45. İstanbul Film Festivali Z Raporu: Neler İzledik?
45. İstanbul Film Festivali’ni geride bıraktık. Basın akreditasyonuyla basın gösterimleri ağırlıklı takip ettiğim festivalde, otuzdan fazla filmi izleyip kısa kısa incelemelerimi kaleme aldım. Oldukça çeşitli filmlerin ve belgesellerin olduğu festivalde, siz neler izlediniz?

Aldığımız Nefes (2025)
Aldığımız Nefes, bir fabrika yangını sonrası dinmek (veya söndürülmek) bilmeyen bir orman yangınını fona alarak bir aile üzerinden sistematik bir küçülerek yok olma hikâyesi. Ankara Film Festivali’nden En İyi Erkek Oyuncu ödülü kazanan Hakan Karsak’ı baba rolüyle izlediğimiz filmde, yangın boyunca aile dinamikleri bir bir çözülürken evin tek kızı küçük Esma, hem evde hem dışarda her işe koştursa da babasının güzünde (ama küçük oldukları için, ama sağlıklı olmadıkları için) pek de işe yaramayan erkek çocukları kadar değerli bulunmuyor.
Esma’nın bu silikliği ve görünmezliği filmin en çok ilgilendiği kısımlar. Öyle ki Esma, babasından beğendiğini söylediği çantayı almasını beklerken, babası çok alakasız bir biçimde abisine çanta alıyor. Sürekli fedakar olan, sürekli kendinden bir şeyler veren Esma, bu erkek egemen evde ağzıyla kuş tutsa yaranamıyor bir bakıma.
Şeyhmus Altun’un bizi 2000’lerin başlarına götürdüğü Aldığımız Nefes filminde, görsel dil olarak bir Kuzey Avrupa sineması etkisi hissediyoruz. Dışarısı orman yangınlarıyla alabildiğine sıcak olsa da ailenin içerisi buz gibi. Orman yangını dinmediği gibi çember her geçen gün daralırken sinirler de geriliyor. Sanki hiç bitmeyecek bir kabusun içnde karakterimiz ve yangın sanki kasti bir şekilde söndürülmüyor. Sanki güç sahipleri bu yangının bir çeşit devam etmesini ve sonucunda köylüleri zoraki göçe zorluyormuş hissine kapılıyoruz.
Bu da bize ister istemez 90’larda yaygın olan köy yakma olaylarını ve zorunlu göçleri düşündürtüyor. Yönetmen bunu oldukça alegorik bir biçimde yapıyor ve herhangi bir politik temel sunmuyor fakat hikâyenin bilinçli ve altını çize çize 2000’ler başında geçtiğini belirtmesi bizi böylesi bir okumaya sevk ediyor. Ancak böylesi okuma olmasa bile 2020 sonrası her yaz gerçekleşen ve normalimiz haline gelen orman yangınları bile Şeyhmus Altun’un hikâyesine temel oluşturuyor. Nitelim bir türlü söndürülemeyen yangınlar sonrası, imara açılan alanların otel yapımına kapı aralaması bu tezi doğrular nitelikle.
Yönetmen Şeyhmus Altun, Aldığımız Nefes ile bir orman yangını alegorisi üzerinden sistemin bireyleri nasıl kıskaca aldığını ve bu kıskacın her geçen dakika onları daha nefessiz bıraktığını bir Kuzey Avrupa gerilim filmi estetiğinde anlatıyor. Erkek egemen bir evde görünür olma çabasındaki Esma karakteri, klostrofobik atmosferi ve stilize ses miksajıyla film, hem yakın dönem belleğimize hem de orta-uzak bellediğimize nüfuz ediyor.
Only Rebels Win (2026)
İsrail’in Lübnan’a düzenlediği saldırılar sebebiyle Fransa’da çekilmek zorunda kalındığı bilgisiyle açılan ve ilk dakikasından itibaren Werner Fassbinder’in kült filmi Ali: Korku Ruhu Kemirir’i hatırlatan Only Rebels Win, sokakta dayak yemekten kurtardığı Osman ile tutkulu bir aşk yaşayan Suzanne’ın hikâyesini anlatıyor.
Ancak, Lübnanlı bir Hristiyan kadın ile Müslüman siyahi bir erkeğin aşkı, Ali: Korku Ruhu Kemirir kadar çarpıcı değil çünkü her ikisi de neredeyse benzer bir kültüre sahipler. Ali: Korku Ruhu Kemirir’deki bir Alman ile Cezayirli bir adamın aşkı, Nazi geçmişi de bulunan almanlar için daha zor, imkânsız ve kabul edilebilir değil. Fakat Only Rebels Win sadece bu damardan ziyade dönemin şartlarına göre hikâyesini genişlettiği için Ali: Korku Ruhu Kemirir’den bir benze ayrılıyor.
Öyle ki Osman, Ali’nin aksine geldiği ülkede tutunmak yerine Lübnan’dan Türkiye üzerinden Avrupa’ya geçme hayalleri kuran birisi yani Osman Ali’nin olduğu noktaya ulaşmaya çalışıyor. Bunu yaparken Suzanne’ı sevmeyi ve Lübnan’a tutunmayı denese de ne toplum ne de Suzanne’ın çocukları buna müsaade ediyor. 2025/6 dünyasında dahi diller, renkler, dinler, yaşlar ve coğrafyalar insanları ayırmaya yetiyor. Çünkü insanlık ne kadar gelişirse gelişsin doğumumuzla seçemediğimiz özelliklerimizden sıyrılmamız pek mümkün olmuyor.
Bu sebeple film, 70’lerde çekilen Ali: Korku Ruhu Kemirir’e oranla çok da yol alamadığımızı gösteriyor bir bakıma. Belki daha da gerideyiz çünkü Ali ve Emmi, Osman ve Suzanne’a göre daha az sorunlu bir dünyada yaşıyorlardı. Onların en büyük engeli, kendi küçük çevreleriydi Osman ve Suzanne ise tüm dünyadaki engellerle uğraşmak zorundalar.

Günyüzü (2026)
Banu Sıvacı’nın Güvercin sonrası çektiği ikinci uzun metraj filmi Günyüzü, başkahramanı Suzan’ın, geçmişin hatıralarıyla yüzleşmek için obrukların kol gezdiği ve her an tahliye edilmeye hazır köyüne dönmesiyle başlıyor. Tolstoy’un “Tüm muhteşem hikâyeler iki şekilde başlar: Ya bir insan bir yolculuğa çıkar ya da şehre bir yabancı gelir” sözünü şiar edinen film, 45. İstanbul Film Festivali’nde bu sözü şiar edinen dördüncü film olma özelliğini taşıyor.
Geçmişiyle bağını tamamen koparan Suzan, kardeşi Yıldız’ın ölümünün izlerini araştırken çevresindeki pek çok insanla da eski yaraları yeniden açıyor. Ancak Banu Sıvacı bu yüzleşmeleri o kadar derme çatma kurmuş ki hiçbir acı veya travma bize geçmiyor. Suzan karakterine hayat veren oyuncu o kadar ağzının içinde konuşuyor ve diyalogları o kadar yapay ki diğer oyuncular bu eksikliği en azından oyunculuklarıyla kapatırken Suzan her sahnede daha da etkisini kaybediyor.
Konuşmaların yeterince edebi olması yetmezmiş gibi oyuncu da rolde bir türlü bütünlük tutturamıyor. Bu da bizi, hikâyeyi takip etmekten çok, oyuncunun bana eksik geçen duygusuyla baş başa bırakıyor. Bütün bunlardan daha önemlisi ise, film hem bütün hikâyesini ilk on beş dakikada açık ediyor hem de Suzan’ın Yıldız’ın katili olmakla suçladığı Bekir, bunu yapma motivasyonunu, Suzan’ın babasının karısına ‘göz koyma’ sebebiyle açıklıyor.
Bu sebeple Günyüzü, hem bana göre sorunlu oyunculukları hem tahmin edilebilir hikâye örgüsü hem de bütün travmaların sebebini oldukça problematik bir yere bağlayarak son buluyor.
Kuru Taşın Başı (2026)
Yeşim Ustaoğlu, Kuru Taşın Başı ile belgesel yapmak konusundaki yetkinliğini bir kez daha gösteriyor. Yusufeli barajının yapılmasıyla köy sakinlerinin yanı sıra bütün doğa yaşamının ters yüz olmasını anlatan Ustaoğlu, sistematik bir biçimde hala devam eden yerinden edilen insanlara da ses oluyor.
Köylülerin bir tür ağıttan oluşan şiirleriyle açılan belgesel, önce doğanın yerle bir olmasını ardından öncesi / sonrası görüntülerle bizi nasıl bir “felaketin” beklediğinin yolunu yapıyor.
Siyasi erkin “yaptım oldu” anlayışının bir başka yansıması olan Yusufeli barajı, tarihin ve sayısız kuşağın hafızasının silinmesini simgeliyor. Yüz yıla yakın bir tarihi olan bir bölgenin apar topar yok edilip köylülerin mera bölgesi olan dağ başına taşınması ise başlı başına dramatik bir durum. Öyle ki bir lütuf gibi verilen evler ruhsuz, “yeni” köy ise koca bir dinlenmeye tesisini andırıyor; alabildiğine alçı sıva, beyaz ışık, metalik panel vanlar ve alabildiğine tek tip mimari.
Bu mimariye hiç de yabancı değiliz. Kentsel dönüşümlerle beraber “yenilenen” bütün yapılar aynı bu mimarinin yansıması. Bölgenin kültürüne, insanına dair hiçbir şey yansıtmıyor. Bu mimaride, kuşlara, ağaca, köpeğe, kediye asla yer verilmekse asla düşünülmüyor. Dünyada sanki sadece insan var ve onlar da kutu gibi evlere tıkışıp oturmak zorunda. Nefes almak mı? Bina önündeki birkaç kamelya yeter de artar!
Türkiye’nin çeşitli bölgelerinde hala devam eden “yaptım oldu” anlayışıyla belgesel, günümüzle de paralel bi şekilde seyrediyor. 2022 ile 2024 arası görüntülerden oluşan belgesele her yıl, her ay, her gün pek tabii eklemeler yapılabilir. Çünkü yerinden etmeler, doğayı tahrip etmeler ve daha pek çok “yaptım oldu” girişimi hız kesmeden devam ediyor.

32 Meters (2025)
Konya’nın Huğlu kasabasında, bir kadının atış talimi yapmasıyla açılan 32 metre, kadınların da erkekler gibi atış yapabileceğini feminist bir anlatı üzerinden kurguluyor. Erkeklerin karşı çıkışları, ‘nasıl olsa yapamazlar’ düşüncesiyle dile getirdikleri itirazları, filmin rengini ilk andan belli ediyor: Kadınlar her şeyi en az erkekler kadar iyi yapar!
Bu yönüyle nereye gittiği ve nasıl sonuçlanacağı belli olan 32 Meters, yaptığı işlere rağmen bir türlü nedense ana oyuncu olmamamış kadınlara başrol teklif ediyor. Bu noktada erkeklerin fazla edilgen ve beceriksiz olduğunu düşünebilirsiniz ancak Yeşim Ustaoğlu’nun Karadeniz bölgesinde geçen Sırtlarındaki Hayat belgeselini akıllara getirince gerçekliğin bozulmadığını aksine ayna olunduğunu gözlemliyoruz.
Kadınların katılmasıyla iptal olan müsabaka, kadınların kendi aralarında düzenleme girişiyle film başka bir kapı aralıyor ve yeniden başlıyor. Bu saatten sonra hem kadınların yaşadığı engellerle hem de eşlerinin ve toplumun onlara olan üstenci, yılışık ve erkek egemen bakışlarına şahit oluyoz. Ödül belirlenirken bile, kadınlar veya anneler gününde alınması rutine binen ev eşyası almak akıllarına geliyor. Kadınları tamamen ev ve ev işiyle kodlayanlar için ders niteliğinde detaylar sunuyor film.
Zaten film buzdağının görünen kısmında toplumsal cinsiyet rolleri konusunda ders niyetine bir anlatı sunuyor ancak biraz daha derinlere inince problemli yönleriyle karşı karşıya kalıyoruz. Söz gelimi; film boyunca ünlü “We can do it” sözü aklımızda dolaşsa da kadınlar “erkekleşerek” bir tür mertebe atlıyor yani onlarlaşarak onları “yenmeyi” deniyor kadınlar.
Bu anlatıda kadınlar, erkeklerin iktidar alanını tehdit altına almadığı gibi kendilerine has şekilde de var olmuyorlar. Üstelik alabildiğine gördüğümüz silahlara dair de en ufak bir eleştiri kırıntısı bulunmuyor. Nerede, nasıl, neresi için üretiliyor? Yörenin önemli bir geçim kapısı olmasına rağmen insanların çalışma şartları konusunda da en ufak bir done sunmuyor. Bu haliyle bana göre film salt ve kof bir feminist anlatıya sırtını dayıyor. Bu da filmin bana tek boyutlu kaldığını hissettiriyor. Yukarıdaki eleştirlerin kırıntılarını dahi görsek filmde yeni bir katman da açılmış olacaktı. Evet, eğlenceli ve keşke gezici sinemayla tüm Anadolu’da izlenebilse. Her ne kadar dökü-drama olsa da bazı cümlelerin köylülere söyletildiği çok belli ve bu da anlatının doğallığına zarar veriyor.
Couture (2025)
Başrolünde Angelina Jolie’yi izlediğimiz Couture, üç farklı karakter üzerinden moda endüstrisindeki sisteme mercek uzatıyor. Söz konusu endüstriyi nereden tuttacağını bir türlü beceremeyen yönetmen, anlatımını o kadar steril tutuyor ki ne bir eleştiri ne bir dram ne de farklı bir şey deniyor. Jolie’nin hayat verdiği Maxine karakteri büyük başarılara gebe bir yönetmenken bir anda meme kanseri olduğunu öğreniyor, Nijarya’dan eczacılık okumak için ayrılan Ada modellik yapıyor, makyöz Angèle ise yazar olmak hayalleri kuruyor…
Bu üç karakterin de bu endüstrideki varlığı veya çilesi kayda değer bir biçimde anlatılmadığı için yaşadıkları dram, suya yazılır bir biçimde hemencecik kayboluyor. Ve film, biraz ondan biraz bundan derken aslında üç karakterin de yaşadığı sorunlara, seyiriciyi ikna etmeyi beceremiyor. Moda endüstrisinin çok zorlu ve çetrefilli bir sektör olduğunu herhangi bir gazete haberinden veya biraz olsun buralarda çalışan bir isimden bile öğrenebiliriz.
Couture bu haliyle fazlaca elini korkak alıştırıyor. Özellikle farklı bir ülkeden gelen Ada karakteri, filmin konusu itibariyle o kadar işlenmeye hazır bir hikâye sunuyor ki biraz olsun onun peşinden gitsek ve endüstrideki fiziksel görünüm olumlaması üzerine bir şeyler izlesek her şey daha farklı olabilirdi. Hatta Angelina Jolie gibi bir yıldıza da ihtiyaç yok. Göçmen Ada ile kendi ülkesinde çalışan Angèle’in sorunlarıyla bile bundan çok daha iyi bir film çıkabilirdi. Çünkü bu iki karakter, iki farklı kutbu temsil ediyor ve günün sonunda sistemin her ikisi için de bir öğütücü görevi olduğunu izlemiş olurduk. Meme kanseri olan çiçeği burnunda bir yönetmen ve onun dramı böylesi bir konudaki bir film için bana oldukça gereksiz gibi geldi.
Keçi501 (2025)
“Dünyada ne çok dert var ve biz bunların ne kadar azına şahit oluyoruz.” düşünceleriyle izlediğim Keçi501, bir keçinin doğumuyla açılıyor ve keçi çobanı Cengiz’i tüm çıplaklığıyla takip ediyor. Belgeselin en büyük gücü şüphesiz yarattığı enfes atmosferi ve alabildiğine sunduğu nefis görselliği. Cengiz’in salt çobandan çok tıpkı keçilere dönüşmesi ve diğer insanların da ona sanki keçilerden biriymiş gibi davranması ciddi anlamda insanı etkiliyor.
Söz gelimi; keçilerle beraber kamyon kasasına bindirilmesi, onlar gibi kırkılması (tıraş edilmesi), beslenmesi ve uyumaktan başka hiçbir şey yapmaması, Cengiz’i keçilerle bütünleşmesini imgeliyor. Radyodan duyulan enflasyon, ülkenin gidişatı gibi detaylar ise hem Cengiz’i hem de hayatın olağan akışındaki insanları ne ölçüde etkilediği konusunda ironik nüanslar içeriyor. Bütün bu anlatılanlar ışığında Keçi501, insanın yalnızlığı, yalnızlaşması üzerine çarpıcı bir portre sunuyor.
Summer Beats (2025)
Yaz kampına giden bir grup öğrenci ve öğretmenin hikâyesini çeşitli paralellikler üzerinden anlatan Summer Beats, çocukların ve yetişkinlerin dertlerini aynı potada eritiyor. Bunu yaparken de çocukların çocuksu dünyasının toz pembeliği ile yetişkinliklerin hayatın tüm zorluklarına rağmen yaşama çabasını filtresiz bir şekilde anlatıyor. Atmosfer olarak tam bir yaz filmi olan Summer Beats, Fransa’nın etnik ve kültürel çeşitliliğini de tüm çeperleriyle yansıtıyor. Genel anlamda çok da akılda kalıcı bir film olmasa da izleyenlere keyifli bir izlek sunuyor.

Annemin Solgun Çiçekleri (2025)
“Eskiden yerinde duramazdın, şimdi evden çıktığın yok. Eskiden konuşunca susmak bilmezdin, şimdi ağzından lafları zorla alıyoruz…” Annemin Solgun Çiçekleri filmindeki bu repliğin aynısını geçtiğimiz yıl ablam benim için kullanmıştı. O yüzden Bahadır’da hiç olmadığı kadar kendimi gördüm. Bu sözleri dinlerken göğsüme öküz oturdu sanki, nefes alamadım… Ne kalabilen ne de gidebilenlerin ülkesinde, milyonlarca Bahadırların olduğunu bilmek zor değil.
Filmin iki iyi tarafından birisi, pek çoğumuza ayna olan Bahadır karakteri. Onun haricinde kayda değer pek bir unsur yok. Özellikle, filmin isiminde anne geçmesine rağmen, annenin bu kadar steril kalması ve merkezi ondan kaydırması tuhaf bir durum. Herhangi bir çatışma, herhangi bir sürpriz yok.
Diğer iyi tarafı ise sinemamızda az da olsa toplumsal meselelerin işlenir hale gelmesi. Bağ ve seracılığın, büyük şirketler tarafından tehdit edilmesini işlemek önemli ancak burasının da belki biraz daha belirgin işlenmeye ihtiyacı vardı ki bu sorunları da biraz olsun daha fazla tartışabilelim.
Ölü Köpekler Isırmaz (2026)
Filler tepişir, çimenler ezilir… Yönetmen Nuri Cihan Özdoğan Ölü Köpekler Isırmaz ile sıklıkla ekoloji merkezli anlatılan çöp sorununu, çeteler üzerinden bir iktidar alanı olarak sunuyor. Çetelerin iktidar kurma mücadelesi, varoşlardan çıkma girişiminde bulunan çaresiz insanları yıkıma sürüklüyor. Böylesi bir konuya bilindik bir tema üzerinden özgün yaklaşımı belki de filmi en değerli kılan noktalar. Yer yer diyaloga sırtını fazlaca yaslayıp oyunculuk yönetimini baypas etse de bu durum filmin kötü olmasına neden olmuyor.
Yabancı devletlerin fütursuzca çöp yığdığı ülkemizde, çöp bile sadece çöp olarak kalmıyor. Her şeyin ekonomik ve dahi politik olduğu ortamda yönetmen, tüm kusurlarına rağmen iyi bir ilk film izletiyor bize.
Bağlar, Kökler ve Tutkular (2025)
45. İstanbul Festivali’ndeki nadir iyi yazılan, çekilen ve oynanan bir Türk filmi Bağlar, Kökler ve Tutkular. Alabildiğine gerçek ve saf anlatım.
Bir Kürt, Afgan ve Suriyeliyi merkeze alarak üç farklı hikayenin peşinden giden film, her bir karakteri de mesafeli ancak en masum ve günahsız olarak Afgan karakteri sunuyor bize. Kürt karakterini, muhtemeldir ki Suriye’de savaşan bir ypg militanı olarak tanıtan yönetmen, Suriyeli karakterini ise hem konfeksiyonda çalışan hem de Nişantaşı’nda oldukça niş bir dansla uğraşan bir karakter olarak tanıtıyor. Konfeksiyonda çalışan birisinin böylesine niş bir dans ile uğraşacak parayı ve zamanı nerden bulduğu konusu ise filmin en büyük mantık hatası ve defosu… Ölü Köpekler Isırmaz ile beraber festivalde en sevdiğim yerli film oldu. Hatta burun farkıyla bu daha iyi bile olabilir.
Silent Friend (2025)
On Body and Soul ile gönlümüze taht kuran Macar yönetmen Ildiko Enyedi, Silent Friend ile yine benzer duyguların peşinden gidiyor. Söz konusu iki filmde de “şeyler” arasındaki bağı hisler üzerinden kuran yönetmen, Silent Friend ile üç farklı dönemde yaşayan, üç farklı karakterin bitkilerle kurduğu bağın peşine düşüyor. Ve bu bağ, dönemin atmosferini ve şartlarını holistik bir ambiyansla yansıtıyor.
Bu haliyle Enyedi, nefis bir görsel işçilikle karşılıyor bizi. 1700’lerde Grete, 60’larda veya 70’lerde Hannes, günümüzdeki ise Tony… Dönemleri ne klişe ne de fazla plastik bir biçimde işliyor yönetmen. Söz konusu bütün dönemleri, aynı hikâyesi gibi oldukça nefis ve zarif bir biçimde yansıtıyor. Her bir karakterinin içine düştüğü engellere rağmen bilimin peşinden ayrılmadan bu hissel iletişimi sürdürmeleri de takdire şayan. Bu engellerse filmi daha değerli hale getiriyor. Grete kadın olduğu için önce sudan sebeplerle okula alınmak istemiyor, Hannes gençlik eylemlerinin pik yaptığı dönemde aşık olduğu kızdan karşılık bekliyor, Tony ise pandeminin tam ortasında üniversitede mahsur kalıyor. Bütün bu engeller filmin salt bir ekoloji filmi gibi algılanmasının önüne geçiyor ve arka planda da bize hikayeler anlatmayı sürdürüyor.
Sonuç olarak Ildiko Enyedi, Silent Friend ile tıpkı On Body and Soul’da yaptığı gibi üç karakter üzerinden, insanları bitkilerle iletişim kurdurarak evrenin insanlardan ibaret olmadığını ve iletişimin sınırsız bir edim olduğunu gösteriyor. Ve bunu oldukça zarif bir senfoni edasıyla yapıyor.
Hızır7Gün (2026)
“İnsan gerçekten hayret ediyor?” Hızır7Gün belgeseli her şeyiyle bu cümleylenin karşılığı gibi. Hikâyesi olmadığı halde mış gibi yaparak gelişigüzel konuşan kafalardan oluşan, röportaj tekniği ile çerçeve kurma, alan derinliği yaratma, netlik ayarı gibi çekim 101 metotlarını dahi kotaramıyor belgesel.
Rize’deki balıkçılarla yapılan bir dizi röportajdan oluşan Hızır7Gün’ün, esasında kültür balıkçılığı yapılmak istenen kasabalıların endişelerini anlatmak istediğini anlıyoruz ama bunu o kadar dolgu ve gereksiz malzemeyle yapıyor ki esas meseleye bir türlü gelemiyoruz. Kasabada kim varsa konuşuyor ancak bu çiftliğin ne olduğu, nasıl çevresel felaketlere sebep olacağına dair asla yeterli bilgiyi alamıyoruz. Bu konulara biraz olsun ışık tutanacak gibi görünen isim ise şehirden kasaba kaçma trendiyle hobi olsun, kafam dağılsın diye gelen bir adam. Bu kişi öyle sinir bozucu ki balıkçılıkta zaman, ekmek gibi su gibi önemli olmasına rağmen zaman, takvim mefhumunun olmadığına dair boşboğazlık yapıyor.
İnsanların gerçekten endişeli olduğu konuları bu kişi, sanki balıkçı olmayı bir burjuva şımarıklığıyla oyun gibi anlatıyor. Yetmiyor, çiftliğe karşı çıkılan aktivizmden bile rol çalmaya çalışıyor ve buna neden karşı olduğunu dahi net bir şekilde anlatamıyor. Bu yüzden bu isim, sistemden çok, sistemi eleştirmenin dayanılmaz konforuna sığınıyor. Bu aşamada belgeselin bu aktivizme bakışına da değinmek gerekiyor. Nitekim örtülü olarak bahsedilse bile bu konulara nasıl değinilmesi gerektiği konusunda da bir amatörlük seziliyor. Bu çiftliğe toplu bir tepki varsa eğer, bunun ya aktif bir eylemle veya arşivden kolaj bir materyalle desteklemenmesi gerekiyor. Aksi halde belgesel, bir grup kasabalıyla yapılan hasbihalden ileri gidemez bir yapıya bürünmekten ileri gidemiyor.

Süt Çiftliği (2026)
Film çekme heyecanıyla sinema okumaya karar veren bir öğrencinin kağıt üstünde güzel ama pratikte elle tutulur yanı olmayan bir sınıf projesine hoş geldiniz! Süt Çiftliği, anne ve babasını kaybeden bir kız çocuğunun, babaannesiyle beraber bir süt çiftliğine gelmesini ve burada kendisi gibi anne babasız ve savaştan kaçmış bir çocuğun hikâyesi üzerinde şekilleniyor. Hatta kız, buzağılarla da yer yer özdeşlik kuruyor. Bu da bizi bir an olsun kalburüstü bir film izleyeceğimiz konusunda bir beklentiye sokuyor. Bütün bunlar kağıt üzerinde güzel duruyor ama yönetmen Elif Eda, o kadar bu işlere yabancı ki hikâye örgüsü nasıl kurulur, diyalog nasıl yazılır, oyuncu nasıl yönetilir gibi hiçbir detayın hakkını vermek konusunda bana göre eksik kaldı.
Karakterlerin ilk cümlelerinden bile onları ne kadar az tanıdığını ve bu sebeple onları nasıl konuşturacağını bilmiyor. Söz gelimi, savaştan kaçmış çocuğun kendisine sürekli nasihatler veren adama dönüp “benim efendim değilsin!” demesi her şeyi açıklıyor. Öyle ki o yaştaki bir çocuk, böylesi keskin bir cümleyi direkt söyleyemeyeceğini düşünüyorum. Söylese bile karakter biraz daha tanıtır, altyapısı hazırlanır ve öyle söyletilir.
Kız ise böylesi beylik lafları defaatle tekrarlıyor. Kızın sert mizaçlı, özgürlüğüne düşkün olduğunu zaten anladık bunları tekrar tekrar söyletmenin hiçbir anlamı yok. Ayrıca kız o kadar kötü bir oyun sergiliyor ki yönetmen, oyuncu yönetiminde de sınıfta kalıyor. Bu yüzden oyuncudan önce metinde ve yönetmende büyük hantallıklar var. Korka korka değinilen çiftlik sahiplerinin köylünün emeğini sömürmesi ise tabiri caizse tüy dikmek oluyor.
Film belki burada bir katman yaratacak derken Elif Eda bunu ufak bir tartışma ve ansızın bir hayvanın öldürülmesini göstermekle yetiniyor. Bu da yönetmenin çalıştığı kurumun politik konulardan imtina etme tercihlerini akıllara getiriyor. Öyle ki buradaki sömürü sistemini biraz olsun açsa, konu başka odakları da rahatsız edecek bir hal alabilirdi… Süt Çiftliği bu haliyle bana göre heyecanlı bir sinema öğrencisinin sınıf projesinden öteye gidemiyor.
İsimsiz Eserler Mezarlığı (2025)
Tamamı siyah beyaz olan İsimsiz Eserler Mezarlığı’nı pek çok kişi, çok bilindik bir hikâye olması sebebiyle eleştirmiş ama benim eleştirilerim daha çok oyunculuklar üzerine olacak. Kaldı ki yaratma sancıları çeken ve özellikle maddi olarak dezavantajlı durumda olan kişilerin böylesi hikâyeleri, vazgeçmenin eşiğinde olan insanlara hem umut aşılıyor hem de bu işin hiç de kolay olmadığı konusunda önemli bir bilgi veriyor.
Sadece bu yüzden bile tekrar tekrar anlatılmayı hak ediyor. Kimin sözüydü hatırlamıyorum ama şöyle diyordu “başaran herkes çok çalışmıştır ama her çalışan başaramamıştır!” Aslı da pek çok insan gibi çok çalışıyor ama çalışmak, başarmak için her zaman yeterli olmuyor. Öncelikle, kendini idame ettirmeyi düşünmediğin bir ekonomik refaha, ardından yaratılan eserin görünür kılınması için uygun insanlarla, uygun şartlarda denk gelmen gerekiyor.
Bu yüzden yaratma amacında olan her insanın, Aslı ile aynı duyguları paylaştığını söylemek yanlış olmayacaktır. Belki de pek çok insan, sadece bu yüzden bile filmi çok sevmiş olabilir ya da eş dost mefhumu devreye girmiş olabilir ama bu başka bir tartışmanın konusu… Girişte bahsettiğim oyunculuk konusu ise filmin bana göre problemli tarafı.
Öyle ki oyuncu, Ayna Ayna filmindeki oyunculuğunu aynen devam ettiriyor; bana göre renklerinden arındırılmış bir oyunculuk performası gösteriyor. Evet, Aslı’da işinde başarılı olmasına rağmen başaramamanın verdiği bir öfke, bir kırılganlık var ama bu kadar oyun çıkarmaktan uzak bir oyunculuk bana göre kabul edilemez kalıyor. Kaldı ki öfkesini ve kırılganlığını bile göremiyoruz. Emrah Özdemir ne kadar rolünün gömleğini taşıyabiliyorsa Manolya Maya da o kadar taşıyamamış gibi geldi bana.
Benzer bir konuya sahip Başlangıçlar filminin başrol oyuncusu Ahsen Eroğlu’na bakarsanız ne demek isteğimiz daha net anlayabilirsiniz. Örneğin; Ahsen Eroğlu çok daha olması gerektiği gibi oynuyor.
Annem Hakkında (2026)
Soner Sert’in ikinci uzun metraj filmi Annem Hakkında, annesinin mevlidi ve miras meselesi için yurt dışından gelen Caner’in, babasıyla ve tüm aile üyeleriyle hesaplaşmasını anlatıyor. Babayla kurulan mesafeli hatta husumetli ilişki, anneye geçmişte kötü davranma üzerine kurulu filmde, bu klişeyi kırmak hiç düşünülmemiş sanki. Baba-okul, Anna-kız vs. çatışmaları, her zaman kıymetli ve izleme deneyimi yüksek çatışmalar barındırır ama bu haliyle çok kolaya kaçılmış gibi. Babanın tipik bir iç anadolulu olarak çizilmesinden mütevellit fazla ‘erkek’ olması, oğlunun gay olma ihtimali ile çok daha katmerli bir anlatı sunacakken oğlu da kısa sürede babanın kopyasına dönüştürerek buradaki özgün olma ihtimalini de boşa düşürüyor Soner Sert.
Her zaman kullanılan bir motifi bu kadar çiğ ve klişelerle katletmesi maalesef film için büyük eksiler barındırıyor. Oyuncular ve oyunculuklar bu kadar iyiyken hikâyenin bu kadar aksak, diyalogların bu kadar ezberci ve yönetmenliğin bu kadar hantal olması, bile bile ladesten başka bir şey değil. Finale doğru Yurdaer Okur’un patlamaya yakın bomba haline, uygun diyaloglar bile yazılamamış ve oyuncunun her zaman etkileyici olan ‘patlayan volkan oyunculuğundan’ faydalanılamamış. Finalinde ise Caner haricinde herkesin, bir villaya bütün “yüklerinden” kurtulması da filmin ne yapmak, nereye varmak isteği konusunda kafa karışıklığı yaşadığını net bir biçimde gösteriyor.

En Güzel Cenaze Şarkıları (2025)
İlk filmi Ela ile Hilmi ve Ali ile adını geniş kitlelere duyuran Ziya Demirel, yeni filmi En Güzel Cenaze Şarkıları’nda, Esra Dermancıoğlu ve Halil Babür’ün oyunculuklarına bel bağlıyor. Farklı bölümlerden oluşan film, ağır bir depresyon sürecindeki Saadet’in bununla mücadele biçimini merkeze alıyor. Sahnelerini inanılmaz bir biçimde uzatan ve bundan asla gam duymayan film, yer yer fenalık geçirtecek ölçüde tekrara düşüyor. İkinci öykünün atılsa hiçbir şey kaybetmeyecek filmde, ilk ve üçüncü öykü de dolgu görevinden öteye gidemiyor ve film ancak dördüncü hikâyeyle başlıyor. Derdini bu aşamadan sonra açık etmeye başlayan film, bütün eğlencesini de bu sürecin sonrasına saklıyor. Ancak son sahnede Ziya Demirel seyircisini o kadar aptal yerine koyuyor ki son beş dakikaya sakladığı nefis diyaloglar haricinde bu bölüm, zaman kazanmaktan başka bir anlam ifade etmiyor.
Queen at Sea (2026)
İsminin Türkçe karşılığı ‘Denizde Kraliçe’ olmasına rağmen nedendir bilinmez İstanbul Film Festivali’nde “Kraliçe Zorda” olarak çevirilen Queen at Sea, başrolde Juliette Binoche’un olmasıyla beklentileri yükseltiyor. Demans hastalığıyla mücadele eden annesine yardım eden Amanda ve üvey babası arasında geçen hikâyede, paralel olarak bir de Amanda’nın ergen kızı Sara’nın gençlik heyecanlarını izliyoruz. Amanda’nın üvey babasını, annesiyle seks yaparken yakalamasıyla ilk çatışma fişeğini ateşleyen film, kısa sürede önce tecavüz şüphesinin peşinden gidiyor ve her an bitecekmiş izlenimiyle sürekli sarkıyor.
Ancak bundan daha da önemlisi, filmi ayakta tutan “bu bir tecavüz mü yoksa değil mi?” sorusunu annenin yaşlı bakım merkezinde herhangi biriyle ilişki yaşaması bu soruyu boşa çıkarıyor ve filmin elinde hiçbir şey kalmıyor. Başta rıza kavramını tartışmaya açan film, bu sahneyle beraber bununla çok da ilgilenmediğini ve babanın seks girişiminin “olağan” olduğunu vurguluyor bir bakıma. Film sadece bunun peşinden gitse belki de çok daha değerli bir hale gelecekti ama bu haliyle ergen kızın ilişki heyecanını paralel bir şekilde işleyerek filmi, gençlikte ilişkilerin hali vs. ihtiyarlıkta ilişkilerin hali gibi bir yere evriyor. Sonuç olarak film bittiğinde salonda kocaman bir “eee?” diyerek ayrılıyoruz. Ne dememiz bekleniyor? Gençilik ne güzel, ihtiyarlık ne zor, ne kötü dememiz mi?
Good Luck, Have Fun, Don’t Die (2025)
Karayip Korsanları serisinin yönetmeni Gore Verbinski’nin yönettiği Good Luck, Have Fun, Don’t Die, gelecekten gelen bir adamın bir grup insanı geçmişe götürerek geleceği kurtarma çabasını merkeze alıyor. Kimilerine göre oldukça zeki hamlelerde bulunan film, hem türün bütün bilindikleriyle hem de gerekli gereksiz giriftli yapısıyla özgün bir şey sunmuyor. Artık sakız haline gelmiş elinde telefonlarla gösterilen Z kuşağının zombi olarak gösterilmesi bir nebze ilgi çekici olsa da film genel olarak sanki Gore Verbinski’nin değil de herhangi bir yönetmenin elinden çıkmış izlenimi veriyor. İnternetin “çöplüğü” haline gelen kedili videoların ise dev bir kedi olarak karşımıza çıkarak yaşayanları öldürmesiyse oldukça zayıf bir fikir. Good Luck, Have Fun, Don’t Die bütün bu anlatılanlarla gece yarısı kuşağında izlenecek bir filmden ileri gidemiyor.
Murder in the Building (2026)
Fransız filmi Murder in the Building, yer yer Sydney Sweeney’nin The Voyeurs filmini hatırlatıyor, yer yer de Alfred Hitchcock’un Rear Window’nu hatırlatıyor. Sinema hocası bir kadın ile yazar kocasının, komşularının evlerini gözetlerken şahit olduğu olayları merkeze alan film, The Voyeurs ve Rear Window filmlerinden farklı olarak komedi yönü ağırlıklı bir film. Kadını bilhassa Hitchcock filmleri üzerine çalıştığını göstererek, filmin bundan esinlendiği kabul ediyor ve kadının bir tür paranoyaya kapılma ihtimalini aklımızda tutmamızı istiyor film. Bu yönüyle de The Voyeurs filminden ayrılarak tam olarak Rear Window’u referans aldığının altını çiziyor film. Tam da bu yüzden oldukça bilindik bir hikâye sunan Murder in the Building, komedi dozuyla ve kadına dair “acaba paranoya mı yapıyor?” sorusunu aklımızda tutmamızı sağlayarak iki farklı ekleme yapıyor. Bunun haricinde pek bir şey barındırmağı için festival seçkisinde olmayı hak ediyor mu? Bence hayır.
Everybody Digs Bill Evans (2025)
Anders Danielsen Lie’ın efsanevi caz piyanisti Bill Evans’e hayat verdiği Everybody Digs Bill Evans, tamamına yakını siyah beyaz olan tipik bir biyografi filmi. Neredeyse diyorum çünkü film lineer bir akış yerine flashback’ler ve flashforward’lardan oluşuyor. Yakın arkadaşını trajik bir biçimde kaybetmesinin ardından yaratıcılığı ciddi anlamda yara alan ve adeta sanatına küsüp aile evine dönen Bill Evans, burada bir çeşit inziva süreci geçirirken kafasındaki şeytanlarla baş başa kalıyor.
Her sanatçının ruhuna ve kanına zerk olunan yaratma isteği onu bir an olsun bırakmıyor ki kısa sürede yeniden üretimenin peşine düşüyor… Film tam olarak bu eksende gezinirken adı ‘depresyon adam’a çıkan Anders Danielsen Lie, Oslo 31 Ağustos ve türevi filmler kadar depresif olmasa da arkadaşını kaybeden bir adamın yaşadığı duygu durumu için biçilmiş kaftan oluyor. Ancak film, her ne kadar Anders Danielsen Lie ismiyle büyük beklentiler yaratsa da bu beklentileri karşılayamıyor. Belki biz, daha büyük bir film izleyeceğimizin hülyasına kapıldığımız böyle hissettik fakat bu haliyle çok da akılda kalıcı bir film olmayacak gibi duruyor Everybody Digs Bill Evans.
The Wizard of Kremlin (2025)
Paul Dano ve Jude Law’ı buluşturan The Wizard of Kremlin, batılıların gözünden Putin’in yükselişini ve ne büyük bir “diktatöre” dönüşmesini anlatıyor. Merkeze Paul Dano’nun hayat verdiği Vadim Baranov’in gençlik ideallerinden vazgeçerek düzene eklemlenmesini ve Putin’in kurduğu imparatorluğun taşlarını döşeme aşamalarını ele alan film, epizotlar halinde anlatısını kuruyor. Oliver Assayas’ın elinden çıkan film, ilk etapta etkileyici bir politik drama gibi görünse de bir batılı gözünden Rusya tasviri izlemek ironik bir durum ortaya koyuyor. Öyle ki normal zamanlardan geçmediğimiz şu günlerde batılılardan Putin Rusyası’nın ne kadar antidemokratik olduğunu izlemek oldukça “tencere dibin kara” gibi geliyor. Böylesi hikâyelerin Amerika ve İsrail haricinde herhangi bir ülke veya yönetmen tarafından anlatılması daha anlamlı. O yüzden Amerikalılar ve İsrailliler, Putin’in antidemokratik mitini konuşacak, anlatacak son insan bile değiller. Herkes önce kendi evinin önünü süpürsün!
The Christophers (2025)
Steven Soderbergh’in iyiden iyiye “paslandığını” gösteren The Christophers, ilk on dakikasından nereye varacağını belli eden bir film; son demlerini yaşayan huysuz, ultra başarılı bir sanatçı ve tıpkı onun gibi sanatçı olmak isteyen bir asistan/öğrenci… Michaela Coel’in hayat verdiği Lori, direkt bu motifte bir karakter olarak tanıtılmasa da finale doğru bu formüle, sanatçıyla olan geçmişe yönelik “husumeti” de eklenince ortaya evlere şenlik bir film çıkıyor.
Çocuklarının babalarının mirasına konmak için Lori’yi kullandığı filmde kardeşler, tek boyutlu ve oldukça karikatür olarak karşımıza çıkıyor. Huysuz Julian, Lori’ye başta herkese davrandığı gibi davranıp tepki alınca bir anda süt dökmüş kediye dönmesi de çok formülize. Tüm bu anlatılanlar da The Christophers’ı bir formül iş olmaktan kurtaramıyor. Bu yüzden film, ne Soderbergh’in ne de iki başrolün kariyerine yakışıyor!

Sultana (2026)
Çilingir Sofrası filmiyle tanığımız Ali Kemal Güven’in yeni filmi Sultana, gece kulübünde çalışan bir grup direk dansçısı kadını anlatıyor. Kulüp içindeki iktidar yarışına tanıklık ettiğimiz film, herhangi bir Yeşilçam filmine, kadın dayanışması ve #metoo sosu eklenmiş gibi. Ancak, Yeşilçam’dan aşırma hikâyesi ve kadın dayanışması sosu bana o kadar yaratıcılıktan uzak geldi ki iki saatlik süresiyle adeta afakanlar bastı.
Çok rahat 80 dakika olması gerekirken tam 120 dakika olan film, sürekli tekrara düşerek senaryosunun ne kadar kötü olduğunu, gelişigüzel mizansenleriyle ne kadar kötü yönetmenliğe sahip olduğunu ve İstiklal Caddesi’ni sürekli geçiş (kaçış) olarak kullanmasıyla ne kadar yetersiz bir kurgusu olduğunu gösteriyor bana. Ancak bütün sıkıntılar bununla da sınırlı değil. Karakterlerin söylediği şarkılar buram buram yapay zekâ koktuğu gibi hiçbir müzikal taraf da barındırmıyor.
Bu yönüyle de son yılların en derme çatma ve üzerine en az düşünülmüş filmi olarak benim aklımda yer ediyor. Bu yüzden Sultana, amatör bir denemeden öteye gidemiyor. Tuba Büyüküstün’ün bana göre ağzına asla oturmayan diyaloglarıyla karşımıza çıkıyor. Bu sebeple Sultana hakkında tek iyi bir şey söylemek dahi mümkün olmuyor. Son 15 dakikasında birden bire “biz birbirimizin değil, erkeklerin düşmanıyız” gibi kadın dayanışmasına direksiyon kıran film, kadın mücadelesinden de nemalanmak istiyor. Oysa biraz olsun bu mücadeleye emek vermiş insanlar, bu durumun pek tabi farkına varabilir bence. Bu haliyle olmamış filme, böylesi detaylar ekleyerek kadınlardan taraftar toplanmak isteniyor gibi geliyor. Fakat Sultana, yayladaki yoğurda giderken evdeki bulgurdan oluyor!
Karanlıkta Islık Çalanlar (2026)
Ankara’nın orta-alt sınıf bir ailenin hayatına konuk olduğumuz Karanlıkta Islık Çalanlar, anne, baba ve kızları üzerinden hem toplumsal hem de bireysel bir sıkışma anlatıyor. Emekliliği yaklaşan ve bununla yüzleşmeye hazırlanan baba, çalıştığı hastanede daha görünür hale gelmek için doktorların onayını almaya çalışan anne ve eğitim kariyerini yarıda bırakan, uzun süresiz işsiz olduğu için evde oyun oynayan ve kitabını yayınlatmaya çalışan kız…
Karanlıkta Islık Çalanlar’ın bu hikâyesi aslında oldukça tanıdık ve sadece Türkiye için değil dünyanın da bir gerçeği. Anne-baba ve çocuklar arasındaki iletişimsizlik, gençlerin artan buhran ve geçim sıkıntısı yüzünden evde zaman geçirerek bilgisayar oyunlarıyla zaman geçirmesi, günümüzün adeta aynası gibi. Bu üç karakter arasındaki iletişimsizlik ve bununla gelen bir tür nefes alamama hali, filmin çatısını oluşturuyor. Bu sorun aşılsa belki hepsinin yaşadığı bu içsel buhran son bulacak ama insanın doğası ve çevre buna bir türlü müsaade etmiyor.
İlk filmi olmasına şaşırdığımız Pınar Yorgancıoğlu, filminde denediği ve her karakterin yumuşak karınını metafizik karakterler üzerinden anlatması da oldukça güzel nüanslar sunuyor. Öyle ki bu sahneler hem karakterleri daha iyi tanımamızı hem de filmin klostrofobik tarafına komedi motifi ekleyerek yumuşatıyor.
Bütün bu anlatılanlara oranla evin tek kızı Toprak’ın yaşadıkları göğsümüze hançer gibi işliyor. Nitekim Toprak’tan anne babası gibi “başarılı” olunması isteniyor ama Toprak onlar gibi, belki onlardan fazla çalışsa bile onlar gibi başarılı olmasının pek mümkünatı yok. Çünkü dünya artık anne-babası dünyasının gibi eğitimli insanın el üstünde tutulduğu bir yer değil ve Toprak ağzıyla kuş tutsa dahi başarılı sayılamayacak durumda. Sonuç olarak Pınar Yorgancıoğlu, ilk filmi Karanlıkta Islık Çalanlar ile hepimizin şahit olduğu bir konuyu, eğip bükmeden dupduru bir biçimde anlatıyor. Toprak karakteri ise yolunu bulmada zorlanan ve arada kalmışlık krizleri yaşayan hem Y kuşağının hem de Z kuşağının başarılı bir portresi haline geliyor.
Lo-Fi (2026)
Bir taşınma üzerinden aşkın evrimini anlatan Lo-Fi, aşkın ilk hali ile bıraktığı enkaz üzerine kuruyor hikâyesini. Böyle söyleyince film daha dişe dokunuyor bir şey gibi duruyor ancak Kadıköy’de herhangi bir barda, çakırkeyif olunca akla gelen herhangi bir 16 yaşındaki ergen çocuk aşk hikâyesi gibi.
Başından sonuna kadar sanki Kadıköy sokaklarında dolaşıyormuş izlenimi veren film, sığlıkta bir eşik aşıyor ve “Bu kadar olmaz!” dediğimiz her şeyi deniyor. Bu haliyle de çok sevdiğimiz arkadaşımızın anısı olsa bile dinlenecek gibi durmuyor.
İlk yarısında görsel olarak bazı güzel fikirleri olan film, ilerledikçe hem içinde yaşadıkları dünyaya dair hiçbir şey bilmeyen veya ilgilenmeyen, aşkı da belli bir forma sokmaya çalışan oldukça steril karakterlerlerden ibaret olarak hafızalarımızda yer ediniyor. Biten aşkın ızdırabını anlatma girişimiyle yolan çıkan film, bunu dahi kıyısından dolaşarak ve tek bir replikle anlatıyor. Sürekli konuşan ve büyük resimde hiçbir şey anlatmayan insanlar gibi. Bu haliyle kısa filmden hallice olan Lo-Fi, bu ülkede sinemanın hala nasıl hâlâ var olabildiğini bana sorgulattı.
Renovation (2026)
Modern insana ve güncel yaşama dair sularda gezinen Renovation, evden çalışan Sigrid, sevgilisi Matas ve binanın inşaatında çalışan Oleg’in hikâyesini anlatıyor. Hayatında türlü kararsızlıklar ve belirsizlikler yaşayan Sigrid, Oleg ile tanışınca hayatında bazı değişikler yaşıyor ve şiir yazmaya başlayıp evliliğin eşiğindeki Matas ile olan ilişkisini sorgulamaya başlıyor. Temel hikâyesini Sigrid’in yolunu bulma çabası ve üçlü aşk ihtimali üzerine kuran Renovation, Oleg’in savaştan kaçan bir Ukraynalı olması sebebiyle hikayesine politik bir yan hikâye ekliyor. Ancak bu konuda elini korkak alıştırdığı için net bir şey söylemiyor. Bu yüzden de film klişe bir aşk üçgeni ve Sigrid’in burjuva şımarıklığından öteye gidemiyor.
Hen / Tavuk (2026)
Türkçe ismiyle Tavuk, bir tavuğun çiftlik yaşamından bir şekilde kaçıp farklı maceralara girişmesini anlatıyor. Başından sonuna kadar inanılmaz bir film olan Tavuk, bir hayvana yazılı metin oynatmışçasına keyifli ve akıllara durgunluk veren bir film. Dünyayı tanıma ve anlamlandırma filmi de diyebileceğimiz yapım, türlü maceralarından ardından bir çiftlik köpeğinin yakalamasıyla beraber çiftlik tavuğu oluyor ve burada bir çiftlik hayvanından ne bekleniyorsa yapmaya başlıyor. Bunu yaparken de karşı çıkıyor, isyan ediyor ve kendisine dayatılan şeylere karşı sürekli bir çıkış arıyor. Bu haliyle tavuk ve maceraları, bir alegori haline geliyor. Onun macerası pek çok kişiye, gruba da ilham oluyor.
Film tavuğun maceralarını anlatırken bir yan hikâye olarak göçmenlik meselesini de işlemeyi görev biliyor. Tutulduğu çiftliğin göçmen kaçakçılığına aracı olduğu tavuk, kaçma girişimlerinden birinde havalandırmayı istemsiz kapattığı için onların ölmesine neden oluyor. Ve göçmenler “sorun” çıkarmasın diye yakılıp yok ediliyor. Bu yüzden de film, sadece bir tavuğun macerasını değil dünyada kopan kıyametleri de anlatmayı kendine görev biliyor. Sonuç olarak Hen, bir tavuğu sanki büyük bir oyuncuymuşçasına inanılmaz bir biçimde perdeye taşıyan ve tavuk üzerinden kabul etmemeyi, direnmeyi ve farklı çıkış yolları aramaya salık veren ufuk açıcı bir film.
Kapak Fotoğrafı: YellowBOS
İlginizi çekebilir: Sine Magger’dan 45. İstanbul Film Festivali’nden Öneriler

Musa Bölükbaşı







Aile Tadında
İlk yorumu siz yazın!