Havaların soğuduğu, kahvemizi, çayımızı elimize alıp kitaplara gömülmenin en keyifli olduğu sonbahar mevsimindeyiz. Dolayısıyla, yaklaşık 1 ay kadar önce ilkini paylaştığım Rus Klasikleri yorumlarıma devam etmenin tam zamanıdır.

Yazının ilk bölümünü okumak için buraya tıklayabilirsiniz.

Napolyon’un yenilgisi sonrası toplanan Viyana Kongresi’nden ve burada doğan ‘Metternich’ sisteminin Avrupa’da yeni bir güçler dengesi kurduğundan bahsetmiştik. 1815’ten 1856 yılına kadar bu sistem başarılı olmuş, Avrupa nispeten sakin bir dönem geçirmiştir. 1856’daki Kırım savaşında, İngiltere ve Avusturya Osmanlı’yı destekleyince (yıllarca süren ve sürecek Boğazlar’ı Rusya’ya kaptırmama politikası sebebiyle) bu denge sarsılmaya başlamıştır. Hem Rusların hem Avusturyalıların Balkanlardaki etkilerini güçlendirmeye çalışmaları ve hak iddia etmeleri bu çözülmeyi derinleştirmiştir. 1878 yılındaki Bulgar ve Balkan ayaklanmalarında Ruslar’ın Osmanlı’yı yenmelerine karşın, Avusturya ve İngiltere’nin Berlin Konferansı’nda açıkça Ruslardan taraf olmamasıyla “balance of power”’ geçerliliğini iyiden iyiye yitirmiştir.

Bu arada belki de 30 yıl savaşlarından beri kıta Avrupa’sının en güçlü ülkesi konumunda olan Fransa, Napolyon savaşlarındaki yenilgisinden sonra bu gücünü kaybetse de, hala kendisinden en çok çekinilen oyuncu konumundaydı. Belki de bu sebeple, o dönemlerde kurulan farklı farklı 2li ve 3lü ittifak kombinasyonlarına karşı genelde yalnız bırakılmıştır. Döneme damgasını vuran Bismarck’ın 1871’de Almanya’yı birleştirmesi, III. Napolyon’un başarısız politikaları ve Bismarck sonrası güçlenen Almanya’nın onun ölümünden sonra politik olmaktan uzak agresif ve sert tavırları rüzgarı tersine çevirmiş, Fransa yerine Almanya yalnız bırakılan ülke olmaya başlamıştır. Avusturya’yı destekleyen Almanlara karşı, Ruslar da Fransız ve İngilizler ile yakınlaşmıştır (Tahmin edebileceğiniz gibi bu yol I.Dünya Savaşı’na doğru gidiyordu).

Rusya’nın bu uluslararası arenadaki güç savaşı bir yana, kendi içinde yoksullaşan halkı ve sınıf çatışmaları, öncelikle “Kanlı Pazar” olarak bilinen 1905 halk gösterisini, ardından Bolşeviklerin yıllarca süren hazırlık ve organizasyonları ile Ekim 1917 Devrimi’ni getirmiştir. Bir yandan 1.Dünya Savaşı’nda savaşan Rusya, diğer yandan devrimi gerçekleştirmiş ancak devrim karşıtlarıyla da yıllar sürecek bir mücadeleye girmiştir.

 

Maksim Gorki, Ana

Hakkını vererek anlayabildiğimi düşünmediğim için, çok uzun yazmayı da doğru bulmuyorum.

1917 Devrimi öncesi, kasabanın sosyalist lideri gencinin, evi dışındaki dünyadan bihaber olan saf ve iyi niyetli annesinin adım adım davayı anlayarak bilinçlenmesi ve bir parçası olmasını anlatan hikayedir. Ben çok etkilenmedim ama sosyalist/komünist fikirlere de çok derin bir şekilde hakim olduğumu iddia edemeyeceğimden dolayı, bu yorumum benim cehaletim olsun :)

 

Şolohov, Ve Durgun Akardı Don

Annemin en sevdiği kitap olması sıfatıyla listeme giren ve onun hatrına 4. cildini okutan romandır.

Don Kazaklarının hayatını ve Rusya’nın içinden geçtiği çalkantılı dönemlerde aldıkları rolleri anlatır. Savaş öncesi dönemlerde tek dertleri aldıkları ekinlerin bereketi (ve ara sıra aşk entrikaları) olan Kazakların, 1.Dünya Savaşı, arkasından gelen Bolşevik Devrimi’yle beraber gündemleri değişir, kendi bağımsızlıklarını da elde etmek için ayaklanmaya karar verirler. Bu ayaklanma, beklediklerinden çok daha uzun sürer, kasabadaki erkeklerin çoğu hayatını kaybeder, ödenen bedeller amacın kutsallığını sorgulatır.

Bu roman sayesinde o dönemde Rusya’nın ne kadar karışmış olduğunu öğrenmek de yan faydası oldu sanırım. Devrim sonrasında, karşı devrimci güçlerin Kızıl Ordu ile bitmeyen savaşları bir yana, geçici Krenski Hükümeti’nin indirilmesi, Kornilov ve beraberindekilerin askeri darbe denemesi, devam eden 1.Dünya Savaşı, ayaklanan Don Kazaklarının bazen Beyaz Ordu, bazen Kızıl Ordu ile kurdukları ittifaklar, olmadı hepsine karşı bağımsız olarak savaşmaları, yüzeysel tabirle “kim kime dum duma” ortamı beni şaşkınlıklara sürükledi…

Bütün bunları anlattıktan sonra diyeceksiniz ki, Rus Klasiklerinin çok önemli bir halkası eksik kaldı, evet: Dostoyevski… Ona olan özel hayranlığımdan dolayı en son bırakmak istedim. Bir yandan da, ilgili hangi dönemin altına koyabileceğimi bilemedim, çünkü Dostoyevski, içinde bulunduğu dönemi anlatmaktan çok insanı anlatmayı seçmiştir. Dönemi ve çevreyi de, daha çok insanın kişiliği ve psikolojisi üzerindeki etkisinden dolayı önemser gibidir.

 

Dostoyevski, Karamazov Kardeşler

Birbirinden tamamen farklı 3 kardeş, bencil bir baba, bir cinayet, 4 şüpheli…Şimdi böyle yazınca Agatha Christie romanı gibi oldu:) ama tabii ki yazar Dostoyevski olunca altında çok ciddi bir psikolojik derinlik, iç çatışmalar, doğruyu ve yanlışı sorgulatan analizler bulmak mümkün. “Spoiler” vermeden daha detaylı anlatamayacağımdan, açık ara en beğendiğim Rus Klasik romanı olduğunu söyleyerek bitiriyorum.

Yeri gelmişken söyleyeyim, çoğunlukla İletişim Yayınları’nın kitaplarını tercih ettim ve çok beğendim. Her eserin başında bir “Kronoloji” kısmı var, burada ilgili yazarın otobiyografisini, aynı tarihteki önemli siyasi/ kültürel olaylarla karşılaştırmalı olarak bulabiliyorsunuz. Ayrıca, roman öncesinde bir Önsöz, sonunda da Sonsöz bulunuyor ki, hem kitap eleştirisi hem de gözden kaçırdığınız bir takım sembolleri, kurguları bulabileceğiniz kaynak görevi görüyorlar.

İletişim Yayınları’nın Karamazov Kardeşler kitabı özelinde bir önerim var: Önsöz kısmını kitabı bitirdikten sonra okuyun, keyfi kaçmasın.

 

Dostoyevski, Suç ve Ceza

1860’ların St. Petersburg’unda geçen bu roman, saplantılı bir genç olan Raskolnikov’un işlediği suç, suçun sonuçları ve suça karışanların ruh dünyasında yarattığı yaralar üzerinde dönüyor. Tekrarlamama gerek yok sanırım, psikiyatr edasıyla işlenen bir iç dünya ve psikolojik analizler bütünü başrolde.

Raskolnikov’un kafasındaki ana fikir ise, ciddi bir tartışma yaratan “üstün insan” fikri. Takıntılı ve tutarsız fikirlere kapılan kahraman, Napolyon gibi “üstün” gördüğü insanlara özeniyor ve bu insanların, toplumun gelişme ve ilerlemesi için bir takım bireysel suçları işlemeye hakları olduğunu düşünüyor. Bu fikre yaslanarak, kendisi de topluma muhalefet etmeye hakkı olduğuna ve işlediği suçla herkes gibi korkak olmadığını ispatladığına inanıyor. Sayfalar akıp giderken, bireysel suçun tanımı, meydana gelen değişikliklerin neye ve kime göre “gelişme ve ilerleme” sayıldığını, sadece “kendi gibi olanı ya da kendi tarafını” haklı görmenin tehlikesini düşünüp duruyorsunuz.

 

Dostoyevski’nin birçok eseri var, hepsini okumayı kendi ödev haneme yazarken, hafif depresif bir ruh haline girmeyi göze alıyorsanız Yeraltından Notlar’ı da es geçmemenizi tavsiye ediyorum.

Son olarak, Rusların en çok saygı duyduğu, diğer ünlü edebiyatçıların örnek alıp yücelttikleri şair ve yazar Puşkin’den bahsetmeden olmaz. Benim okuduğum tek eseri Yüzbaşının Kızı bana pek tat vermedi açıkçası. Fazlaca olay üzerine kurulu, kahramanların kişilikleri derinlikten ve gerçeklikten uzak geldi bana. Sanırım doğru eseri seçemedim ya da bana hitap eden bir tarzı yok… Hangisi bilemiyorum ama bu kadar el üstünde tutulan bu yazarın başka bir kitabına bir şans verebilirsiniz bence.

Bütün bu anlattıklarımın ışığında, kendi zevkime uygun ilk 5 Rus Klasiğini şu şekilde sıralayabilirim:

1. Dostoyevski, Karamazov Kardeşler

2. Tolstoy, Savaş ve Barış

3. Dostoyevski, Suç ve Ceza

4. İvan Gonçarov, Oblomov

5. Gogol, Ölü Canlar

Yeni yazılarda görüşmek üzere, hepinize iyi okumalar dilerim…

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

MAGGER NEWSLETTER'A ÜYE OLUN

x

Newsletter'a üye olmadınız mı?