“The Things You Kill” sinemamızda görmeye alışık olduğumuz bir baba-oğul hikayesi/çatışması gibi başlayan ama ilerledikçe ardında katmanlı bir huzursuzluk vadeden bir film. Yönetmen Alireza Khatami’nin kamerası ne gösteriyorsa, bir o kadarını da gizliyor. İranlı sinemacının kendi ‘kodlarıyla’ ülkemizde çektiği film, bir çok baharatı içinde barındıran ve tadına ilk defa baktığımız bir yemek gibi. Son derece tanıdık bir tat ama. Karakterlerin yüzlerindeki gerginlik, utanç, pişmanlık. Hepsi var ama hiçbirine doğrudan temas edemiyorsun. Film seni açıklama yapmadan, ‘anlatma göster’ düsturuyla içine çekiyor; tıpkı geçmişle yüzleşmek gibi, istemesen de her boşlukta içine girmek zorunda kalıyorsun. Tabii Khatami’nin filminde kusurlar yok değil ama izledikten sonra gün geçtikçe iyi taraflarıyla hatırlamaya çalıştığım bir iş oldu.

The Things You Kill | Fotoğraf: hollywoodreporter.com

Türkiye’ye farklı bir perspektiften bakan bir yönetmen sayılabilecek Khatami, ortamı ne egzotikleştiriyor ne de yabancılaştırıyor; tam tersi, tanıdık bir yorgunluk hissi aşılıyor izleyene. Ana karakterine son derece tanıdık dertler tasalar yüklerken, salt bir gerçekliğe sırtını yaslayan bir film izleyeceğimizi zannediyoruz. Fakat film ilerledikçe bazı oyuncaklı ters köşeler yaşanmaya başlıyor. İzleyicinin de yorumlarıyla subjektif olarak hikayeye yön verebileceği türden.

Ekin Koç bu filmde bildiğimiz çizgisinde. Ali’nin içindeki suçluluk, öfke ve kırılganlık birbirine karışıyor ve izleyici tarafından rahatlıkla hissediliyor. Ne tam olarak babasına karşı koyabiliyor, ne de onun karşısında tam anlamıyla geri vites yapıyor. Dengeden doğan bir ikilem var. O ikilem, her sahnede yüzüne de yansıyor. Ercan Kesal yine olağanüstü bir ağırlıkla zuhur ediyor atmosfere ama bu kez o ağırlığın altında bir çaresizlik hissi alınıyor. Bir otorite figürü gibi duruyor ama aslında gücünü çoktan kaybetmiş biri. İkisi arasındaki ilişki sadece kuşak çatışması değil bence. Bir tür miras, bir erkekliğin ve suçluluğun nesilden nesile geçişi. Film bunu doğrudan söylemiyor ama her bakışta hissediyorsun. Bu arada Erkan Kolçak Köstendil’in karakteri de filmi özel kılan şeyler arasında ilk sıraya yazılabilir. İzleyenler de hemfikir olacaktır benimle…


The Things You Kill | Fotoğraf: IMDb

Filmin ritmi ilk başta ağır gibi ama bu hantallık hikayenin doğasında var. Khatami, izleyiciyi olaylarla değil, duygularla oyalıyor. Bazı anlarda kamera karakterlerin yüzünde birkaç saniye fazla kalıyor. Böyle sanki hesapsız kitapsız hareket ediyorum hissi vermek istiyor; doğal kılmaya çalışıyor anlatısını. Bu sabırlı anlatım herkese göre değil belki ama sabredince o yoğunluk bana geçti. Hikaye aslında çok kompleks değil, ama film ona rağmen anlatırken acele etmiyor. Film, hızlı tüketilen şeylerin arasında kendi temposunu korumakta kararlı bir çizgide ilerliyor.

“The Things You Kill”i izlerken aklımdan geçen en net şey şu oldu: Bu tam anlamıyla bir intikam filmi değil, içten yanmalı bir yüzleşme hikayesi. İnsanların birbirine yaptıkları kadar kendine yaptıklarıyla da ilgileniyor. “Öldürdüğün şeyler” derken aslında sevgiyi ve güveni kastediyor. Karakterler birini değil, kendi içindeki bir şeyleri de öldürüyor. Film bu yüzden izleyiciye de dokunuyor; çünkü hepimizin içini kemiren meselelerin varlığını biliyor… Hiçbir şeyi açık açık anlatmadan, duyguların o belirsiz halini gösterebilmek bence çok zor bir şey. Çok fazla tespit yapmaya çalıştım gibi hissettim kusura bakmayın…

The Things You Kill | Fotoğraf: sff.org.au

Son sahnede de her şey çözülmüyor ama bence filmin amacı da o değil. Khatami izleyiciyi rahatlatmak istemiyor, aksine o duygunun içinde bırakıyor. Dikkat ettiyseniz hiç negatif bir şey yazmadım. Eleştirilecek şeyler var ama ben yine de bu yazıda pozitif bir tutumda kalmak istedim sebepsiz şekilde. Önümüzdeki yazılarda bakarız artık…

Sinema dünyasına ve filmlere dair paylaşımlarıma Instagram üzerindeki film blogumdan (@atıptutuyorum) ulaşabilirsiniz.

Kapak Fotoğrafı: sff.org.au

İlginizi çekebilir: Eralp Alper’den Caught Stealing