Yağmurlu bir perşembe sabahı, çantamda akıl defterim, zihnimde türlü sorularla Akatlar’a gitmek üzere yola koyuldum. İstanbul yağmura teslim; ben ise telaşla karışık bir heyecanın içindeydim. Çünkü birazdan, yoğun temposuna rağmen beni kırmayıp röportaj teklifimi kabul eden; podcast’lerini, yazılarını ve kitaplarını severek takip ettiğim bilim insanı, yazar, uluslararası hukukçu, gazeteci ve podcast’çi Özgür Mumcu ile buluşacaktım. Heyecanımın yanında, entelektüel birikimi bu denli geniş biriyle sohbet edecek olmanın yarattığı panik de benimleydi. İçimden “Keşke daha çok kitap okusaydım” diye geçirdiğimi de itiraf etmeliyim. İlk izlenimde Özgür Mumcu oldukça ciddi biri; bu ciddiyet insanı ister istemez hizaya sokuyor. Haliyle planladığım hiçbir espriyi yapamadım ve kitabımı imzalatmayı da unuttum. Fakat o ilk izlenimdeki ciddiyetin ardında; kibar, samimi, mütevazi ve sahip olduğu entelektüel birikimi gerçekten hazmetmiş, oldukça doğal biri var, fikrimce. Sorularımı içtenlikle yanıtlayan Özgür Mumcu’nun üslubunun ve birikiminin arkasındaki düşünsel derinliği yakından görmek gerçekten çok etkileyici ve benim için çok kıymetliydi. İlk romanı Barış Makinesi ile EBRD Edebiyat Ödülleri’nin uzun listesine giren; 11 dile çevrilen ve bu romanıyla uluslararası tanınırlık kazanan Mumcu’yla, Barış Makinesi’nden dokuz yıl sonra April Yayıncılık’tan yayımlanan ve kısa sürede üçüncü baskıya ulaşan ikinci romanı Dünyalılar üzerine ve elbette benim merak ettiklerim hakkında konuştuk. Uzaylılardan insanlığı öğrenmediğimiz; Özgür Mumcu gibi zihinlerin çoğaldığı günlerde, keyifli okumalar dilerim.

Özgür Mumcu | Fotoğraf: Özgür Mumcu

Hikâyenin en başına dönerek başlamak istiyorum açıkçası. Neden hukuk okumak istediniz ve hukuk okumaya nasıl karar verdiniz?

Aslında o dönemde çok fazla düşünmedim. Ailemde çok sayıda hukukçu vardı; sanırım onların etkisi olmuştur. Bir de hukuk mezunu olunca birçok farklı şey yapılabileceğini düşündüm. Kapsamı geniş, sağlam bir eğitim gibi geldi.

Bu tercihiniz ardında herhangi bir ideal ya da adalet arayışı olup olmadığını merak ettim açıkcası. Peki o dönemde sizde adalet arayışı gibi bir motivasyon var mıydı?

Hayır, özellikle öyle bir arayışım yoktu… O yaşta, 18–19 yaşında insan çok bilinçli olmuyor. Daha çok “iyi bir eğitim olur” diye düşündüm, sonrasına bakarız dedim. Genel bir adalet arayışıyla değil, sağlam bir temel oluşturmak düşüncesiyle girdim hukuka.

Bugün geldiğiniz noktaya baktığımda birbirinden farklı birçok rolü aynı anda sürdürdüğünüzü görüyorum. Uluslararası hukukçusunuz, akademisyensiniz, yazarsınız, podcastçisiniz, şimdi de bir reklam şirketi ortaklığınız var. Bu kadar farklı işi bir arada yürütmek günlük hayatınızı nasıl şekillendiriyor?

Dönemsel olarak değişiyor; o sırada gündemimde ne varsa ona yoğunlaşıyorum. Bir roman yazıyorsam günüm onun etrafında geçiyor. Yeni bir romana hazırlanıyorsam notlar alıyorum, okumalar yapıyorum. Şu aralar daha çok yapım şirketimizin işleriyle ilgileniyorum. Yeni yazacağım roman için de notlar almaya devam ediyorum… Sabah işe gidiyorum, akşam eve dönüyorum. Öyle çok acayip, sürprizli bir hayatım yok. Aynı anda birçok işle uğraşmak zor gelmiyor bana, ters mıktanıslanma yapmıyor diyebilirim. Hepsi birbirini besliyor. Yani oradan öğrendiğim bir şeyi başka bir yere de uygulayabiliyorsunuz. Ya da bir yerden öğrendiğiniz bir şey başka bir konudaki perspektifinizi açabiliyor. Bana hayat boyu bir konu üzerinde çalışmak zor geliyor. Bu tamamen kişisel yapı ile alakalı bir şey ama. Tek konuda uzmanlaşabilenlere hayranlık duyuyorum; bir konunun acayip uzmanı ve her şeyiyle inanılmaz bilgili… Ama bu benim yapabileceğim bir şey değil.

İlk romanınız Barış Makinası’dan 9 yıl sonra Dünyalılar’ı yazdınız. Dünyalılar’ın konusu çok ilginç. Böyle farklı bir konunun yazım süreci ne kadar sürdü?

Yaklaşık iki sene sürdü — yazımı ve editlenmesi birlikte. Araştırmanın bir kısmı zaten merak edip bildiğim konulardı; bir kısmını da romanı yazarken araştırmam gerektiğini fark ettim. Zaten bu araştırmaları yaparken çok keyif alıyorum; “Bari boşa gitmesin, hepsini birleştirip bir kitaba dönüştüreyim,” dedim açıkçası.

Kitabı okurken konusundan ötürü çok farklı deryalara dalıp çok değişik şeyler öğrendim. Bio akustik diye bir alan olduğunu sizin kitabınızı okuyunca öğrendim. Romanın arka planında yer alan geniş araştırmaların sonucunda kitap nasıl şekillendi ve  kitabın konusu nasıl ortaya çıktı?

Ben de çok şey öğrendim, bioakustik gibi bir alan olduğunundan ben de haberdar değildim ve çok şey öğrendim araştırma yaparken. Maalesef iki sene önce çok genç yaşta kaybettiğimiz akademisyen Karen Baker’ın Sounds of Nature kitabı vardı; onu merak edip okuyup etkilenmiştim ve onun üzerine biraz daha araştırdım. Bu kitabı okuyunca, karakterlerden birinin bu alanda çalışmasının romana iyi oturacağını düşündüm. Uzaylıların bizimle nasıl iletişim kurabileceğini düşünürken farklı ses frekansları aklıma geldi; doğayla, hayvanlarla kurdukları iletişimi de buradan yola çıkarak geliştirdim. Bazen tesadüf gibi oluyor; bir şey okuyorsunuz, aklınıza takılıyor, sonra araştırmaya başlıyorsunuz.

Özgür Mumcu | Fotoğraf: artfullivingart

Yakın zamanda imza günü yaptınız. Okurlardan gelen tepkiler nasıldı imza gününüzde?

Memnunum. Geniş bir kitleye hitap ettiğini gördüm. Amacım da oydu; farklı kesimlerden insanların okuduğunu biliyorum. Konusu alışıldık değil; hiç okunmayabilirdi ama olumlu yorumlar geliyor. Genel olarak gelen tepkilerden memnunum.

Özgür Mumcu, yazarken bir mesaj kaygısı taşıyıp taşıyarak mı yazar kitaplarını peki? Ya da hiç bir mesaj kaygınız olmadan mı?

Hayır. Bir romanı “şu mesajı vereyim” diye yazmaya başlarsam çok kuru bir şey çıkar ortaya. Daha çok sezgilerimin peşinden gidiyorum; yazarken hissettiklerim beni nereye götürürse oraya bırakıyorum kendimi. Metnin içinden bir mesaj çıkıyorsa o zaten kendiliğinden çıkıyor. Okurlarla konuştuğumda, benim sezdiğim ya da kaygılandığım şeylerin onlara geçtiğini görüyorum. Bazen de benim fark etmediğim yorumları onlar buluyor; bu da hoşuma gidiyor. Kitap henüz nispeten yeni ama gördüğüm kadarıyla kurmak istediği anlam dünyası okura geçtiğini gördüm.

Dünyalılar | Fotoğraf: kitapcumhuriyetim

Romanın umut duygusu belirgin, bu konudaki kişisel duruşunuzu merak ettim. Siz umutlu bir insan mısınız?

Aslında çok naif bir insan değilim; var olan sorunların farkındayım ve onları görmezden gelmiyorum. Ama sürekli karamsar olmak bana çözüm gibi gelmiyor. Sadece kötü tarafa bakarsak bir şeyi değiştiremeyiz. Bir şeyleri değiştirebilmek için umutlu olmamız gerekiyor. Hiçbir şey yapamıyorsak bile hayal kurmak gerektiğine inanıyorum. Böyle düşünmek bana iyi geliyor. Benim de çok umutsuz olduğum anlar oluyor ama bunun çözüm olmadığını düşündüğüm için umudu ayakta tutmak gerektiğine inanıyorum. Bu “her şey çok güzel olacak” romantizmi değil; ama umut etmezsek hiçbir şey yapamayız. Hiçbir şey yapamamaktansa umut etmeyi tercih ediyorum.

Umutsuz anlarınızda sizin çıkış yolunuz ne peki?

Haftada bir gün ya da zaman bulduğumda kapanıp bir şeyler okuyorum, bir şeyler izliyorum. Bir şey öğrenmezseniz bir şey veremezsiniz. Bu yüzden mümkün mertebe neyin ne olduğunu takip etmeye çalışıyorum. Okumak bana iyi geliyor. İnsan okuduğundan çok yazmamalı da bence.

Umut demişken bu kez daha geniş bir perspektife geçip kutuplaşan bir dünyada umutları yitirmeden yaşamak mümkün mü?

Zor görünüyor ama kutuplaşma sadece Türkiye’nin sorunu değil; şu anda bütün dünyada çok belirgin. Türkiye bunu daha sert yaşıyor ama genel bir tablo bu. Yine de insanların ortak bir çözüm çıkarabileceğine dair umudum var çünkü mevcut durum sürdürülebilir değil. Özellikle sosyal medyanın etkisiyle herkes kendi dünyasında yaşıyor ve karşı tarafa daha da körleşiyor. Bu hep vardı ama şimdi çok daha keskin. Bir orta yol bulmamız gerektiğine inanıyorum; kültürel diyalog ve bağların devam etmesi şart fakat bunun ne kadar güç olduğu da ortada.

Güncel koşulları konuşurken ister istemez tarihe de bakıyoruz. Siz nasıl görüyorsunuz; insanlık daha çok ileriye mi gidiyor, yoksa geri adımlar mı daha belirgin?

Her şey bir yola girer elbette sonunda. Tarihte doğrusal bir ilerleme yoktur; yön değişiklikleri ve geriye gidişler vardır. Ama genel istikamete baktığımızda ilerleme olmadığını söyleyemeyiz. 200 yıl önce birçok yerde kölelik yasaldı; şimdi değil. Birçok hak eskiden yoktu, şimdi var. En basitinden antibiyotik yoktu; insanlar basit enfeksiyonlardan ölüyordu. Bugün belki daha özgür bir dünyadayız. Bütün ciddi sorunlara rağmen genel tablo ilerlemeyi gösteriyor.

Peki teknoloji bu işin neresinde sizce?

Teknoloji elbette çok katkıda bulundu. Buna “teknoiyimserlik” deniyor. Ama bütün sorunları teknolojiyle çözeceğimize inanmıyorum, çünkü çok ciddi çevre tahribatları da yaratıyor. Yine de bir denge bulunması şart. Aksi hâlde ağır bedeller ödenir. İnsanlık tamamen yok olmaz; buzul çağında 10 bin kişiye kadar indi insanlar, şimdi 8 milyar. Ama aklını başına almazsa çok gereksiz zaman kaybeder. İklim krizinden dünya yaşanmaz hale gelir. Su biter, savaşlar çıkar. Bunların hepsi olabilir ama en nihayetinde insanlık tamamen ortadan kalkmaz; çok gereksiz vakitler kaybetmiş olur. Ama en nihayetinde tabii doğru yol bulur. Şu anda bunu çok büyük bedeller ödemeden de yapabilecek bir yerdeyiz bence insanlık olarak. O tercihi o akıllığı gösterebilecek.

Özgür Mumcu | Fotoğraf: Özgür Mumcu

Bugün elimizde aslında büyük bir refah kurma imkânı var diyorsunuz…

Evet. Toplumlarda ciddi bir refah düzeni kurabilecek, sağlık sorunlarını büyük ölçüde çözebilecek bir teknolojik altyapı var. Ancak bunu hayata geçirecek siyasi iradeyi oluşturamıyoruz. Ucuz enerji de bulunabilir, temiz enerji de. Aşı ve ilaç teknolojileri sağlık sorunlarının büyük kısmını çözebilir. Ama bunun için birçok sistemi değiştirmemiz gerekiyor. İlaç endüstrisinin çok olumlu yönleri de var, olumsuz yönleri de. Yapay zekânın harika tarafları var ama büyük enerji tüketiyor ya da savaş sanayisinde kötü kullanılıyor. Her şey nasıl kullandığınızla ilgili. Sistemlerin başında kim varsa onların niyeti belirleyici. O yüzden bu teknolojileri birkaç kişinin vicdanına bırakamayız. Asıl mesele bu teknolojilerle bambaşka bir dünya kurabileceğimizi kabul etmek ve buna alışmak. Aksi hâlde vatandaşlar baskı grubu hâline gelir ya da başka yollarla güdülür.

Toplumsal tabloyu konuşurken insanların ruh hâline de bakmak gerekiyor. Sizce bugün toplumun bu kadar sıkışmış hissetmesinin temel nedeni ne?

Toplumun aydınlanmasını istemeyen bir yapı var. Yönetimler bunu istemez; insanlar da çoğu zaman olup biten üzerine fazla kafa yormak istemiyor. Oysa herkes günde üç saatini bu meselelere ayırsa bambaşka bir yerde olurduk. Bugün hem gençler hem emekliler hem de çalışma hayatındaki insanlar için şartlar çok zor. Bundan on beş sene önce çalışan birinin ev alma, araba alma gibi hayalleri olabiliyordu; üstelik bu hayaller gerçekçi hedeflerdi. Şimdi bunlar çok daha sert yaşanıyor ve gelir adaletsizliği hem Türkiye’de hem dünyada ciddi bir sorun hâline geldi. Bu da doğal olarak insanlarda bir sıkışmışlık yaratıyor. İnsanlar sürekli bireyselleştiriliyor; dayanışma alanları azalıyor. Herkes çok yoğun, herkes kendi hayat gailesinin peşinde. Ve bu bireyselleşme sistem tarafından sizin kabahatinizmiş gibi gösteriliyor ve insanlar depresyona girdiklerinde kendilerini suçluyorlar. Oysa bu tamamen sistemsel bir mesele. Kiranızı, faturanızı, çocuğunuzun eğitimini düşünürken depresyona girmemek mümkün mü? Bir de tüm bunların üzerine sürekli “mutlu olman gerekir”, “neden depresyondasın?”, “içine dön ve hallet” gibi telkinler geliyor. Bu bireyselleştirme baskısı insanları daha da yalnızlaştırıyor. Covid sonrası iyice atomize olduk; herkes kendi kabuğuna çekildi. Cep telefonu, platformlar, sosyal medya… Bizi oyalayacak çok şey var ama bunların hiçbiri gerçek bir bağ kurmanın yerini tutmuyor.

Teknoloji çok hızlı değişiyor. Yapay zekâ, otomasyon, yeni iş tanımları… Bu dönüşüm beyaz yakalıları ve mavi yakalıları nasıl etkiliyor sizce?

Yapay zekâdaki gelişmeler işsizliği daha da arttıracak gibi görünüyor. Özellikle beyaz yakalıların giriş seviyesi işleri giderek itibarını ve maddi gücünü kaybediyor. Bir beyaz yaka, elindeki işi ve değerini yitirirken, mavi yakaların bir kısmının —mesela iyi bir tesisat ustasının— maddi geliri artıyor ya da kıymeti yükseliyor. Temelde baktığınızda bugün maaşlı işçilik, eski Roma dönemindeki kölelikten çok farklı değil; tek özgürlük iş değiştirme özgürlüğü. Onu bulabilirseniz tabii. Onun dışında çok acayip bir fark olduğunu düşünmüyorum. Çok değişik bir dönemdeyiz

Günümüzde medyanın dönüşümünü medya sektöründen biri olarak nasıl değerlendiriyorsunuz? Gazetecilik bambaşka bir hâl aldı. Eskiden gazetelerde staj yapardık, yazardık… Şimdi herkes bir mecra açıp gazeteci veya yazar gibi içerik üretebiliyor.

İyi ya da kötü diyemem; sonuçta buraya geldik. Yani belli bir durum var ama zor bir iş yapıyorlar; akıntıya karşı yüzüyorlar. Haber medyacılığını ayakta tutmak, bunu maddi bir modele dönüştürmek çok zor. Eskiden gazetede çalıştığınızda reklam departmanı ayrıydı; siz ne olup bittiğiyle ilgilenmezdiniz. Şimdi bağımsız medya kuruluşları sadece abonelikle ayakta kalamadıkları için reklam ilişkilerini de kendileri yürütmek zorunda kalıyorlar. Bu da gerçekten zor bir hadise. Avantajı şu: Birçok insan birçok yere ulaşabiliyor artık. Dünyanın öbür ucundaki bir uzmanın uluslararası ilişkiler hakkındaki yorumuna ulaşabiliyorsunuz; hatta çeviri özellikleriyle dil bariyeri de kalktı. Normalde sesini duyuramayacak, bir gazetenin kapısından içeri giremeyecek ya da sosyal network’e sahip olmayan biri bile sesini duyurabiliyor. Bunlar iyi tarafları. Zor tarafı ise maddi yapının çökmesi. Haber pahalı bir şey. Muhabirin savaş bölgesine gidip haber geçmesi masraflı. Sadece savaş muhabirliği değil, tüm operasyon zor bir operasyon. İnternet bu işi çok zorlaştırdı. Bugün insanlar “bana günün en önemli beş haberini ver” diye yapay zekâya soruyor. Böyle bir dünyada geleneksel medya nasıl ayakta kalacak? Bu iş gerçekten zor.

Özgür Mumcu | Fotoğraf: Özgür Mumcu Instagram

Ama aynı zaman bu kadar çok kişinin içerik üretiyor. Sizce bu olumlu bir gelişme mi?

Son yıllarda çok fazla insanın içerik üretmesi bir yandan iyi bir şey çünkü daha fazla ses duyuyoruz, çeşitlilik artıyor. Ancak bunun diğer tarafında bir anarşi ve kaos da ortaya çıkıyor. Bilgi akışı çok arttığı için insanlar haberin nereden ve nasıl ulaşacağını bilemiyor. Sürekli bir haber bombardımanı içindeyiz; çok şey öğreniyormuş gibi görünsek de aslında hiçbir şey öğrenmemiş oluyoruz. Kaynağın gerçekten doğru olup olmadığını anlamak zorlaştı, çoğu zaman manipüle edilip edilmediğimizi bile sorguluyoruz. “Bu haber gerçek mi?” sorusu artık hayatımızın bir parçası. Bu dönem gerçekten zor bir dönem ve bu karmaşanın kesin bir çözümü de yok. Yapılabilecek tek şey bunun farkında olup daha bilinçli tüketmeye çalışmak. Ama herkesin kaynağı, herkesin beslendiği bilgi akışı aynı değil. Sizin telefonunuzda ne döndüğünü ben bilmiyorum, benim telefonumda ne döndüğünü siz bilmiyorsunuz. Herkesin cebinde algoritmaların yönlendirdiği başka bir dünya var. Bu nedenle ortak bir anlam dünyası, ortak bir gerçeklik yakalamak çok güç hâle geldi. Eskiden haber almak zordu ama ulaştığınızda doğru bilgiye ulaşıyordunuz. Şimdi ise çok fazla kaynak var ama kimse araştırmak istemiyor; insanlar hızlı tüketime yöneliyor. Araştırması zor, insanların üzerine bu doğrulama görevini yüklemek de ağır bir şey. Günlük hayat, iş güç arasında kim bir haberi 20 farklı yerden kontrol edebilir ki? İnsanları anlamak lazım.

Önceden köşe yazarlığı yapıyordunuz; şimdi podcast’e yöneldiniz. Podcast daha dar bir alan gibi geliyor… Bu geçiş kitlenizi değiştirdi mi?

Şöyle: Evet, köşe yazarlığı daha geniş bir kitleye hitap ediyor. Ama artık günümüzde — özellikle Türkiye’deki kutuplaşmanın etkisiyle — tek bir yerden herkese ulaşabileceğiniz bir mecra neredeyse yok. Dijitalleşmeyle beraber kitleler daha dar ama daha odaklı alanlarda toplanıyor. Podcast de böyle bir mecra; herkese ulaşmıyor belki ama ulaştığı kitle gerçekten dinleyen, ilgilenen, bağ kuran bir kitle. Ben elimden geldiğince herkese ulaşmaya çalışıyorum.

Sanat konuşmasak olmaz… Sizce sanat sınıf ayrımlarını yeniden üreten bir alan mı? Türkiye’de sınıfı, sanatı ve kültürü nasıl yorumluyorsunuz?

Bu hep böyledir aslında. Eskiden beri böyleydi. Rönesans döneminde de bazı zengin aileler sanatçıları himayesi altına alıyordu. Yani bu mekanizma hep böyle ilerler.

Özgür Mumcu | Fotoğraf: April Yayıncılık

Bu hâl hâlâ devam ediyor mu? Yoksa kırıldı mı sizce?

Kırılması için bir sebep yok. Daha popüler kültür, popüler sanat elbette var ama aynı zamanda bu işin daha elit kesimlere hitap eden bir sanat kısmı da var. Çeşitli sosyal sınıflar kendilerini diğer sınıflardan ayırmak isterler. Sanat da bunun araçlarından biridir. Hem sosyo-kültürel olarak kendinizi diğer sınıflardan ayırıyorsunuz; tüketim alışkanlıklarınız, yaşam tarzınız, tükettiğiniz sanat da bunun göstergesi. İnsanlar kendilerini farklılaştırmak ister diğer sınıflardan. Zevkler de ona göre daha farklı gelişiyor olabilir. İnsanlar kendilerini sosyoekonomik olarak hep düşünmek ister. Bu hep olan bir şeydi. Ama bir yandan da sokaktan gelen, karşı kültürden gelen sanatsal akımlar zaman içinde “elit sanat” onlar tarafından da tüketilmeye başladı. Yani geçirgenlik de var aslında. Bu tartışmalar hep döner zaten… “Sanatçılar davayı sattı mı, sadece zenginlere mi sanat üretiliyor?” gibi… Bu tartışmaların sonu gelmez. “Sanatçı davayı mı sattı?”, “Zenginlere mi üretiyor?”, “Sanatın bazı tarzları halka çok eğildiğinde ucuzluyor mu?”… Bunlar hep konuşulmuştur ve sonu gelmez.

Ama yine de sanatın daha kamusal bir şeye dönüşmesi önemli diyebilir miyiz?

Tabii ki. Normal şartlarda sanat ve kültür tüketimi lüks gibi gözükmemesi gerekiyor. Ama halkın bunlara erişebilmesi, kamusallaşması çok önemli. Belediyelerin kurduğu kültür merkezlerindeki bir ses stüdyosunda belki normalde hiç oraya giremeyecek bir çocuk çok acayip bir şey görebilir, ufku açılır. Çok iyi DJ olacaktır mesela. Bu yüzden sanata erişimin kolay olması,bu tip adımları çok önemli buluyorum. Tabana yayılması bakımından da ya da herkesin sanat üretimine ulaşabilmesi gerektiğini düşünüyorum.

Yeni projeleriniz varsa onlardan da bahsedelim. Şu anda üzerinde çalıştığınız bir roman ya da başka bir proje var mı?

Bir roman projem daha var, onu artık çok geciktirmeden bitirmek istiyorum. İki romanın arasında dokuz sene oldu çünkü. Böyle şey diyorum, ‘On yılda bir darbe yapar gibi roman yazmayayım.’ Önümüzdeki en geç üç yıl içinde yeni bir romanı çıkarmak istiyorum, onun üzerine çalışıyorum. Birkaç fikrim var ama hangisine gideceğimi henüz belirlemedim. Şimdilik notlar alıyorum; iki-üç tane konum var ama hangisine yoğunlaşacağıma daha karar vermedim. Aralık–Ocak gibi yazmaya başlamayı planlıyorum.

Bir yazara sorulan o klasik bir soruyu da sorayım. Yazma ritüeliniz?

Çok değişiyor aslında. Eğer blok bir zaman bulabildiysem, diyelim bir ayım ya da 15 günüm varsa, o dönemde sabah erken saatte başlayıp akşam yemeğine kadar yazmayı tercih ediyorum. Ama hayat her zaman buna izin vermiyor tabii…O dönemlerde akşamları yazıyorum. İş güç bittikten, yemekten sonra saat 10 gibi masaya oturuyorum. Bazen sabah 2’ye kadar çalışıp uykudan biraz feragat ederek o şekilde çözüyorum. Mekan olarak her yerde yazabiliyorum. Genellikle çok müzik dinleyerek yazıyorum. Kulaklığım takılıysa her yerde yazabilirim. Ben konsantre olduğum zaman kolay dağılan biri değilim. Müzik de beni rahatsız etmiyor, tam tersine dışarıdan gelen sesi kesiyor.

Son olarak… “Ben sosyalist eğilimliyim, işçi sınıfının, emekçi sınıf ve tabakaların demokratik yollarla iktidara gelmesini istiyorum. Bu görüşümden hiç ama hiç vazgeçmedim”. Babanız Uğur Mumcu yaşasaydı, bugün hâlâ aynı görüşte olur muydu sizce?

Babam 93 senesinde öldürüldü. 93’ten bugüne kadar olan gelişmeleri görseydi ne şekilde tekrar düşünürdü, onu bilemiyorum elbette. Ama şunu söyleyeyim, bence aynı şekilde düşünmeye devam ederdi. Bu zaten insanların, toplumun genellerinin iradesinin ve çıkarlarının ön planda olduğu bir siyasi sistemin kurulmasıyla ilgili fikrinin değişeceğini zannetmiyorum. Benim de fikirlerim üç aşağı beş yukarı oralarda geziyor. Sonra bunun yönetimi farklı olabilir, terminolojisi farklı olabilir; dönemsel olarak bunlar ayrı tartışma konuları. Ama geniş halk kitlelerinin iradesinin ve çıkarlarının ön planda olduğu, eşitsizliğin azaldığı bir toplum, herkese iyi gelecek bir toplumdur.

Kapak Fotoğrafı: Özgür Mumcu

İlginizi çekebilir: Nuray İmre’den Gündüz Vassaf ile Sohbet