Sevilla, Akdenizli ruhu olan ama kendini bir yerlere benzetmek için hiç yırtınmayan bir şehir. Her şey yerli yerinde, ne eksik ne fazla. Pek gelişkin görünmüyor ama oldukça erişkin bir atmosfer vadediyor. En az benim kelime tercihlerim kadar enteresan yemek çeşitliliğiyle ise gastronomi sevdalalarına harika öğünler sunuyor. Kimsenin bir şeye yetişir gibi gözükmediği ve kalabalığın bir şekilde su gibi akıp yolunu bulduğu enteresan bir şehir planı var Sevilla’nın. Şehrin muhtemelen en büyük simge yapısı da, tarihi Alcazar.

img_4783-3
Fotoğraf: Eralp Alper

Alcazar’a girince ‘tarih’ orada sıradan bir bilgi değil, resmen üstüne üstüne yürüyen bir gerçeğe dönüşüyor. Arap mimarisiyle gotik detayların birlikte durduğu bu saray aslında hala aktif olarak kullanılıyor — İspanya Kralı buraya geldiğinde Sevilla’daki resmi konutu burası. Ağzının tadını biliyor… Serinliği de boşuna değil; Müslüman ustalar yapıyı öyle inşa etmiş ki, sıcak havada bile avludan esinti eksik olmuyor. Endülüs bölgesindeki bu tarz lokasyonları gezerken rehberle dolaşmanın çok faydasını göreceğinize eminim, onu da ekstra not düşmüş olayım.

Katedral’e gelince… Sadece devasa değil, aynı zamanda ilginç detaylarla dolu. Mesela, Kolomb’un mezarı burada ama bazı tarihçiler hala “gerçekten onun mu?” diye tartışıyormuş. İçeri girmeden önce Giralda Kulesi’ne gözünüz takılıyor; burası aslında bir minareymiş. 12. yüzyılda inşa edilmiş, sonra çan kulesine çevrilmiş ama rampa sistemi hala duruyor, atla çıkılsın diye yapılmış. Giralda kulesini özellikle gün batımında ışıklarla ve gölgelerle oynayarak fotoğraflamak çok büyük bir zevk. Dış cephesini gözlemlemek de bambaşka bir deneyim. 

img_4782
Fotoğraf: Eralp Alper

Beni en çok etkileyen yer ise apayrı: Plaza de España. 1929’daki İbero-Amerikan Fuarı için yapılmış. Yani aslında gösterişli bir sergi alanı olarak tasarlanmış — günümüzde ise bolca film sahnesine ev sahipliği yapıyor: Star Wars: Attack of the Clones’da Naboo Sarayı olarak kullanılmış hatta. Metropol Parasol isimli yapıya da günü batırırken gitmek isteyebilirsiniz belki. Üstteki yürüyüş platformuna çıkınca Sevilla’yı 360 derece görmek mümkün, ama çok da tepeden değil. Özellikle yaz gecelerinde üstte DJ setleri ve açık hava etkinlikleri de oluyormuş. Klasik bir şehir simgesi değil, tam bir yeni nesil meydan.

img_4784-2
Fotoğraf: Eralp Alper

Yeme içme meselesi de şehirle aynı: kendini zorlamıyor. Tapas kültürü aslında çok pratik bir gelenekten geliyor; 13. yüzyılda Alfonso X’in şarap içerken bir dilim ekmekle örtmesini emretmesiyle başlamış. Şimdi o “atıştırmalık” denen şeyler, iyice çeşitlenip gelişmiş halleriyle saatlerce süren sosyal bir ritüele dönüşüyor. Akşam saatlerinde restoranlar dolmaya başlıyor ama bu kalabalıkta telaş yok. Herkesin elinde minik bir kadeh, gözünde hafif bir gülümseme. Sen de istemesen bile yavaşlıyorsun haliyle. Bu arada akşam saatleri dediğim de 9 ve sonrası. Maalesef çok geç yemek yedikleri için ona adapte olmakta da biraz zorlanıyoruz yalan yok…

img_4785-2
Fotoğraf: Eralp Alper

Flamenko izlemek için Triana tarafına geçilebilir, bu dansın doğduğu yer de orası deniyor. Herkes flamenko’yu dans zannediyormuş ama aslında şarkı (cante), müzik (toque) ve dans (baile) üçlemesiyle anlatılan bir kültürmüş. Ben bu bilgileri Granada’da Albayzin bölgesinde bizi gezdiren rehberimden ceplemiştim ama Granada başka bir yazısının konusu olabilecek çapta. Flamenkoyu bir gösteri değil de, direnç olduğunu düşünerek izlemek gerekiyor. Tabi günümüz etkinliklerinde ister istemez ticarileşiyor ama işte napalım yapacak bir şey yok. Doğalını bulana kadar canımız çıkıyor evet…

Açıkçası Sevilla bana yeni bir şey öğretmedi, zaten sevdiğim şeyleri hatırlattı. Güneşte yürümeyi, bir meydanda hiçbir şey yapmadan oturmayı, tanımadığın insanlarla konuşmayı… Akdeniz şehirlerini neden sevdiğimi yeniden hatırladım. Çünkü burada hayattan bariz şekilde keyif alınıyor ve geçmişle bugün yan yana duruyor, birbirini bastırmadan.

Kapak Fotoğrafı: Eralp Alper

İlginizi çekebilir: Damla Sekman’dan Kaybolmaktan Keyif Alacağınız Bir İspanya Şehri