Altı yıl sonra sinemaya dönen Tolga Karaçelik, yeni filmi Psycho Therapy ile bizi New York’un ışıltılı ama tekinsiz sokaklarında bir bilinç akışı kovalamacasına davet ediyor. Steve Buscemi, John Magaro, Britt Lower gibi oldukça versatil ve etkileyici bir oyuncu kadrosuyla hayat bulan film; bir yazarın, gizemli bir kadının ve gizemsiz bir emekli seri katilin yollarının kesiştiği tuhaf bir hikayeyi anlatıyor. Bir kırmızı ışıkta başlayan bu hikaye, karakterlerin hayal ile gerçek, özgürlük ile tutsaklık arasındaki ince çizgide nasıl savrulduklarına tanık olmamıza olanak sağlıyor. Bunları yaparken hayatı ve kendisini pek ciddiye almıyor, karikatürizeleşmekten çekinmiyor, keyfine bakıyor…

Psycho Therapy | Fotoğraf Kaynağı: NTV

Karaçelik, daha önceki filmlerinde olduğu gibi burada da gerçeklik algısını sürekli bulanıklaştırıyor. Enteresan bir şekilde Türkçe filmlerdeki komiklik unsurunu çok fazla yitirmeden çoğu kartını oynayabiliyor bu filmde de. Globalleşirken taklaya gelen yönetmenler kervanına katılmıyor en azından. Psycho Therapy özelinde konuşursak, bu hikayedeki düşler ve korkular, New York’un huzursuz kaldırımlarına sızan sokak lambalarının ışığında eriyor… Film, en göze çarpan yönüyle absürd mizahı sahici sayılabilecek bir yalnızlıkla harmanlıyor. Bir taraftan da Slovenya’nın uçsuz bucaksız tarihine en dar açıdan odaklanmak üzere olan bir romandan, patatesle susturulmaya çalışılan lamaya kadar uzanan detaylar, bu absürtlükle örülü dünyanın küçük ve tatlı nüansları.

Karakterlerin çıkmazları, yalnızca hikayenin bir parçası değil, barındırdığı komedinin ritmiyle de bütünleşiyor. Keane, romanını yazabilmek için gerçek bir katil figürünün dünyasına adım atarken, karısı Suzie ise bir trafik ışığının rengine karar verirken kendi hayatını sorguluyor. Suzie’nin hikayesi, sinemada aşina olduğumuz bir içsel tükenişin modern, alaycı bir yansıması gibi. Bu ikilinin ilişkilerindeki düğümler çözülmeye başlarken, karar verme yükünün ne denli ağır olabileceğini de gözler önüne seriyor. Beraber yaşamak, boşanmak, sevmek ve korkmak…

Psycho Therapy | Fotoğraf Kaynağı: Beyazperde

Tolga Karaçelik, Psycho Therapy ile oyun içinde oyun anlatımına yöneliyor biraz. Keane’in yazar kimliği ile katil kimliği arasında sıkışıp kalması, hikayeye hem mizahi bir tat hem de varoluşsal bir gerilim katıyor. Kimi zaman ışıklar ve gölgelerle, kimi zaman oyuncaklı kurmaca ve görsel dünyasındaki kendine has oyunuyla flört eden film, kim kurban, kim yaratıcı gibi soruları ustalıkla çoğaltıyor. Fakat ben yine de yazar ve katil arasındaki ilişkinin çok daha fazla derinleşebileceğini, bu açıdan potansiyeline ulaşamadığını düşünüyorum.

Film ilerledikçe, gerçeklik kırılıyor, roller değişiyor. Suzie, eşinin pasifliğinden doğan boşlukta kendi karanlığını keşfederken, Keane ise yazmak uğruna kurduğu düş evreninde kendi kimliğini kaybediyor. Ne kadar kimlik sahibi olduğu da tartışmalı zaten. Karaçelik’in imzası olan yarı karabasan tarzı bir atmosferin içindeki karakterler uyanmak isteseler de, artık gerçek ile düş, komedi ile dram birbirine karışmaya başlıyor.

Fotoğraf Kaynağı: Kültür Sanat TV

Psycho Therapy, bastırılan arzuların, sosyal ortamlarda söz sahibi olmanın, farkında olmadan ezikleşmenin, ilişki içinde yalnızlaşmanın, gündelik hayatın sıradan kaosunun ve kimlik savaşlarının absürd bir temsili. Tolga Karaçelik’in sevdiği o sürreal dokunuşlar, bu hikayeye hem derinlik hem de hafif, zaman zaman zıpır bir hava katıyor. Sonuçta, bu New York yolculuğunda asıl mesele, hangi ışığın yeşil, hangisinin kırmızı olduğu değil; gölgelerde olup biteni nasıl algıladığımız…

Sinema dünyasına ve filmlere dair paylaşımlarıma Instagram üzerindeki film blogumdan (@atıptutuyorum) ulaşabilirsiniz.

Kapak Fotoğrafı: Beyazperde

İlginizi çekebilir: Eralp Alper’den The Assessment