Fifa 98’in kapağındaki genç ve tüyü bitmemiş David Beckham’ın resmi hala aklımda. Bir de o zamanlar sadece “vuu huu” kısmını anladığım bir şarkı vardı içinde. Şarkının adının “song 2” olduğunu duyduğumda “ben bile bundan daha iyi isim bulurum” diye düşündüğümü çok iyi hatırlıyorum. Zaten “Blur” isimli gruptan başka ne beklersin ki?

Televizyonda seyrettiğim bir klipte sarışın bir adam bir arabanın arkasında oturuyordu. Epey canı sıkkındı, zaten klibin sonunda da arabasını bir başka adam ateşe veriyordu. “Radiohead” idi grubun ismi, şarkının ismi “Karma Police” de ne demekti? Böyle isim mi olurdu?

Bir başka klipte bu sefer palyaçonun biri küçük bir sandalyeye oturmaya çalışıyordu. Şarkıyı söyleyen adamın ise acilen kilo alması gerekiyordu çünkü elmacık kemikleri fırlamıştı. Grubun diğer elemanları da onun kardeşi ya da akrabası olmalıydı çünkü çok benziyorlardı. “Oasis” yazıyordu dönen bir plağın üstünde, şarkının adı da “Wonderwall” idi. Bu sefer isimler iyiydi ama klip çekecek kadar ünlü insanların bu kadar çirkin olması kabul edilemezdi.

90’larda büyümüş az çok herkesin yukarıdaki paragraflara bir aşinalığı olacaktır. Oasis ve Blur “Britpop” denen ve The Smiths ve Madchester akımlarından doğmuş türün başrol oyuncularıdır -Madchester akımı günümüz clubbing’inin ve ecstasy’nin doğuşu olarak kabul edilmektedir, üzerine çekilmiş “24 Hour Party People”ı izlemenizi şiddetle öneririm- Sarışın ve sıkkın adam Thom Yorke’un grubu Radiohead ise dönemin jenerasyonunu karakterize edecek kadar kült hale gelmişti. Nitekim zamanında kimsenin onu anlamadığına inanıp üzülen ve “Creep” dinleyen bizlerin artık “Merchandising Associate Manager” gibi sıfatlarla ortalıkta gezmesi ve iş çıkışı Happy Hour’larda eğlenmesi en çok Thom Yorke’u üzse gerek. Eminim şarkılarıyla büyümüş neslin “sunumları bu hafta içerisinde hazırlıyor olacağız”, “projeyi finalize etmeden önce kısa bir brainstorming session yapalım ve align olalım” gibi cümleler kuran insanlara dönüşeceklerini tahmin etmemiştir. İnsanlık olarak telef olmanın eşiğinden son anda döndüğümüz milenyumun akabinde bu 3 grubun da sözbirliği etmiş gibi suskunluğa büründüğünü söyleyebiliriz. Oasis zaten kardeş kavgasının eksik olmadığı bir grup olmuştur. Blur’un Damon Albarn’ı ise “Gorillaz”a kaptırmıştı kendini ve bambaşka bir alanda bile ne kadar iyi olabileceğini göstermekle meşguldu.

Radiohead ise “Kid A dönemi” denen ve Jonny Greenwood’un “yeter gıy gıy gitar sıkıldım” demesiyle başlayıp günümüze kadar süren çağına girmişti. Ne britpop ne alternatif kalmıştı bir anda İngilterede. İşte 350 kelimedir adının geçmediği Coldplay böyle bir ortamda girdi hayatımıza. Ve yükselişleri bence kendilerinin de beklemediği bir hızda gerçekleşti. Aynı senaryo 5 sene önce oynansaydı britpop furyasında seslerini bu kadar yükseltebilirler miydi acaba? Bunu hiçbir zaman bilemeyeceğiz elbette, ama benim görüşüm en azından bu kadar çabuk yükselemeyecekleri yönünde. 2000 yılında çıkan albümleri “Parachutes” un ilk single’ı “Yellow”un bence en dikkat çekici noktası sözleridir. 6 yaşında bir çocuk tarafından yazılmış gibi duran bu sözler elbette bilinçli olarak bu kadar sade yazılmış olmalı, hoş şarkıyı söyleyen sarışın adam da klipte 14-15’ten hallice durmaktadır. “Parachutes” ün en enteresan kısmı da budur işte, genelde minör ve düşük tempolu müziğin üzerine yazılmış çocuk masumiyeti & mutluluğu barındıran dizeler. Bana fazla “sıkıcı” gelmişti o zaman bu müzik. Kamuoyu benim görüşümü paylaşmamış olmalı ki sadece 2 sene içerisinde Coldplay isimsiz bir ön gruptan double platinum ve brit award sahibi, sevmeyenleri tarafından bile “Travis çakması” diye nitelendirilecek kadar yüksek bir noktaya erişmiş bir fenomen haline gelmişti.

Bu tip ani çıkışlarda genellikle 2. albüm belirleyici olur. İlk albümün gölgesinde kalan bir ikincisi grupların tırmandığı hızda geri düşmesine ya da marjinalleşmesine yol açar. Bu duruma ilk aklıma gelen örnekler Franz Ferdinand, Maroon 5 ve Kasabian. Fakat Coldplay konusunda bunun tam aksinin olmasına çok sevinmiştim. 2002 sonbaharını unutulmaz hale getiren “A Rush of Blood to the Head” daha çıktığı zamanda adalı dostlarımızın “Magnum Opus”u olmuştu benim için. İlk albümden çok farklı karşılamışlardı bizi, 9/11 etkilerinin hem müzik hem sözlerde görüldüğü “Politik” ile selamlaşmış, “In My Place”in gitarlarına vurulmuştuk. “Clocks” saatlerce çalabilirdi, “The Scientist” i çakmakları yakıp hep birlikte söyleyeceğimiz günü 10 senedir bekliyorum.

2. Albüm sınavını başarıyla geçen 4lünün bir sonraki albümde iyi bir şeyler çıkaracağından emindim. Nitekim “X&Y” beni yanıltmadı. “Fix You” nun klibinin sonunda seyircinin nakarata girmesiyle Chris Martin ve Jonny Buckland’ın gülümsemesi bence müzik yapma sebebidir. “Talk” ta ise Chris Martin üniversitede ilk senesini okuyan ve 20’sine girmişlere (baş harfi ben) “do you feel like a puzzle, you can’t find your missing piece?” sorusunu yönelttiğinde herhalde halimizi kimse daha iyi anlatamazdı. “The Hardest Part” için de ufak bir parantez açalım; tek tek bakıldığında “vasat” diyebileceğimiz sözlere ve enstrümanlara rağmen şarkı hepsinin üstüste oturmasıyla “sinerji” nin tanımı haline geliyor. 80’lerden fırlamış klibi de şarkı gibi bir mutluluk kaynağı (tangalı bir erkek barındırmasına rağmen.)

Bir sonraki albüm “Viva la Vida” için yapımcı olarak Brian Eno ile anlaştıklarında zaten X&Y’da elektronik altyapıları kullanmaya başlamış grubun o yolda devam edeceği belli olmuştu. Brian Eno “ambient” müziğin babası denebilecek insandır. Kendisi ismen tanımıyor olabilirsiniz ama müziğine maruz kalmış olduğunuza eminim çünkü Eno Windows 95’in meşhur opening theme’ini besteleyen kişidir aynı zamanda -sonrasında “ne yalan söyleyeyim Mac’te besteledim” gibi pişkin bir açıklaması da mevcuttur- Neticede melodik piyano partisyonları ve yumuşak gitarlar gitmiş yerlerine yoğun synthesizerlı bir altyapı karşılamıştı bizi. Sözler de buna uygun şekilde biraz daha soyuta kaçmıştı. Neticede “Viva la Vida” içinde sağlam hitler barındıran (Violet Hill ve Lost gibi) kalburüstü bir albüm olarak nitelenebilir. Viva La Vida’nın turnesi beklenenden uzun sürünce bir sonraki albüm “Mylo Xyloto”nun çıkışı da 2011 yazını bulmuştu. Albüm bir aşk hikayesi etrafında dolanan bir konsept albüm, en azından Coldplay öyle diyor. Şahsen konsept albüm deyince şarkıların belli bir bağı ve hikayeleri olmasını bekliyorum ama albüm için bunu söylemek zor (konsept albüm konusunda çok farklı bir tür de olsa Queensryche’ın Operation Mindcrime’ını önermeden edemeyeceğim) Konsept albümler listesinde “The Wall” ve “Sgt. Pepper’s Lonely Hearts Club Band” gibi albümlerin başı çektiğini düşünürsek “Mylo Xyloto” listede epey gerilerde kalacaktır. Albümü selefi gibi “kalburüstü” olarak nitelemek mümkün, ama ben artık Chris Martin gibi ödül havuzu kurabilecek bir güftekardan “I’d rather be a comma than a full-stop” tan daha yaratıcı ve güzel sözler bekliyorum.

2000’lerin en büyük başarı öykülerinden biri Coldplay. Bunu 3 şeye borçlu; albümleri “A Rush of Blood to the Head”, “X&Y” ve yazının başında tasvir etmeye çalıştığım döneminin “müzikal konjonktür”ü. 10 yıla damga vurmak müzik dünyasında çok az isme layık görülmüş bir sıfat. Bu sıfatın sahiplerinin arasında The Beatles, Queen ve Pink Floyd gibi isimler varken Coldplay biraz sönük kalıyor. İşte “müzikal konjonktür” tam da burada farkını gösteriyor. Hem haddim olmadığı için hem de -birçok Generation Y üyesinde olduğu gibi- gençliğimde izleri olduğu için “sönük” kelimesini yazmak zor geldiyse de Coldplay’in üstteki 3 grup ile arasında ciddi bir kalite farkı var. O zaman sorulacak soru için İngiltere’ye gitmeye gerek yok: “2000’lerde Beatles vardı da biz mi dinlemedik?

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

MAGGER NEWSLETTER'A ÜYE OLUN

x

Newsletter'a üye olmadınız mı?