The Salt Path, 2024’ün İngiliz sinemasından çıkan dingin ve vurucu dramlarından biri. Yönetmen koltuğunda ilk uzun metrajına imza atan Marianne Elliott oturuyor, senaryo Rebecca Lenkiewicz gibi bir kaleme emanet. Başrollerde Gillian Anderson ve Jason Isaacs var; ikisini bu kadar yalın bir hikayenin omurgasına yerleştirmek filmi baştan bir gömlek atlattırıyor. Raynor Winn’in aynı adlı kitabından uyarlanan film, 115 dakikalık süresine hem gerçek bir yaşam öyküsünü hem de iki insanın birbirine tutunma biçimini sığdırmayı başarıyor. Hikaye, evlerini kaybettikten ve Moth’a agresif bir nörolojik hastalık teşhisi konulduktan sonra, İngiltere’nin güneybatı kıyılarını baştan uca yürümeye karar veren bir çiftin seyahatine odaklanıyor. Somerset’ten Cornwall kıyılarına uzanan bu yolculuk, bize ikilinin geçmişi ve bugününü yoğura yoğura anlatıyor. TIFF’te 6 Eylül 2024’te yapılan gösterimle seyirciyle buluştu. İki oyuncuya da bayılan bir sinemasever olarak, filmi sevdim.

The Salt Path | Fotoğraf: The Guardian

Editör notu: Yazının devamı spoiler içermektedir.

Farklı kültürlerin ve toplumların ölüm kavramına yaklaşımı, hatta hastalıklara olan yaklaşımı dahi hep ilgimi çekiyor. Adamın ve karısının içinde bulunduğu hastalığı kabullenip hareket etme şekli, zorlukların üzerine gidip kendi bildiğini ve istediğini uygulama tarzı çok enteresan. Çoğu insanı psikolojik olarak oyundan düşürebilecek bir hastalık, bu ikiliye kilometrelerce dağ tepe yürüyebilecekleri bir motivasyonu veriyor. Tek motivasyonları bu da değil. Aynı zamanda evsiz kalmış bir çift, iki de çocukları var. Yani bu dibe vurmak değilse ne diye düşünüyor insan ama gerçek bir hikayeden uyarlandığını bilerek izleyince de meğer dip bu olmayabiliyormuş diyor. Bunu illa bir ders çıkarmak minvalinde söylemiyorum ama bu ikilinin mücadelesi gerçekten izlemeye değer.

The Salt Path | Fotoğraf: The Independent

Yol boyunca karşılaştıkları zorluklar ve güzelliklerin sıradanlığı, hikaye ile kurulan bağı güçlendiriyor. Senden benden diyebileceğimiz bir çok detay barındırıyor. İnsanın tamamen sağlıklı haliyle çıkmaya üşeneceği bu yolculuk, ikilinin ömrünü enteresan bir yere savuruyor. Bu arada Britanya kırsalı insanlarında bir enteresanlık var ama doğası gerçekten bambaşka bir olay. Çetin hava şartlarıyla mücadele ettiren bir güzelliği var… En basitinden kuş uçmaz kervan geçmez bir yere kamp kuruyorsun, yaşlı huysuz bir amca gelip seni dürtükleyip buraya kamp kuramazsınız diyor. Yahu insanlar orada ne yaşıyor, amca gelmiş ne anlatıyor. Böyle gerçek ve rahatsız edici minik detaylar huzur kaçırıyor ama bir taraftan da sen hikayeye dahil ediyor aslında. Çok şikayet etmeyeyim.

The Salt Path | Fotoğraf: North Devon Gazette

Hikayenin bağlandığı final ise etkileyici. Spoiler olsun bu paragraf. Adamın tüm bu yaşadığı yolculuk macerasını tamamlamak için gösterdiği inat ve dirayet takdire şayan. Geriye karısına bırakabileceği anılara odaklanarak yaşıyor. En azından bana öyle hissettirdi. Ve bu motivasyon onun ömrüne ömür katıyor. Bilimin açıklayamadığı noktalarda, sevginin gücü devreye giriyor… 10 sene önce meh diyebileceğim bazı şeyler yaş aldıkça anlamlı hale gelmeye başlıyor sanırım… Neyse ben kitabı okumadığım için finalde öğrendiğim her şey beni şaşırttı ve mutlu etti. Böyle insanlara hak ettikleri hayatları vadetmeye bu acımasız dünyada mücadele etmekten vazgeçmemek başlı başına onurlu bir duruş. Neye karşı değil de nasıl mücadele ettiğine odaklanan The Salt Path, oyunculuk performanslarıyla oldukça dikkat çekici bir iş.

Sinema dünyasına ve filmlere dair paylaşımlarıma Instagram üzerindeki film blogumdan (@atıptutuyorum) ulaşabilirsiniz.

Kapak Fotoğrafı: The Guardian

İlginizi çekebilir: Eralp Alper’den The Things You Kill: Baba, Oğul, Kutsal Gerilim