32. İstanbul Film Festivali tüm hızıyla geçti ama izlediğimiz filmlerin etkisi halen devam ediyor. Uzun çalışma saatleri sebebi ile festivale kısıtlı zaman ayırmak durumunda kalsam da güzel filmler izleme şansı yakaladım. Bunlardan birkaç tanesine biraz daha yakından bakalım.

The Iceman  (Yön: Ariel Vromen)

Gerçek bir hikayeye dayanan ve kadrosuyla dikkat çeken bir Ariel Vromen filmi olan The Iceman, 100’ü aşkın cinayetten sorumlu tutulan Amerikalı kiralık katil Richard Kuklinski’nin hikayesine odaklanıyor. Eşinin çizgi filmlere seslendirme yaptığını zanneden Kuklinski aslında bir porno film şirketi için çalışıyor. Bir süre sonra mafya ile ters düşünce onların kiralık katili olma görevini üstleniyor ve 40 yıla yakın sürecek olan “meslek” hayatı başlamış oluyor. Başrollerinde Michael Shannon, Winona Ryder ve Ray Liotta’nın olduğu filmde Chris Evans, James Franco, Stephen Dorff, David Schwimmer gibi sevilen isimleri de görüyoruz. Filmin adından da anlaşılacağı gibi Kuklinski işini son derece soğukkanlılıkla, hiçbir his duymadan yapıyor ve sonra evine, mutlu yaşantısına geri dönüyor. Evinde karısına aşık, kızları için yapmayacağı şey olmayan, doğum gününde kızına dörtlükler yazan bir aile babası, dışarıda ise sayısız cinayet işleyen bir katil.

Filmin en güzel yanının kesinlikle Michael Shannon’un oyunculuğu olduğunu düşünüyorum. Acıma duygusu olmadan cinayet işlerken bir yandan da ailesine bunu hiç hissettirmeden kazandığı para ile onlara iyi bir hayat sunmaya çalışan bir adamın ruh halini inandırıcı bir şekilde bize aktarıyor. Filmin ne kadar iyi olduğu, anlatmak istediğinin ne kadarını verebildiği tartışılır belki ama Shannon’un performansı için kesinlikle izlemeye değer bir film olduğunu düşünüyorum.

Mystery  (Yön: Lou Ye)

Çinli yönetmen Lou Ye’nin beş yıllık film çekme yasağının ardından gelen Mystery, festivalde izleyebildiğim az sayıdaki filmler arasındaki en ilginç filmdi diyebilirim. Kızı ve eşi Yongzhao ile birlikte son derece rahat bir hayat süren Lu Jie, bir gün eşinin tanımadığı bir genç kızla bir otelden çıkmasına şahit oluyor. Adamın hayatını biraz daha yakın takibe aldığında aslında kocasının çok farklı bir ikinci hayatı olduğunu anlıyor. Otelden çıkan genç kızın aynı gün bir otomobilin altında kalarak ölmesi ile işler farklı bir boyuta geliyor ve olayı araştıran polisin aklında soru işaretleri uyanıyor. Bir yandan polisin araştırmasını izlerken bir yandan da Yongzhao’nun yaşadığı diğer hayatın ayrıntılarını gördükçe ölen genç kızın başına gelenler yavaş yavaş aydınlanıyor.

Film zaman zaman durağanlaşsa da bir şekilde dikkati toparlamayı başarıyor ve olay örgüsü tamamlanıyor. Filmin müzikleri ve çekimleri dikkat çekiyor. Özellikle olay anının anlatıldığı sahnede kimi zaman kullanılan yavaş çekimler son derece başarılı olmuş. Uzakdoğu sinemasından genelde alışkın olduğumuzun dışında bir gerilim izlemek isterseniz Mystery güzel bir seçenek olabilir.

À Perdre La Raison (Yön: Joachim Lafosse)

Sadece festivalde değil son zamanlarda da en çok etkilendiğim filmlerden biri oldu À Perdre La Raison. Birbirilerine deli gibi aşık iki genç olan Mounir ve Murielle’in hikayesini anlatan filmde mutlu başlayan bir hikayenin trajedi ile sonuçlanmasını izliyoruz. Çocukluğundan beri Doktor Pinget ile birlikte yaşayan Mounir’in ailesi Fas’ta yaşıyor ve Mounir’i evlat edinen Pinget ona her türlü imkanı sağlıyor. Bu sebeple de Mounir ona fazlasıyla bağımlı bir yaşam sürüyor. Pinget’nin de kendisini bırakmaya hiç niyeti yok. Öğretmen olan Murielle’e aşık olan Mounir kısa bir süre sonra genç kadınla evleniyor. Evlendikten sonra da doktor ile yaşamaya devam eden çift için her şey güzel giderken bir süre sonra mutsuzluk sinyalleri gelmeye başlıyor. Dört çocuk sahibi olduktan sonra çiftin doktora olan bağımlılıkları, asla kendi evlerine ve kendi bağımsız hayatlarına sahip olamayacaklarını anlamaları özellikle Murielle’i yavaş yavaş uçurumun ucuna doğru sürüklemeye başlıyor. Kocası ile olan aşkları eski heyecanını kaybettikten ve Mounir’in kendisinden zamanla uzaklaşmasından sonra Murielle kendisini ağır bir depresyon içerisinde buluyor. Birkaç ay işinden izin alıp daha sakin yaşamaya çalışıyor, bir yandan da terapi ve ilaç desteği ile tedavi oluyor ama ne yazık ki bu ailenin yaşayacağı trajediye engel olamıyor.

À Perdre La Raison, yaşanmış bir gerçek hikayeden yola çıkılarak çekilmiş bir film. İnsanı yoran kanlı sahnelere hiç gerek duymadan bir vahşet hikayesini inanılmaz etkileyici bir şekilde ortaya koyan filmin oyuncuları gerçekten göz dolduruyor. Mounir rolünde izlediğimiz Tahar Rahim kendi adıma son zamanlarda keşfettiğim en iyi genç oyunculardan oldu. Murielle rolündeki Emilie Dequenne ise rolünün hakkını fazlasıyla vermiş ve pek çok festivalde bu rolüyle ödül almış. Rolünün yaşadığı o duygu karmaşasını bize sonuna dek yaşatıyor Dequenne. Doktor Pinget rolünde ise Fransız sinemasının önemli isimlerinden Niels Arestrup bulunuyor. Film festivaldeki favori filmim oldu diyebilirim.

Much Ado About Nothing (Yön: Joss Whedon)

Bu filmin adı eminin çoğunluğa yabancı gelmeyecektir. Shakespeare’in yazmış olduğu bir komedi oyunu olan Much Ado About Nothing, 1993 yılında Kenneth Branagh tarafından sinemaya uyarlanmıştı hatırlarsanız.  Peki neden bir kez daha çevrilmiş diye soracak olursanız bunun cevabı Joss Whedon öyle istediği için olabilir. Joss Whedon dendiğinde benim için akan sular durur. Yarattığı işler arasında Buffy the Vampire Slayer, Angel, Dollhouse, Firefly gibi dizilerin bulunduğu Whedon’u beyazperdede ise Serenity ve Avengers ile tanıyoruz. Bilimkurgunun ve mizahın zeki adamlarında Whedon’u böyle bir filmde yönetmen koltuğunda görünce filmi izlemek kaçınılmaz oldu.

Film oyundaki orijinal hikayeyi bozmadan bize anlatıyor. Beatrice ve Benedik aşka inanmıyormuş gibi görünen, kimi zaman küçümseyen ve birbirleri ile devamlı iğneleyici diyaloglar halinde bulunan iki karakter. Benedik’in yakın arkadaşı Claudio da bu arada deliler gibi Leonato’nun kızına aşık ve evlilik hazırlığı içindeler. Onun bu hali tabii ki aşka inanmayan Benedik için bir dalga konusu oluyor. Ne kadar birbirlerine zıt olsalar da sonunda Benedik ve Beatrice için aşk kaçınılmaz oluyor. Film için orijinal hikayeyi bozmuyor dedik ama aynı zaman orijinal metni de bozmuyor ve günümüzde o dönemin Shakespeare diyalogları ile geçen bir film izliyoruz. İlk başta bu çok enteresan geliyor. Modern kıyafetler, evler, teknolojik cihazlar içerisinde yaşayan insanları yüzyıllar önce yazılmış bir oyunun cümleleri ile izliyoruz. Bütün dertlerini uzun uzun cümleler ve eski İngilizce sözcükler ile anlatıyorlar. İlk şoku atlattıktan sonra bu durum çok keyifli bir hal alıyor. Buna alışınca mizahi unsurların da hiç eksilmediği filmi izlerken iki saat nasıl geçiyor anlamıyorsunuz. Joss Whedon’un neredeyse her projesinde karşımıza çıkan kemik kadro bu filmde de yer alıyor. Alexis Denisof, Nathan Fillion, Amy Acker ve Tom Lenk dışında diğer oyuncular da bir şekilde daha önceleri Whedon ile çalışmış oyunculardan oluşuyor. Sadece 12 günde ve biraz da keyif için çekilmiş bu filmi izlerken siz de o keyfe ortak oluyorsunuz.

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

  1. Tahar Rahim’i bu filmle tanıyıp yine de sevdiysen Jacques Audiard’ın “Un prophète”inde taparsın kendisine. Mutlaka izle!

    Yazdığın dört filmden yalnızca “Iceman” ve ,”À perdre la raison”u izledim. Açıkçası her ikisi de hayalkırıklığıydı benim için. Her ikisinde de başrol oyuncularıın performansları dışında kayda değer bir şey yoktu. (Iceman’in cast listesine James Franco’yu üçüncü sıraya yazan çakal pazarlama dehalarını da kınıyorum.)

    • Film sonrası hemen Rahim’in filmografisini inceleyip listeye atmıştım “Un prophète”i ama şimdi iyice meraklandım sen böyle deyince:) Niels Arestrup ile karşılıklı tekrar izlemek için sabırsızlanıyorum!

      Iceman’de ben de James Franco ve Stephen Dorff’u izleyeceğim için pek heyecanlanmıştım ama biraz hayalkırıklığı oldu dediğin gibi. Kadrodaki isimlerin ünü ile bayağı bir pazarlamasını yapmışlar. Michael Shannon için hatrına izlenir.