Güneş kreminizi sürün, sırt çantanızı alın; Samos’a gidiyoruz. Kendimi bildim bileli yazlarımı Kuşadası’nda geçiriyorum. Kuşadası’nda, ufka her baktığımda gözümün takıldığı silüet Samos Adası’ydı. Akşamüstleri hava açıksa, bizde ışıklar yanmaya başladığında karşı kıyıda da birer birer ışıklar belirir; iki yaka aynı anda akşama hazırlanır.

img_3732
Adaya ilk bakış | Fotoğraf: Güngör Çalışkan İnnalı

2002 yılında Samos’ta çıkan büyük yangında, arabalarımızın ve bisikletlerimizin üzerine yağan küller, aynı denizi paylaştığımızı ve birbirimize ne kadar yakın olduğumuzu henüz 10 yaşımdayken fark etmemi sağladı. O günden beri, ufka her baktığımda adanın ne kadar detaylı göründüğünü anlamaya; onu denizin öte yakasından, dikkatlice incelemeye çalışırım. Ve bu yaz, nihayet adayı yakından görme fırsatım oldu.

Schengen vizemiz olduğu için kapı vizesine gerek kalmadan, yalnızca online aldığımız feribot biletiyle ve sabah firmadan yaptığımız kısa bir check-in işlemiyle yola çıktık. Evde uyanıp kahvaltıyı başka bir ülkede yapacak olmanın heyecanıyla, sabahın serinliğinde sırt çantamıza mayolarımızı ve birkaç parça eşyamızı atıp yola koyulduk. Adayı keşfetmenin en yaygın yolunun araba kiralamak olduğunu biliyordum ama bu seyahatte araba kullanmanın bile efor sayılabileceği kadar yavaş ve sakin geçecek iki gün hayal etmiştik. Bu yüzden hiçbir arayışa girmeden, adayı yürüyerek, sanki bir mahallede yaşıyormuşuz gibi deneyimlemek istedik.

Adaya ilk adım attığımda izlenimim, küçük ama canlı bir yere geldiğimiz oldu. Bazen tatillerde vakit geçirememekten endişelenen biri olarak adada güzel bir planlama ile dolu dolu vakit geçirmenin mümkün olduğunu gördüm. İndiğimiz saat kahvaltı yapmak için geç, öğle yemeği için dükkanların henüz hazır olmadığı bir saat olduğu için önce çantalarımızı odamıza bırakmaya karar verdik. Çarşıya çok yakın kısa ama iddalı bir diklikte bir yokuşun ardından vardık otelimize. Hotel Belvedere. Küçük ama tertemiz bir otel. Odaya girip camdan denize doğru uzanan manzaraya baktığımda, kendimi bir anda adalı gibi hissettim; karşımda, tüm sadeliğiyle yaşayan bir mahalle vardı.

Çantalarımızı bırakıp dışarıya adım attığımız anda ilk durağımız: Garlic Steakhouse. (Haritada bu isimle çıkıyor fakat tabelada Yunanca ismi yazıyor). Gyros, gezimizin ilk sokak lezzeti oldu. Gyros, pita ekmeğine sarılı ve yoğurt, salatalık, sarımsak ve zeytinyağından yapılan özel bir sos olan tzatziki ile lezzetlendirilmiş ve içinde patates, soğan ve domates ve et olan bir tür dürüm.

img_3744
Gyros | Fotoğraf: Güngör Çalışkan İnnalı

Bizim tüm tatil boyunca vakit geçirdiğimiz bölge, adını hepimizin tanıdığı bir isimden alıyor: Pythagorion, yani Pisagor’un yeri. “Pisagor Teoremi”nden bildiğimiz Pisagor, işte bu adada doğmuş. Bugün Pythagorion olarak bilinen bu kasaba, onun mirasını yaşatmaya devam ediyor. Hatta limanın hemen yanında, elinde cetveliyle, matematiğe ilgisi olan herkesin kolaylıkla tanıyabileceği büyük bir Pisagor heykeli var.

Pythagorion’un merkezi aslında küçük ve oldukça şirin bir koy. Bir tarafında liman, diğer tarafında ise neredeyse birbirinin aynısı plaj işletmeleri sıralanıyor. Bu işletmelerin bizim alışık olduğumuz sistemden en önemli farkı, şezlongların makul bir fiyata sunulması ve yeme-içme zorunluluğunun olmaması. Hatta dilerseniz dışarıdan yiyecek ya da içecek getirmeniz de mümkün. Bu özgürlük, özellikle kalabalık sezonda seyahat edenler için bence çok kıymetli.

Çünkü turizm döneminin en hareketli dönemi olması nedeniyle olacak adada işletmelerde yeme-içme fiyatları düşündüğüm kadar uygun değil. Marketlerde uygun fiyatlara bir şişe yerel şarap ya da çok daha ucuza bira alabilecekken aynı fiyata işletmelerde bir kadeh şarap içebiliyorsunuz. Ancak verilen hizmet, denizin güzelliği ve tatilde olmanın verdiği hafiflikle bu detaylara takılmadan önce buz gibi bir kadeh yerli şaraplarından içiyor ve şezlonguma yerleşiyorum. Adada en güzel hissettiren şeylerden biri tam sıcakken bunaldığınızda bir anda esen meltemle birlikte denizin hafif tuzlu kokusunu içine çekmek, bana kalırsa ne zaman geleceği belli olmayan serinletici rüzgar Samos’ta olmanın en güzel hislerinden biriydi. Ayrıca deniz, öyle berrak ve temiz ki, ayağınızı soktuğunuz anda serinliği tüm bedeninizi sarıyor. Suyun rengi gün ışığında zümrüt yeşili ve turkuaz arasında gidip geliyor.

Biz adada geçirdiğimiz iki gün boyunca denize girmek için hep aynı tesisi tercih ettik: Remataki. Küçük terası, şezlongları ve denize sıfır konumuyla kısa sürede bizim yerimiz haline geldi. Ertesi gün de dönüş yoluna geçmeden önce burada yemeğimizi de yiyip öyle adadan ayrıldık. Grilled calamari, pork souvlaki burada denediğimiz lezzetler oldu ve adaya gelirken hayal ettiğimiz güzellikte tabaklardı. Bana kalırsa öğleden sonra denizin tadını çıkarıp akşam tavernaya dönüşen bu restoranda yemek yiyip günü kapatmak da mantıklı bir seçenek çünkü lezzet olarak bir gün önce gittiğimiz tavernaya göre yemeklerini daha iyi bulduğumu söyleyebilirim ki yazımın devamında orayı da anlatacağım.

Adada gezerken karşı kıyıdan gelen biri olarak özendiğim bir kaç şey oldu bunlardan biri de yeri gelmişken söyleyeyim: Kumsalların denizin en güzel en temiz kısmını müşterileri dışında diğer herkese kapatmamış olması. Biz şezlonglarda uzanırken yerel halk da şezlongların arasına havlularını koyup rahatlıkla denizin tadını çıkarabiliyor. Denizin, herkesin hakkı olduğu hissi gerçekten insana iyi geliyor.

img_3803
Remataki’de ızgara kalamar ve souvlaki | Fotoğraf: Güngör Çalışkan İnnalı

Adadaki lezzetleri anlatmaya başlamışken bir sabah lezzeti bir de akşam yemeği incelemesi yapacağım.

Bougatsa (Χαλλαρής απ’ το Βορρά) Samos’ta sabah mahmurluğunu atmanın en tatlı yolu. Fransızların “La raison de se lever du lit” dedikleri sabah yataktan çıkmayı sağlayan o sebebin Samos için rahatlıkla bu tatlı börek olduğunu söyleyebilirim. Arnavut kaldırımlı o sokaklara yakışacak tatlılıkta bir dükkân ve o dükkana adım attığınız anda yüzünüze vuran tatlı krema kokusu. Milföy benzeri yağlı ince bir hamur arasında bir çeşit pastacı kremasıyla pişiriliyor ve üzerine pudra şekeri ya da tarçın ile servis ediliyor. Hem hafif hem de ılık ve tatlı bir başlangıç. Ama derseniz ki ben güne tuzlu bir seçenekle başlamayı tercih ederim peynirli, ıspanaklı, etli gibi pek çok seçenekleri mevcut. Bu dükkânla ilgili son bir şey daha eklemek isterim: Lezzetleri kadar, servis ettikleri kutular, ahşap çatallar ve hatta peçeteler bile bir bütünün zarif ve özenli parçaları gibi. Her şey, elden geçmiş ve düşünülmüş hissi veriyor.

img_3749
Bougatsa| Fotoğraf: Güngör Çalışkan İnnalı

Akşam yemeği için ise: Taverna Maritsadan bahsedeceğim. Adada bir gelenek olan servis öncesi domatesli bir zeytin ezmesi ve kızarmış ekmek geldi önce masaya. Uzonun yanında ahtapot, çıtır kabak, dakos salata ve kalamar tava sipariş ettik. Siparişi verirken “birkaç farklı lezzeti tadımlık alırız” diye düşünmüştük ama ilk gelen tabak—tepeleme dolu bir çıtır kabak—porsiyon büyüklüğü ile bizi biraz şaşırttı. Salata ise çok alışık olmadığımız bir salata idi. Altında kızarmış ekmek, üzerinde rendelenmiş domates, bolca beyaz peynir ve kapari ile hazırlanan Dakos. Tek başına bile bir öğün olabilecek bu salatayı, üzerine birkaç tabak sıcak yemekle birlikte söyleyince doğal olarak fazla geldi. Kalamar tava bu lokantada yediğimiz en iyi tabaktı diyebilirim. Ahtapotun ise Samosta en yaygın olan güneşte kurutulup sonra ızgara yapılmış hali deniz ürünleri sevenler için denenmesi gereken bir lezzet. Zeytinyağlı bir sos ile pişirilmiş ızgara ahtapot daha önce denediklerimize göre biraz sert bir dokuda idi. Bu kadar tabaktan sonra şunu fark ettik: Aslında masamız, dört kişiye fazlaca yetecek cömert bir akşamın sofrasıydı.

Adadaki çeşit çeşit yerel içkiler, kesinlikle imrendiğim başka bir detay oldu. Bizde misket üzümü olarak bilinen muskat üzümünden yapılan şaraplar hem tatlı hem de oldukça aromatik. Aslında Samos’un büyük bir kısmı üzüm bağlarıyla kaplı; bu da sadece birçok yerli şarap markasının değil, restoranların kendi “home wine” dediği, kendi ürettikleri şarapların da menülerde yer almasını sağlıyor.

img_3806-2

Bu bereketli topraklarda yetişen şaraplar, antik Yunan mitolojisinde şarap ve coşkunun tanrısı Dionysos’un kutsal dokunuşunu taşıyor. Efsaneye göre Dionysos, üzüm bağları ve şarap yapma yeteneğini Samoslularla yaptığı bir yardımlaşma sonucu adaya armağan etmiş. Dolayısıyla buradaki şarap kültürü, binlerce yıl öncesine dayanan bu mitolojik mirasın canlı bir devamı.

0f88292d-4b01-4044-9903-be6debd92cab
Feta peynirli börek | Fotoğraf: Güngör Çalışkan İnnalı

Denizden çıkıp, o güzel Samos güneşi altında yudumladığım beyaz şarabın tadını düşününce, işte o mitolojik dokunuşun var olduğuna içtenlikle inanıyorum.

img_3761

Dakos salatası | Fotoğraf: Güngör Çalışkan İnnalı

Yunanistan ve içki deyince, şarap kadar olmazsa olmazlardan biri de elbette uzo! Önce bardağa 3 tane buz koyuyor, bardağın yarısına gelecek kadar uzo ekliyoruz ve üzerini de buz gibi suyla tamamlıyoruz. Bu zarif içkinin Samos’ta en çok tercih edilen markası Frantzeskos. Bu içim kolay, yumuşak içkide amaç, bir yudumda bitirmek değil; sohbet eşliğinde, yavaş yavaş keyfini çıkarmak. Rakıya göre çok daha yumuşak içimli gelebilir, bu yüzden tüketim hızınıza dikkat etmenizi öneririm; aksi halde Samosun tatlı Arnavut kaldırımlarında neşeli bir tura çıkmanız kaçınılmaz olur!

969d7e31-a49b-4027-a890-5495cbefa9cd
Mammos | Fotoğraf: Güngör Çalışkan İnnalı

Bira severler de adada kendine göre lezzetli seçenekler buluyor. Samos’ta bira denince akla gelenler arasında Alfa, Fix, Mythos ve biraz daha lokal bir tat olan Mamos var. Öğlen sıcağında buz gibi biraların tadı çok güzel çıkıyor ama itiraf etmeliyim ki Mamosun nostaljik şişesi, etiketi tadı kadar beni etkiledi.  Bu şişeyi hemen mutfak tezgahımızda içi zeytinyağı dolu halde hayal ettim.

img_3764-3
Ahtapot ızgara | Fotoğraf: Güngör Çalışkan İnnalı

Tüm bunların yanında yöresel zeytinyağları da adanın gurur kaynaklarından. Benim şans eseri markette bulup denemek için aldığım Markou Samos zeytinyağı, tadıyla ve kalitesiyle adanın önemli markalarından birisiymiş. Soğuk sıkım ve doğal yöntemlerle elde edilen bu zeytinyağının, meyvemsi ve hafif baharatlı bir aroması var. Zeytinyağlı yemekleri, salata ve mezeleri seviyorsanız marketlerde kolaylıkla bulabileceğiniz bu lezzeti tatmanızı öneririm.

img_3819
Adanın yerel zeytinyağı markası | Fotoğraf: Güngör Çalışkan İnnalı

Peki adayı ne zaman ziyaret etmelisiniz? Adayı ziyaret etmek için en uygun zaman mayıs ve eylül ayları arası. Çok kalabalık olur mu endişesi olsa da denizin ve güneşin tadını çıkarmak için en uygun zaman bu aralık. Ayrıca ada sanki gelen herkese kucak açıyor. Gün içinde hem ülkemizden hem de çevre adalardan gelen pek çok kafile gördük ancak adada hiç bir zaman göz korkutacak bir kalabalıkla karşılaşmadık. Samos genel olarak bana beklediğimden çok daha fazlasını sundu. Doğduğum günden beri uzaktan baktığım o evi keşfetmek gibi özel ve içten bir deneyim yaşattı bana.

Adadan dönüş feribotuna bindiğimde, hayatıma yeni bir renk katmış olmanın mutluluğuyla, buraya ne zaman fırsatım olsa tekrar gelmek istediğimi düşünerek eve döndüm.

Kapak Fotoğrafı: Güngör Çalışkan İnnalı

İlginizi çekebilir: Wander Magger’dan Radarımızdaki Az Bilinen Yunan Adaları