele geçirebilecek mi bunu zaman gösterecek. Ancak kesin olan tek bir şey var: Seyirci artık o eski, steril formüllerden sıkıldı ve dürüst, daha ham bir deneyim talep ediyor.
Sinema dünyasına ve filmlere dair paylaşımlarıma Instagram üzerindeki film blogumdan (@atıptutuyorum) ulaşabilirsiniz.
Kapak Fotoğrafı: Obsession
İlginizi çekebilir: Sine Magger’dan Film Önerileri


Eralp Alper







İlk yorumu siz yazın!