Tülay German-Kor ve Ateş: Güçlü Bir Sesin Hikayesi
Bayram tatili öncesi son mesai gününün sakinliğinden istifade etmek üzere Mubi’i açıyorum telefondan. İzlemek için kısa bir şeyler arıyorum. Karşımda tanıdık bir yüz. Siyah kâküllerin ardından bakan bir çift ateş parçası göz. Geçen sene ruhumdaki boşluğu doldurmak için delicesine dinlediğim müziklerde birden duyduğum sesin sahibiyle yeniden karşılaşıyorum: Tülay German. Yazmak üzere o dönem giriştiğim ve fakat yarım kalan yazımı hatırlıyorum. Artık yarım kalan bir yazının tamamlanmak üzere, son sinyalini verdiği için bu muazzam minik tesadüflerden birine daha teşekkür ediyorum.
Bir sarsıntıya ihtiyacım var. Radikal bir karar vererek saçlarımı siyaha boyamak ve tüm alnımı dolduracak kadar yoğun bir kâkül kestirmek istiyorum. Bu fotoğraf ve bu ses, bu dille birleştiğinde açılmayacak her kapının açılması gerektiğini hissettiriyor. Bir direnç haliyle yolumda yürümek, ben nasıl istiyorsam öyle var olmak, tüm yargılardan uzakta ve özlemlerin de kıyısında, acıyı da göğsümde çevire çevire yolları arşınlamak… Bu kadının sesinde ne var? Beni çeken bir isyan hali, bir mücadele belki, olamamanın, olduramamanın ve yine de yeni yollar bulmak üzere mücadeleden vazgeçmediğine dair bir tını. Tanıdık. İşte bu yüzden buradayım, bulduğum kısıtlı bilgiler ve onun varlığına küçük bir hediye sunmak hali ile…
Kronolojik anlatımları sevmiyorum, size Tülay German’ın kaç yılında, nerede doğduğunu, hangi okullara gittiğini ve hayatındaki dönüm noktalarını tarihsel olarak anlatmayacağım. Bu yazıda güçlü bir kadının varlığını bilmeyenlere duyurmak, bir sanatçının dönem koşullarında kendi yolunda gitmesinin ne kadar zor ve bir o kadar da kıymetli olduğunu vurgulamak, bir yol arkadaşlığının, birlikte üretmenin, bir ömrü inişleriyle çıkışlarıyla birlikte geçirmenin ise ne denli eşsiz bir denk geliş olduğunu etkilendiğim yerden anlatmak istiyorum. Ve başarabilirsem de size bu belgesel filmi izletebilmeyi, ondan da önce Ne Pleure Pas‘ ı açıp dinletebilmeyi arzuluyorum.
51 dakikalık belgesel, Tülay German: Kor ve Ateş Yılları, Deniz Pekün ve Barış Doğrusöz’ ün yönetmenliğinde çekilmiş bir film. Afişte o simsiyah haliyle karşımda gördüğümde bu tanıdık yüzü, heyecanla açıp izliyorum, galiba ilk istediğim onu olabildiğince güncel haliyle görebilme dileği… Konuşurken, anlatırken, gülerken… Fakat biraz sonra öğreniyorum ki filmin çekim yılı boyunca, Deniz Pekün ikna etmeye çalışsa da filmde görünmeye ikna edememiş kendisini. Bu karar karşısında hayal kırıklığı yaşasam da tam ona göre bir kararmış gibi geliyor, bir kez daha hayran oluyorum bu dik başlılığı üzerine alan gizemli hali karşısında. Film Paris görüntüleri, arşiv kayıtları ve bolca Tülay German’ın o muazzam sesiyle donatılmış olsa da, filmin çekilme amacı, başka bir dönemde yaşayan ve yine benzer ötekilik duygusunu taşıyan Deniz Pekün’ün (benim gibi) belki de O’nun şarkılarında teselli bulması ve içten gelen bir niyetle varlığını onurlandırmak istemesinin çıktısı.
Dört yaşından beri delicesine şarkı söyleyen bu kıymetli kadın caz müzikten öteye geçmezken ve bunu çok da güzel icra ederken, yol arkadaşı besteci ve aranjör Erdem Buri ile tanışıyor. Bu birliktelik Türk müziğinde sadece bir sanatçı-yapımcı ilişkisi olmayıp, aynı zamanda modernleşme, politik duruş ve kültürel köprüler kurma konusunda devrim yaratmış iki figür olarak da Türk müziğinin tarihine geçiyor.. Onların müziği, 1960’ların Türkiye’sindeki entelektüel uyanışın ve Batılı formlarla Anadolu ruhunun birleşmesinin bir simgesi haline geliyor.
Yıl 1964. Bir plak çıkıyor. Burçak Tarlası. Bir Anadolu türküsünün Batılı enstrümanlar ve çok sesli bir düzenlemeyle (caz-pop estetiğiyle) yorumlandığı ilk çalışma. Erdem Buri’nin vizyonu ile atılan bu adım, bugün Anadolu Pop-Rock dediğimiz türün ilk tohumlarını atmıştır ve halk müziğinin modern formlarla ifade edilebileceğini kanıtlamıştır. Burada Erdem Buri’den kısaca söz etmeyi vazife görüyorum çünkü kendisi ve öngörüsü, birlikteliğe olan bakış açısı beni gerçekten çok etkiledi. Kendisi İstanbul Saint Joseph Lisesi mezunu, uzun yıllar ait olduğu grubuyla caz müzik yaparken, bir yandan da Tıp Fakültesi’ne gidiyor fakat burada yapamayıp Hukuk Fakültesine yazılıyor ve maalesef burada da yapamayıp ardından Edebiyat Fakültesi Fransız Filolojisi bölümünde okumaya karar veriyor. Erdem Buri “bacıları” olduğumuz Fosforlu Cevriye’nin yazarı Suat Derviş’in yeğeni. Bu bilgi beni benden aldı. Döneme damgasını böylesine güçlü vuran feminist bir oyunun yazarını anlatmak da başka bir yazıya konu olsun..
Biraz Moda’da bulunan evlerinin sanat toplantılarına nasıl ev sahipliği yaptığından da bahsetmek istiyorum. Moda’daki bu ev, 1960’lı yılların Türkiye’sinde sadece bir yaşam alanı değil, dönemin entelektüel, siyasi ve sanatsal nabzının attığı, Tülay German’ın deyimiyle bir “okul” niteliğinde. Melih Cevdet Anday, Oktay Rifat, Yaşar Kemal, Sabahattin Eyüboğlu, Azra Erhat, Ruhi Su ki Tülay German kendisinden halk müziği dersleri almış, Şerif Yüzbaşıoğlu… Tüm bu isimler ve daha da fazlası, bu evi sadece müzik konuşulan bir yerden çıkarıp; felsefeden sosyolojiye, dünya edebiyatından güncel siyasete kadar her şeyin derinlemesine tartışıldığı bir alana dönüştürüyor.
Pek tabii Tülay German işte tam da bu toplantılarda kendini şekillendirmeye başlıyor, Batı tarzı caz ve pop söyleyen bir sanatçıyken, buradaki tartışmalar ve tanıştığı isimler sayesinde “kendi dilinde, kendi halkının müziğini yapma” fikrini benimseyerek şimdiki duruşunun dönüşümünü başlatıyor. Tülay German kitabında Moda’daki evini; “Paşa torunları gördüm… Romancılar, şairler, ressamlar, yönetmenler tanıdım. Düşlerinin gerçekleşeceğine inanan, düşünce özgürlüğünü savunup mahkemelerde, hapishanelerde acı çeken, kültürlü, namuslu ve alçakgönüllü insanlar…” sözleriyle anlatıyor.
Siyasi duruşları, fikir ve düşünce özgürlüğünü savunmaları, o dönemin şartlarında ,1960’ların sonları, sanatlarına ket vurmaya başlıyor; mücadelesini verdikleri hayatın dışına sürüklendiklerini anladıklarında Paris’e göç etmek durumunda kalıyorlar. Çünkü maalesef Erdem Buri’nin yaptığı radyo programları ve siyasi faaliyetleri nedeniyle hakkında açılan bazı davalar onun hapis cezası almasına neden oluyor ve ikili Türkiye’den zorunlu olarak ayrılma kararı alıyor. Anlayacağınız ülkemizin o hiç dinmeyen çalkantısı, bağrında yetiştirdiği entelektüel insanları, yine ve yeniden bağrından kusuyor.
Paris yılları onların bir nevi “kültürel sürgünü” ve yeniden varoluş hikayesidir. Hem tam olarak kendilerini buldukları hem de iyi bir sanatçının tüm sınırları yok edebileceği gerçeğini de bize anlatıyor. Tülay German Fransa’da, Fransızların adını daha kolay telaffuz edebilmesi için farklı Toulaï adıyla plaklar çıkarıyor ve müzik otoritelerinin dikkatini çekiyor. Burada caz efsanelerinden biri olan Duke Ellington ile tanışıyor ve onunla radyo programları yapıyor. Paris’te sadece popüler müzik yapmıyorlar, tabii ki.. Tülay German, Erdem Buri’nin düzenlemeleriyle Anadolu ezgilerini Batılı bir formda ama ruhunu bozmadan seslendirmeye de devam ediyor.
Paris zamanlarıyla birlikte hem Erdem Buri’yi hem de müzik kariyerini ve ilişkilerini anlattığı iki kitabı var Tülay German’ın. Maalesef baskıları mevcut değil. Bu yazının en büyük totemi bu galiba. Bilmiyorum bir yerlerde bir ışık yakarsa, belki yeniden bu iki güzel kitabı; “Düşmemiş Bir Uçağın Kara Kutusu” ve “Erdemli Yıllar” yeniden baskıya girer ve bizler de okuma şerefine nail olmuş oluruz. Olur mu, olur..
Tülay German şimdilerde hala Paris’te yaşıyor. 91 yaşında. Erdem Buri ise bundan 33 yıl önce Paris’te hayata veda ediyor. Öldükten sonra Tülay German hemşirelerden izin istiyor ve Erdem Buri’nin yanına geçip, saatlerce yanında yatarak ona veda ediyor. Birlikte biriktirdikleri her şey bizlere farklı zamanlarda dokunmaya ve içimizde yaşamaya devam ediyor ve edecek.
Şimdi yazımı nasıl bitirmem gerektiğini düşünüyorum, bende bıraktıkları, ondan kazandıklarım, başarıları, ısrarla kendi yolunda ilerlemesi, başarıyla harmanlanmış ve yol gösterici biriyle ortak bir çabayla hayatı paylaşması, duruşu, direnişi, kendi kimliğine sahip çıkma tarzı; ait olduğu toprağa duyduğu güçlü kökleriyle var olacak şekilde sanatını icra etmesi ve sesi… Bazen fiziksel olarak yan yana olmasanız da, sohbet etmeseniz de, farklı zamanlarda yaşayan insanlardan aldığınız ilham öyle güçlü ve kıymetli oluyor ki, zaman kavramını bütünün dışına attığımız bu yerde kendimizi şekillendirebilmeye biraz daha yaklaşıyoruz galiba.
Kapak Fotoğrafı: caz.iksv.org
İlginizi çekebilir: Hatice Ildıran’dan Jane Maryam

Hatice Ildıran 










Aile Tadında
İlk yorumu siz yazın!