Train Dreams: Nakış Gibi İşlenmiş Bir Edebiyat Uyarlaması
Denis Johnson’ın 2002 yılında ilk kez The Paris Review sayfalarında parça parça yayımlanan ve 2011’de kitaplaştığında edebiyat dünyasını sarsan kitabı Train Dreams, yıllarca sinemaya uyarlanması imkansız metinlerden biri olarak görüldü. Hatta 2012 yılında Pulitzer jürisinin “ödül verilecek eser bulunamadı” diyerek pas geçtiği tartışmalı yılda, finalde elenen kitaplardan biriydi bu eser. Şimdi ise yönetmen Clint Bentley, “çekilin kenara ben bir şey deneyeceğim” diyor… Robert Grainier’in Amerika’nın kuzeybatısındaki münzevi yaşamını ve modernleşmenin gümbürtüsüyle çatışan o büyülü gerçekçi sessizliği perdeye taşıyan Train Dreams, seyircisini “okuyor muyum yoksa izliyor muyum” cenderesine atıyor ve bittiğinde ise çoktan haşat etmiş şekilde bırakıp gidiyor…

Bağımsız sinemanın yükselen ismi Clint Bentley, ilk uzun metrajı Jockey ile Sundance’te yarattığı o melankolik estetiği, bu kez 20. yüzyılın başındaki Amerikan Kuzeybatısı’na taşıyor. Başrollerini Joel Edgerton ve Felicity Jones’un paylaştığı Train Dreams, aslında bir ‘anti-epik’ olma iddiasında gibi. Genelde bu tür dönem filmlerinde görmeye alıştığımız büyük prodüksiyon şovlarının aksine Bentley, hikayeyi yemyeşil izole coğrafyasında, doğanın acımasızlığını bir karakter gibi kullanarak anlatmayı seçiyor. Aslında tabii doğa mı acımasız yoksa biz insanoğlu onunla fazla mı haşır neşir olduğumuz için çeşitli sıkıntılar yaşıyoruz, orası tartışmaya açık. Bir demiryolu işçisinin on yıllara yayılan hayatını, diyalogdan ziyade atmosferle örüyor film. Yazarın o kısa, yoğun ve rüyalarla örülü metnini, Joel Edgerton hoca öyle bir sırtlıyor ki, dünyanın sonuna taşıyabilecekmiş gibi hissettiriyor. Taşıyor da…

Train Dreams, kapitalizmin arka planda harıl harıl işlemeye başladığı bu kaotik geçiş dönemini, Robert Grainier adında sıradan bir işçinin gözünden, neredeyse bir hayalet hikayesi formunda anlatıyor. Denis Johnson’ın romanındaki o meşhur ‘kurt çocuk’ efsaneleri ve orman yangınlarının mistik tasviri, yönetmen Clint Bentley’nin elinde görsel bir ağıta dönüşmüş. Bir adamın hayatındaki kederi, bir ulusun sanayileşme sancılarıyla paralel kurgulayan yapım, hikayenin özündeki o ‘Amerikan Rüyası’ eleştirisini, tıpkı kaynak materyalde olduğu gibi, ne tam uyanık ne de tam uykuda olduğumuz o araf bölgesinde, yani bir ‘tren rüyasında’ tutmayı başarıyor. Yönetmenimizin her ne kadar naif ve incelikli bir anlatısı olsa da, bu filmi aslında tam anlamıyla bir kabus. Mutlu ve mütevazı bir hayatın çok görüldüğü Robert Grainier’ın hikayesi, paramparça ediyor içimizi.
Filmin görsel anlamda Terence Malick’in izinden gittiğini, kadrajlarda büyük ustanın esintilerini taşıdığını söylemek de mümkün. Doğa ile insanın el ense durumunda olduğu hikayelere çok yakışan bir tarz bu. Stilize hali hikayenin özüyle kontrast yaratıyor mu, belki evet. Ama insan böyle adi bir şey işte, en travmatik hikayelerde bile görsel anlamda takdir edilesi detayları pas geçemiyor zihnimiz. Güzelliğe adanmışız, yapacak bir şey yok…

Train Dreams kolay tüketilen, ‘çerezlik’ bir film değil, onu baştan söyleyeyim (sonda söylemiş oldum gibi). Clint Bentley, kitabın o karakteristik sessizliğini hiç acele etmeden, bağıra çağıra anlatma derdine düşmeden vermiş. Belki herkesin sabrına göre değil ama, günümüzün o hiperaktif sinema temposundan yorulduysanız, bu filmin yavaşlığına kendinizi bırakmak ilaç gibi gelebilir. Bittikten sonra da aklınızda ne devasa olaylar ne de büyük laflar kalıyor; sadece Joel Edgerton’ın yorgun bakışları ve o ormanın tekinsiz uğultusu kalıyor. Ben dün izledim, hala yükü omuzlarımda…
Sinema dünyasına ve filmlere dair paylaşımlarıma Instagram üzerindeki film blogumdan (@atıptutuyorum) ulaşabilirsiniz.
Kapak Fotoğrafı: Netflix
İlginizi çekebilir: Sine Magger’dan Aralık Ayında Yeni Diziler ve Filmler

Eralp Alper







Aile Tadında
İlk yorumu siz yazın!