Issız bir adada mahsur kalma hikayeleri bazı insanlar için kabak tadı vermeye başladı. Ama inanır mısınız ben her ıssız ada filmini sanki türe ait ilk filmimi izliyormuşçasına heyecanla bekliyorum… “Ateş buldum, balık avladım, yardım aradım” döngüsü her seferinde bana aynı keyfi nasıl verebiliyor anlamıyorum. Anlamaya da çalışmıyorum. Bu arada Send Help, bu klişeyi alıp üzerinde dans ediyor. Türe ait ama türün çeperlerinde gezen bir iş. Asla kendini ciddiye almıyor, keyif vermekten başka bir gayesi olduğunu da söylemiyor zaten. 

Fotoğraf: disneyplus.com

Karakterlerimiz tabi ki de zıt kutuplu. Uçakları nerede olduğunu tam da bilemediğimiz bir adaya düşüyor. 2 kişi olarak başlıyor mücadeleleri. Biri konformist ve ukala bir patron, diğeri de hafif gariban ve survivor aşığı bir çalışan. Bu çalışan kadın için adaya düşmek büyük bir fırsata dönüşüyor tahmin ettiğiniz üzere. Hem gerçek bir survivor deneyimi hem de uyuz patronuna dünya düzenini ters düz ettirecek psikolojik bir operasyon yapma şansı… Film boyunca “Ben olsam ne yapardım?” diye sormadım. Benim için iki ihtimal var. Tek düşersem elimden geleni yaparım ama muhtemelen mundar olurum. Eşimle düşersem o ilk gün pes edeceği için ben de hemen ona uyum sağlarım…

Fotoğraf: disneyplus.com

Görsel olarak film sürekli bir devinim içinde. Bu kaostan nemalanan sinemaya seyircisi için oldukça bol sayıda materyal söz konusu. Yönetmen Sam Raimi’nin ne kadar iyi bir yönetmen olduğunu, daha doğrusu canı istediği zaman nasıl filmler yapabildiğini kariyeri boyunca gördük zaten.  Bu arada tabi adaya şöyle bir alıcı gözle ilk baktığımızda, iyi bir tesisle güzel bir tatil de vadetmiyor değil, ama bu tesissizlikle “Burada bir hafta kalsam deliririm” diye düşünüyor insan haliye. Hele ki dümdüz bir şehir insanıysanız benim gibi. Raimi, o uçsuz bucaksız güzellikleri bir cennet gibi değil de, böyle bir bariyermiş hissettirmeyi çok iyi başarmış. Açık havada klostrofobi hazırlamış bizlere…

Fotoğraf: disneyplus.com

Oyunculuk tarafında ise hem Rachel McAdams’tan hem de Dylan O’Brien’dan tam verim alınmış. Özellikle McAdams için cesur bir rol bu. Onun karakterinin zihinsel olarak çözülüşünü izlemek çok ilgi çekici. Siyah ve beyaz kadar net ilerlemeyen, ikilemde bırakan ruh hali bizi de etkiliyor. O’Brien ise nepo baby patron rolüne inanılmaz yakışmış kusura bakmasın… Send Help aslında tam ambalajlandığı gibi bir kurtulma hikayesi değil bu arada, sınıfsal bir hesaplaşma hikayesi daha çok. Tabi bunu zıpır bir yerden yapıyor olması onu ne kadar ciddi kılıyor tartışılır ama bir meselesi var en azından. McAdams’ın karakterinin yardım çağırmak yerine, patronuna “modern dünyanın kurallarının burada geçmediğini” öğretme çabası yer yer didaktik kaçsa da benim hoşuma gitti. Bir de hanımefendinin o kadar korkutucu bir sakinliği var ki, izleyici olarak bir noktada kimin daha kötü olduğunu sorgulamaya başlıyorsun.

Fotoğraf: disneyplus.com

Edebiyat tutkunları için “modern ve yaramaz bir Lord of the Flies denemesi” denebilir bu filme, ana karakterimizin adaya ne şekilde hükmedebildiğini gördükçe bazı örüntüler gözünüze çarpacaktır. Golding’in romanında çocuklar vahşileşirken bir düzene ihtiyaç duyuyordu; Send Help’te ise Rachel McAdams, bu “yeni dünya düzenini” bizzat kendi elleriyle, tuğla tuğla inşa ediyor. Ama bu seferki düzen, pek demokratik bir yapı değil; gücün kurumsal düzendeki hiyerarşiden, fiziksel dayanıklılığa ve manipülasyona geçtiği karanlık bir düzen. Hatta patriyarkal düzene kondurulan bir öpücük…

Sinema dünyasına ve filmlere dair paylaşımlarıma Instagram üzerindeki film blogumdan (@atıptutuyorum) ulaşabilirsiniz.

Kapak Fotoğrafı: disneyplus.com

İlginizi çekebilir: Eralp Alper’den Hamnet