Y Kuşağı: Her Yere Uyumlu, Hiçbir Yere Ait Değil
Bu yazı bir kahve molasında başladı ama bir kuşağın zihinsel hâline uzanıyor. Pandemiyle hızlanan kopuş, sosyal medyayla derinleşen aidiyetsizlik ve Y kuşağının yıllardır taşıdığı “arada kalmışlık” hissi üzerine. Aceleyle başlanan, yolda yavaşlayan bir hayatın notları…
Zamanın Ortasında Bir Masa
Hafta içi öğle saatinde Starbucks’a girdim. Burası artık bir kafe olmaktan ziyade zamanın farklı hızlarda aktığı bir bekleme salonu gibi. Aynı masada geleceğe yetişmeye çalışanlar, bugünü idare edenler ve geçmişini uzaktan izleyenler oturuyor. Ben ortadaki sandalyeye denk geldim.
Mekân üniversite öğrencileriyle doluydu. Kahvemi alıp oturdum, etrafı izlemeye başladım. Bir an için aynaya bakar gibi oldum; sadece yansımam birkaç versiyon gerideydi. İnsan bazen bulunduğu yerden çok, bulunduğu zamana yabancı hissediyor. Bu yazı da tam o anda başladı.
Üniversitedeyken ortak bir acelemiz vardı. Bir an önce mezun olalım, bir an önce ekonomik özgürlüğümüzü kazanalım, bir an önce “hayata başlayalım”. Vizeler, finaller, ödevler gözümüzde büyürdü ama mezuniyet sihirli bir eşik gibi dururdu. Sanki asıl hayat, diplomanın hemen arkasındaydı.
20’li yaşlarımın başında ben de öyleydim. Yerimde duramazdım. İstanbul’daki bütün güncel sergileri bilirdim, film festivallerini arkadaşlarım bana sorarlardı. Filmekimi zamanı Atlas’tan çıkıp koşarak Marmaray’la karşıya geçer, Rexx’teki diğer filme yetişirdim. Zaman boldu, enerji boldu; gelecek belirsiz ama heyecanlıydı.
Arada Kalan Kuşak
Sonra mezun oldum. Ardından pandemi geldi. Hayat, tam “şimdi başlıyoruz” dediğimiz yerden başka bir ritme geçti. İş hayatına girdim. Evden de çalıştım, ofiste de. Ekranla da sosyalleştim, hiçbir ortak yanım olmayan bir grup insanla da. Film festivallerine gitmeye devam ettim ama hafta içi akşam seansları yerini hafta sonu gündüz seanslarına bıraktı, kahvaltı niyetine. Kültür sanat bile planlanması gereken bir şeye dönüştü; araya sıkıştırılan, takvime yazılan bir deneyim.
Bazen düşünüyorum: Her günü dolu, her anı bir etkinlikle planlı o genç kıza ne oldu? Bu sadece yaş almak mı, yoksa pandemiyle birlikte hızlanan bir kopuş mu bilmiyorum ama Y kuşağı için arada kalmışlık, bir noktadan sonra kişisel bir hâl olmaktan çıktı; ortak bir duruma dönüştü.

Zaten hep aradaydık. Yeni sınav sistemleri bizimle denendi. Ne ebeveynlerimiz kadar internetten uzak büyüdük, ne de bizden sonrakiler gibi dijital dünyanın içine doğduk. Ne patronlarımız kadar “işine şükredip boyun eğen” olduk, ne de yeni kuşak kadar net sınırlar çizebildik. Ne kolayca kök salabildik ne de bağsız kalabildik.
Pandemi ve sosyal medya bu arada kalmışlığı daha görünür hâle getirdi. Evden çalışırken ev hissini kaybettik. Sürekli bağlantıdayken biraz daha yalnızlaştık. Aidiyet azaldı ama farkındalık arttı. Belki de bu yüzden Y kuşağı biraz mesafeli, biraz ironik, biraz temkinli.
Müdahale Etmeden Yaşamak

Bir dönem mindfullness pratikleriyle kimliklerimi gevşetmeye çalıştım. Eskiden biriyle tanıştığımda kendimi etiketlerle anlatırdım: Kadın, genç, feminist, yoga eğitmeni, İK profesyoneli… Sanki bunları söylemezsem eksik kalacakmışım gibi. Sonra bu etiketlerin yükünü fark ettim ve bir kısmını sessizce bıraktım. “Sen ne yapıyorsun?” diye sorulduğunda “yaşıyorum” demeye başladım.
İlk zamanlar bu cevap doluydu. Hatta biraz iddialıydı. Sanki yaşamın kendisi, başlı başına yeterli bir tanımmış gibi. Zamanla şunu fark ettim: “Yaşıyorum” demek, durmak değil; aksine her gün neyle yaşadığını yeniden seçmek demekmiş. Neye dahil olacağını, neyi ciddiye alacağını, neyi kenarda bırakacağını fark etmek. Belki de bu yüzden kelime aynı kalsa da içeriği sabit kalmıyor. Her gün yeniden doldurulması gerekiyor.
Bu farkındalıkla birlikte hızım da değişti. Eskisi gibi her şeye ses çıkarmıyorum. Daha seçiciyim, daha az acelem var. Ne zaman müdahale edeceğimi, ne zaman sadece tanık olacağımı daha çok tartıyorum. Her şeyi düzeltme isteğim yok artık; hatta bazen isteğim olsa bile, bunun gerekli olmadığını biliyorum.
Çünkü her şey müdahale beklemiyor. Bazı şeyler sadece fark edilmek istiyor. Bazen de müdahale ettiğinle kalıyorsun; ne sen değişiyorsun ne dünya. Bunun 20’li yaşların son demleriyle mi, yoksa hızla değişen dünyayla mı ilgili olduğunu bilmiyorum. Belki ikisi birden. Belki de bir noktadan sonra insan, olanla kavga etmek yerine onunla yan yana durmayı öğreniyor. İstemese de. Kahvem de yanlış geldi bu arada ama değiştirmedim…
Kapak Fotoğrafı: Pinterest
İlginizi çekebilir: Esra Yazıcıoğlu’dan Z Kuşağıyla İş Hayatı

İrem Poçan Çermik










Aile Tadında
Muhteşemsin! Harika anlatmışsın tebrik ediyorum.
çok teşekkür ederim güzel yorumun için 🙂