Yönetmen Charlie Polinger’in kendi çocukluğunda tuttuğu kamp günlüklerinde yer alan travmalara odaklanıyor The Plague. Ergen veya ergenlik öncesi çocukların ne derece zorbalaşabileceğine dair korkunç nüanslar barındıran bir hikaye. Aralarındaki bir çocuğun yaşadığı problemlerden ötürü vebalı damgası yemesi ve o çocuğun üzerine hız kesmeden giden bir grup erkek çocuğunun acımasızlıkları ekseninde ilerliyor her şey. Ana karakterimiz de bu iki kutbun ortasına bırakılmış, ortamın yenisi bir çocuk. Vakit geçtikçe işler kompleksleşiyor ve gerçeküstü diyebileceğimiz tekinsiz bir anlatıya evriliyor. Benim son dönemde izlediğim ilginç filmlerden biri. Verdiği huzursuzluk seyir anlamında çeşitli güçlükler yaratıyor. Fakat oldukça özgün ve şans verilmesi gerektiğini düşünüyorum.

The Plague | Fotoğraf: hollywoodreporter.com

Geçtiğimiz sene Cannes’da prömiyerini yapmıştı film, merak da etmiştim ama takvimin bir yerine sıkıştıramamıştım bir türlü. O günden beri gözüm üstündeydi. Klasik bir gerilim anlatısı ile karşılaşmayacağıma dair kendimi hazırlamıştım. Bir su topu takımında, çocukların kendi aralarında kurduğu, üfürsen yıkılması gereken hiyerarşiye odaklanıyor Polinger. Tabi dışardan izleyen biri için üflemelik, içinde olan çocuk için betonarme bir hiyerarşi bu. Ömürlük travmaları sırtlayabilecek kolonlar, çok derine kazılmış temeller(süslü betimlemeler)… Fena anlamda tetikleyici bir örgüsü var hikayenin.

Editör Notu: Yazının devamı spoiler içermektedir.

The Plague | Fotoğraf: hollywoodreporter.com

Çocukların takım koçu olarak Joel Edgerton’ı izliyoruz. Yetenekli oyuncunun performansı üzerine söylenebilecek olumsuz hiçbir şey olmadığı gibi, kendisi filmin yapımcılığını da üstlenmiş. Kağıt üstünde okusam benim de ilgimi çeken bir proje olurdu açıkçası. Ama param olmadığı için bunun pek önemi olmazdı. Neyse karakterinin konumlandığı yer beni çok rahatsız etti. Olaylara müdahil olamayışı ve bu çaresizliğini izleyiciye yansıtma hali çok başarılı. E tabii bu kadar başarılı olunca tadımız tuzumuz kaçıyor. Biri şu çocuğa yardım eli uzatsın diye bekliyoruz film boyunca. Fakat gittikçe kötüye gidiyor her şey. Ana karakterimiz olan oğlan Ben’de de beliren veba belirtileriyle beraber artık ne gerçek ne değil ufaktan dağılmaya başlıyoruz kurabiye gibi.

The Plague | Fotoğraf: hollywoodreporter.com

Onun ‘düşmanı’ olan Jake ise filmin en etkileyici karakteri olabilir. Bir kaşık suda su topu oynatmak istediğiniz bu çocuğun da neden bu hale geldiğini, aile geçmişine dair detayları öğrendikçe anlıyoruz. Sebepsiz değil hiçbir şey ama yine de ben ailesi tarafından iyi yetiştirilmeyen her çocuğun zorbalığına tamam diye göz yumamayacağımızı düşünüyorum. Çünkü insan gibi iletişim kurmak işe yaramıyor, her şey daha da sarpa sarıyor. Ne yapmak lazım böyle çocuklara, deneyimleyen ebeveynlere danışmak lazım… Özetle bu karakterlerin hepsi ilgimi çekti, güçlü yönleri kırılganlıkları falan derken herkesle empati yapabilir hale geldim. İzlediyseniz ne düşünürsünüz bilmem ama bence geçtiğimiz senenin en rahatsız edici yapımların biri The Plague.

Sinema dünyasına ve filmlere dair paylaşımlarıma Instagram üzerindeki film blogumdan (@atıptutuyorum) ulaşabilirsiniz.

Kapak Fotoğrafı: hollywoodreporter.com

İlginizi çekebilir: Eralp Alper’den The New Years