İlk yorumu siz yazın!
Zeytin Ağacı’nın Üçüncü Sezonu: Ağaçların Gölgesinde İyileşmek
Bazı şehirleri neden sadece gördüklerimizle değil de kokularıyla, denizinin, rüzgârının ya da ağaçların hışırtısıyla hatırlarız? Duyularımız, belleğimizde tek bir görüntüden çok daha büyük bir manzara mı kurar? Benim için hatırlamak; genellikle duyularımla yakaladığım anların toplamından oluşuyor. Bir sokaktan geçerken aldığın sabun kokusu, güneşin altında ısınmış zeytin yapraklarının kendine özgü kokusu ya da denizden gelen iyot kokusu… Bazen yıllar sonra aynı kokuya rastladığımızda hatırladığımız şey, anılarımızdan çok duyularımızın izinde saklı oluyor. Zeytin Ağacı dizisinin üçüncü sezonunu izledikten sonra aklımda kalanlar; dizinin anlattıkları kadar bende uyandırdığı çağrışımlar, anılar da oldu. Bence Zeytin Ağacı’nın bu kadar çok izleyiciye dokunmasının nedeni de burada saklı. Dizi, kendi hikâyesini anlatırken izleyiciyi de bu hikâyeyi duymaya davet ediyor. Özellikle Ayvalık’ı ve Kuzey Ege’yi iyi bilenler, yazının başında tarif etmeye çalıştığım duyguyu kolayca anlayacaktır. Çünkü bazen bir mekân, izlediğimiz hikâyenin sessiz kahramanına dönüşür.

İlk sezonda Sevgi’nin (Boncuk Yılmaz) hastalığının tedavisi için başlayan yolculuk, Ayvalık’ta Zaman Bey aracılığıyla aile kökenlerine uzanırken; Ada (Tuba Büyüküstün) ve Leyla’nın (Seda Bakan) da kendi travmaları, aile bağları ve geçmişleriyle yüzleşmelerine tanıklık ettik. İkinci sezonda ise “Ben kimim?” sorusu, görünmez bağlar ve köklenme duygusu üzerinden yeni arayışlara dönüştü.
2022 yazında başlayan diziyle aynı dönemde benim de Ayvalık’la kurduğum bağ derinleşmeye başlamıştı. Bu yüzden karakterlerin arayışlarını yalnızca izleyen biri olmadım, zaman zaman o kadim zeytin ağaçlarının arasında yürürken, bazen denize bakarken, bazen de sessiz sokaklarda kaybolurken kendi kendime hep aynı soruyu sordum: “Ben neyi arıyordum?” Dizi bu süreçte benim için geçmiş, aidiyet ve kolektif hafızaya dair kişisel bir düşünme alanına dönüştü.

Üçüncü sezon boyunca karakterler travmalarıyla, öfkeleriyle, kayıplarıyla ve geçmişleriyle yeniden karşılaşıyor. Jung’un sıkça alıntılanan “Bilinç dışını bilinçli hâle getirmezsek, yaşadıklarımızı kader sanırız,” sözü de dizinin omurgasını oluşturuyor. İyileşme ise tam da görünmeyeni görünür kılabildiğimiz yerde mümkün oluyor. Travmanın Yunancadaki karşılığının “yara” olması da bu yüzden anlamlı geliyor; çünkü yara, acıyla birlikte iyileşme ihtimalini de içinde taşıyor.
Dizinin son sezonu, “Ölümden sonra duygularımıza, sevgimize hissettiklerimize ne oluyor? Ölümden sonra sevgi var mı?” sorularıyla açılıyor. Bu sezon, geçmişin hesaplaşmalarından çok iyiyi, güzeli ve sevgiyi seçmenin gerçekten iyileştirici olup olamayacağını sorguluyor. Bana göre diğer sezonlardan biraz daha sıkı, daha ayaklarını yere basan bir yerden izleyicisine veda ediyor. Bu kez bilim ile spiritüel yaklaşım arasında dikkatli bir denge kuruyor. Geçmişte yaşanan travmaların sadece ruhsal değil, bedensel etkilerini de psikoloji ekseninde düşünmeye davet ediyor. Bunu yaparken ne bilimi geri plana itiyor ne de spiritüel yaklaşımı tek başına bir çözüm olarak sunuyor.

Dizinin beni en çok düşündüren açılımlarından birisi de öfke duygusuna olan bakışıydı. Žižek, öfkeyi mevcut düzeni sorgulamaya başlayan bir eşik olarak okuyor. Çözüm değil belki ama değişimin başlangıcı olabilecek bir eşik… Bu düşünce beni ister istemez şu soruya götürüyor: Geçmişimiz bizi ne kadar belirliyor ve onunla kurduğumuz ilişkiyi değiştirebilir miyiz? Tam da bu noktada elim yeniden Mark Wolynn’in Seninle Başlamadı kitabına gitti. İlk sezonda sıkça referans verilen bu kitap, yayımlandığı dönemde aile travmaları üzerine yeniden düşünmemizi sağlayan önemli kaynaklardan biriydi ve o dönem epey baskı yapmıştı. Kitabın girişindeki şu cümle aklımda kalanlardan: “Karanlık zamanlarda göz görmeye başlar.” İyileşme dediğimiz şey de biraz böyle başlamıyor mu? Geçmişi unuttuğumuzda değil, ona başka bir yerden bakabildiğimizde…
Bu yüzden dizide sıkça karşılaştığımız “kader” meselesi bir yandan da hafıza kavramını düşündürdü. Bazen hayatımızı belirleyen şey olayların kendisi değil, onları nasıl hatırladığımız oluyor. Ayvalık benim için sadece bir kasaba ya da tatil yeri olmadı hiçbir zaman. Dönüp dönüp geldiğim bir duygu haliydi daha çok. Her gidişimde aynı denizi gördüğüm ama aynı insan olmadığım, kendimle yeniden tanışmama vesile olan yakın bir arkadaş gibi… Belki iyileşmek de biraz böyle, aynı yere dönmek ama artık aynı kişi olmamak… Zeytin ağacı yalnızca uzun ömrüyle değil, kökleriyle de var olmaya devam ediyor. Fırtınalara direniyor, kurak dönemleri atlatıyor ve yeniden filiz veriyor. İnsan hafızası da biraz buna benziyor. Yaşadıklarımız silinmiyor ama zaman içinde başka anlamlar kazanıyor.

İlk sezondan zihnimde kalan bir düşünceyi üçüncü sezon yeniden hatırlattı bana: Hiçbir şey gerçekten kaybolmuyor. Belki yalnızca biçim değiştiriyor. Sevgi, yas, öfke mutluluk… Hepsi hayatımızda kalıyor ama zamanla başka bir dile dönüşüyor.
Bugünden geriye dönüp baktığımda, Zeytin Ağacı bana insanın kendine dönüş yolculuğunu anlatan uzun bir hatırlayış gibi geliyor. Hafızanın nasıl çalıştığını, mekânların bizi neden dönüştürdüğünü ve bazı şehirlerin neden insanın içinde yaşamaya devam eden duygulara dönüştüğünü düşündürüyor. Bu yüzden bazı hikâyeler hafızamızda zaten var olan bir kapıyı araladıkları için unutulmuyor.
Nuran Evren Şit’in yarattığı, Burcu Alptekin ve Erdem Tepegöz’ün yönetmenliğini üstlendiği Zeytin Ağacı, bir dostluk hikâyesinin ötesinde; bizi kendi geçmişimizle, köklerimizle ve iyileşme ihtimalimizle buluşturan bir anlatı olarak hafızalarda yerini alacak. Bize bazen yüzleşmenin, bazen kabullenmenin ama en çok da sevginin iyileştirici gücünü yeniden hatırlattığı için teşekkürler. Belki de bazı hikâyeler, tam da bizde yaşamaya devam ettikleri için unutulmuyor.
Kapak Fotoğrafı: Netflix
İlginizi çekebilir: Ayşe Ulusoy’dan Yaz Evi: 90’lara Uzanan Bir Yaz Hikâyesi
Aydan Oksuz







Aile Tadında
Diziyi izlerken ben de sizinkiyle benzer duyguları paylaştım, çok güzel anlatmışsınız... Kaleminize sağlık. 🙂