Jerónimos Manastırı'nda Pastel de Nata: Keşifler Çağı'ndan Günümüze Uzanan Tarif
Portekiz sokaklarında gezerken uzun kuyruklarla karşılaşmak neredeyse kaçınılmaz. Kapı önünde bekleyen insanlar, ellerindeki küçük kutularla ayrılan ziyaretçiler ve fırınlardan yayılan tarçın kokusu bu küçük tatlının günlük hayatın bir parçası hâline geldiğini gösteriyor: Pastel de Nata. Bugün ülkenin simgelerinden biri hâline gelen bu küçük tatlının geçmişi ise sandığımdan çok daha eskiye, Jerónimos Manastırı’na uzanıyor.
Kapının önündeki kalabalık ilk bakışta göz korkutucu görünse de büyük kısmının paket servis için ilerlediğini fark ettim. İçeride oturmak isteyenler ise düşündüğümden çok daha kısa bekliyordu. Çok geçmeden fırından yeni çıkmış sıcak bir Pastel de Nata’nın ilk lokmasını aldım. Seyahatimin üzerinden dokuz ay geçmiş olmasına rağmen tadı hâlâ damağımda. O an başlayan merakım, seyahat sonrasında bu küçük tatlının geçmişini daha detaylı araştırmamla devam etti. Pastel de Nata’nın hikâyesini anlayabilmek için rotayı Belém’e, Tagus Nehri’nin kıyısındaki Jerónimos Manastırı’na çevirmek gerekiyor. Bu küçük tatlının kökeni, Portekiz’in Keşifler Çağı ile şekillenen geçmişine kadar uzanıyor.
Jerónimos Manastırı’na İlk Bakış
Portekiz’in yağmurlu havası, Jerónimos Manastırı’na girişimizi biraz telaşlı hâle getirmişti. Şemsiyemizi rüzgârdan korumaya, bir yandan da fazla ıslanmamaya çalışırken dış cephesine uzun uzun bakma fırsatı bile bulamamıştık. Biletlerimizi okutup içeri girdikten sonra da aklımız hâlâ üzerimizdeki yağmur damlalarındaydı. Merdivenden yukarı çıkıp birkaç koridor geçtiğimizde ise karşımıza çıkan avluyla birlikte nerede olduğumuzu gerçekten fark ettik.
İnce taş işlemelerle çevrili bu avluya çıktığımda, birkaç dakika önceki telaşımız tamamen geride kaldı. Bir süre boyunca sadece etrafı izledim; mimarinin detaylarını, avluda dolaşan insanları ve yüzyıllardır ayakta duran bu yapının atmosferini seyrettim. Bir an için kendimi Hogwarts evreninde derse yetişmeye çalışan bir öğrenci gibi hissettim.
16. yüzyılda Kral I.Manuel tarafından yaptırılan bu yapı, Manueline olarak da bilinen Portekiz Geç Gotik mimarisinin en önemli ve zarif örneklerinden biri. Koridorlarda ilerledikçe denizcilik halatlarını andıran kıvrımlar, mercanlar, egzotik bitkiler ve deniz canlılarını betimleyen taş işlemeler dikkat çekiciydi. Bu süslemeler, Portekiz’in Keşifler Çağı boyunca denizle kurduğu güçlü bağın taşlara işlenmiş hâli gibiydi.
Bahsettiğim bitki motifleri sadece manastır duvarlarında kalmıyor. Manastır’dan çıkıp Keşifler Anıtı’na doğru yürürken yol üzerindeki bahçeye uğramanızı öneririm. Taşlara işlenmiş pek çok bitki motifini burada, mevsimine göre canlı hâlleriyle görmek mümkün. Bu farkettiğim küçük bağ, benim en hoşuma giden ayrıntılardan biri oldu.
Keşifler Çağı’nın İzinde: Vasco da Gama
Jerónimos Manastırı’nın her köşesinde aynı dönemin izlerini görmek mümkün: Portekiz’in denizlere açıldığı ve dünyanın farklı kıtalarına ulaştığı Keşifler Çağı. Bu nedenle bu yapıyı, Vasco da Gama’nın hikâyesinden bağımsız anlatmak neredeyse imkânsız.
1497 yılında Hindistan’a doğru yola çıkan Vasco da Gama ve mürettebatının, bugün Jerónimos Manastırı’nın bulunduğu yerdeki Santa Maria de Belém Şapeli’nde son gecelerini dua ederek geçirdiği rivayet ediliyor. Avrupa’dan Hindistan’a deniz yolunu açan bu sefer, Portekiz’i dönemin en güçlü deniz imparatorluklarından birine dönüştüren kırılma noktalarından biri oldu.
Vasco da Gama’nın başarısını onurlandırmak isteyen Kral I. Manuel, aynı noktada Jerónimos Manastırı’nın inşasını başlatmış. Hindistan seferiyle başlayan baharat ticaretinden elde edilen gelirler de bu görkemli yapının finansmanında önemli rol oynadı. Kısacası, bugün hayranlıkla gezdiğimiz bu duvarlarda biraz da “karabiber parası” var.
Manastır Mutfağından Dünyaya: Pastel de Nata’nın Doğuşu
Manastır tamamlandıktan sonra yapı Aziz Jerome Tarikatı keşişlerine emanet edildi. Keşişlerin görevlerinden biri, Tagus Nehri’nden keşif yolculuklarına çıkan denizcilere manevi rehberlik etmek ve onlar için dua etmekti. Fakat manastırın hikâyesi, denizciler için edilen dualarla sınırlı kalmadı.
Keşişler, cübbelerini kolalamak ve şarapları durultmak için kullandıkları yumurta aklarından geriye kalan yumurta sarılarını değerlendirmek amacıyla çeşitli tatlılar hazırlıyordu. Pastel de Nata’nın ilk hâli de işte bu manastır mutfağında ortaya çıktı. Farkında olmadan Portekiz’in en ikonik tatlılarından birinin temellerini atmışlardı.
Ancak bu hikâye mutfakta başlamış olsa da orada kalmadı. 1820’de başlayan Liberal Devrim’in ardından Portekiz’deki birçok dini kurum gibi Jerónimos Manastırı da zor günler yaşamaya başladı. 1834’te tarikatların kapatılmasıyla keşişler geçimlerini sağlayabilmek için yıllardır manastır mutfağında hazırlanan bu tatlıyı satmaya başladı. Tarif daha sonra manastırın hemen yanındaki şeker rafinesine devredildi. 1837 yılında açılan Pastéis de Belém, bu gizli reçeteyi günümüze taşıyan yer oldu. Bugün hâlâ aynı dükkânda üretilen orijinal tarifin yalnızca birkaç kişi tarafından bilindiği söyleniyor.
Tarifin yüzyıllar boyunca değişmeden korunması, Pastéis de Belém’i yalnızca bir pastane olmaktan çıkarıp geçmişle bugün arasında bir köprü hâline getiriyor. Ben de Portekiz seyahatimde, yıllar önce bir manastır mutfağında başlayan bu hikâyenin bugünkü hâline tanıklık etme şansı buldum. Üstelik bu karşılaşma, planladığım gibi sakin bir kahve molasından ziyade tam anlamıyla Portekiz ruhuna yakışır bir macerayla gerçekleşti.
Geçen yazımda da bahsettiğim gibi, aralık ayında Portekiz’e gitmek başlı başına çılgınca bir karardı. Jerónimos Manastırı’nı gezdiğimiz gün ise fırtınaya yakalandık. Ters dönen şemsiyemiz, baştan aşağıya sırılsıklam falan olmamız derken kendimizi Pastéis de Belém’in içinde bulduk. Planımız sadece tatlımızı alıp çıkmaktı ancak o gün yaşadığımız fırtına bizi beklediğimizden daha uzun bir molaya davet etti. İçeride geçirdiğimiz bu beklenmedik zaman, seyahatimizin en akılda kalan anlarından birine dönüştü.
Bu noktada küçük bir teşekkür de Pastéis de Belém’in lavabo kısmındaki el kurutma makinesine gitmeli. Onun sayesinde pantolonumun dizlerini ve paçalarını bir nebze de olsa kurutmayı başardım.
“Hiç oturmadığınız masalarda sizi bekleyen bir sandalye vardır” sözü aklıma geldiğinde, artık Pastéis de Belém’de oturduğumuz o masa da gözümün önüne geliyor. Bu yüzden bu yazıyı, bütün aksiliklere rağmen neşesini eksik etmeyen yol arkadaşlarıma armağan ediyorum. O gün yaşadığımız küçük telaşlar ve beklenmedik anlar, bu seyahati benim için daha unutulmaz hâle getirdi.
Kapak Fotoğrafı: İlayda
İlginizi çekebilir: Esra E. Hamurcu’dan Porto’da Pastel de Nata

İlayda 










Aile Tadında
İlk yorumu siz yazın!