Gökalp Gönen ile Sohbet: Filmleri ve Animasyon Yapmak Üzerine
Gökalp Gönen ismini ilk kez 38. İstanbul Film Festivali’nin Ulusal Kısa Film Yarışması’nda En İyi Kısa Film seçilen filmi “Avarya” sayesinde duydum. O yıl festivalde çalışıyordum, kısa film seçkilerine zaman ayırıp izleyememiştim. 4 yıl sonra, bir sonraki filmi “Lâl” vesilesiyle, Kaş Uluslararası Film Festivali’nin ilk yılında tanıştık — hem Gökalp hem de filmleri ile. Karamsar ama iyi hikâyeleri olan ve bu hikâyeleri anlatmayı çok iyi başaran bir sanatçı, ülkemizde pek de örneği rastlanmayan animasyon alanında uluslararası standartlarda kısa filmler yapan yetenekli bir yönetmen o. Bir animasyon sanatçısı olarak üretiminin reklam filmleri ya da ticari panolarla sınırlı bir alanda kalmasına izin vermediği, sinema da yaptığı için mutluyum ve izlediğim tüm filmlerini, yarattığı dünyaları seviyorum. Üç kısa animasyon filmi “Altın Vuruş”, “Avarya” ve “Lâl” MUBI kataloğuna eklenmişken siz de izleyin, tanıyın ve sevin diye Gökalp ile sanatını, filmlerini ve kendi hikâyesini konuştuk.

Animasyona yönelmende belirleyici olan neydi? Hangi noktada bunun mesleğin ve işin olması dışında sinema da yapmak istediğine karar verdin?
Aslında organik bir biçimde birçok faktör… Bilgisayar oyunlarına meraklı bir liseli olmam, bunların üretildiği dünyaları merak etmem, çizim yeteneğim, öykü anlatma arzum… Hepsi yavaş yavaş beni oraya itti. Çok bilinçli bir şekilde karar verdiğimi hiç hatırlamıyorum. Gördüğüm şeyi yapmak istiyordum sadece.
Örneğin, mizah dergilerini çok seviyor, “Ben de bir çizer olacağım” diyordum kendime. Bunu başarmaya çalışırken aslında karikatür konusunda ne kadar başarısız olduğum ortaya çıkıyordu. Ancak karanlık öyküler çizerken içimde esrarlı bir şeyler keşfediyordum. Yani, o zaman Uykusuz dergisindeki çizer abilerimden birisi bana öyle diyordu. Onu koyuyorum cebe. Sonra üniversitede bir seminere katılıyorum, üç boyutlu animasyonun dünyası ile tanışıyorum. Teknik karmaşası, kapasitesi beni büyülüyor. Biraz araştırıyorum, filmler çıkıyor karşıma — Fallen Art, Tomek Bagiński mesela. Sonra oynadığım oyunların, bu kısa filmlerin ve cebimdeki karanlık öykülerin match olduğunu görüyorum. 2010 — bir bakmışım, okulu falan dondurmuşum, memleketime dönüp kendimi eve kapatmışım. 3B animasyon öğreniyorum ve öğrenirken amacım hep öykü anlatmak oluyor. İşim ve mesleğim olması sonradan. Bu öğrendiklerimle para kazanabileceğimi hiç düşünmemiştim.

Yönetmen ve senaristi olduğun filmlerde aynı zamanda işin teknik işçiliğini yani animasyon yükünü üstlenmenin çok fazla avantajı olduğunu düşünüyorum. Bunlardan ve varsa dezavantajlarından bahsedebilir misin?
Avantajlı olduğuna katılıyorum, kesinlikle büyülü bir üretim sahası. Tabii bu biraz da benim duygusal zayıflığımla alakalı olabilir. Ama kimseye tek bir kelime etmeden, tek bir kare göstermeden, odanda bir film yapıp pat diye ortaya koymak gerçekten ruhani tarafı olan bir tecrübe. Ama işte, kalitesini belirli bir seviyede tutmak da zorlaşıyor. Çünkü en başında sizi baştan çıkaran, “tamam, bunun filmi yapılır” dedirten fikir, sadece sizin değirmeninizde döndüğü için bir yerden sonra akmaz hâle geliyor.
Ben bütün filmlerimde bir noktadan sonra fikirden tamamen soğumuş bir şekilde, “E bu kadar geldim, artık bitireyim” diyerek çalıştım. En kolay ilerlediğim Avarya oldu; çünkü orada büyük bir ekip vardı. Ekibin takvimine saygı duymak zorundaydım. Bu da ritmini artırdı. Ama mental anlamda en çok yıpratan yine o oldu. Çünkü ekip yönetmek zor iş.

Hem Lâl ve Avarya gibi güncel işlerinde hem de örneğin Güveç gibi çok daha eski işlerinde bir döngüsellikten bahsetmek mümkün. Döngü senin için ne ifade ediyor?
Döngü benim için bir tamamlanıştı o dönem. Şimdi yazdığım öyküler pek öyle değil ama o zamanlar döngülü hikâyelerden büyüleniyordum. “Olması gereken bu” diye düşünüyordum. Çünkü şuna inandırmıştım kendimi: “Mutlu olsalar ne olacak? Mutluluk, o nihai sondan bir önceki küçük bir andır sadece. Mutlu sonla bırakırsam hikâyeyi yarım bırakmış olurum. Oysa ben o evreni her şeyiyle seyirciye teslim etmeliyim.” Böyle bir misyonum vardı galiba. Döngüler de bunu sağlıyordu. İçimde küçük bir his vardı: Bu filmleri hatırlayanların, döngüler sayesinde o evrenleri sürekli olarak yaşatacağına inanmıştım bir bakıma. Çok iddialı tabii… Hikâyeler o kadar büyük değil şimdi bakınca. Ama üretirken güzel bir inançtı bu.
Hâlâ döngüleri çok seviyorum bu arada. Sadece artık sinemaya o kadar mekanik bakmıyorum. O yüzden şimdi peşinde olduğum şeyler başka.

Türkiye hem animasyonun çocuk filmi demek olmadığı fikrinin hem de bilimkurgu türünün daha zor kabul edildiği, bunlara daha mesafeli yaklaşılan bir yer sanki. İkisini kesiştiren filmler yaptığını düşünürsek bu konularda zorlandın mı? İzleyicinin tepkileri genelde ne yönde oluyor?
Oldukça olumlu diyebilirim. Teknik birkaç eleştiri dışında negatif bir şeye rastlamadım. Senaryolarımın öngörülebilir olduğunu söyleyenler de var elbette, ama burası gri bir alan. Filminiz hiç öngörülemez hâle gelene kadar, birileri için öngörülebilirdir. O yüzden genel olarak gelen tepkilerden memnunum.
Yıllar içinde gerçekten çok güzel insanlarla tanıştım ve çok güzel açılımlara kavuştum. Hatta bu bana bir süredir şu metaforu dillendirtir oldu: İyi film yapmak, güzel bir sofra hazırlamak gibi. İnsanları davet ediyorsunuz; onlar sofranın etrafında, anlamlı bir yemek eşliğinde sohbete dalıyorlar. Siz şef olarak konuşmadan, o konuşmaları dinliyorsunuz. Size sorulmadıkça da bir şey söylemiyorsunuz. Memnuniyetle seyrediyorsunuz sadece.
Yıllar içinde filmlerim üzerinden yapılan birçok akıllıca çıkarım, bana defalarca “İyi ki bu işi yapıyorum” dedirtti. Bunu özellikle ülkemin seyircisiyle daha samimi yaşıyorum sanırım. Filmlerim online platformlarda bir hayli izleniyor. Orada dünyanın dört bir yanından gelen yorumları okuduğumda ise genelde daha plastik bir şeyle karşılaşıyorum. Bilim kurgu açısından elbette orada da muhteşem şeyler var, ama metaforik açıdan bizim topraklarımız oldukça verimli. Bunu zaten herkes söyler…

Altın Vuruş’ta güneşe uçan İkarus’u hatırlatan bir kaçış ve özgürleşme hikâyesi var, Avarya ise sanki her kaçışın özgürleşmek anlamına gelmeyebileceğine ya da nihayetinde bir kaçışın mümkün dahi olmayabileceğine işaret ediyor. Aradaki 4-5 yılda senin biraz karamsarlaştığını söyleyebilir miyiz?
Aslında Altın Vuruş da kaçışın mümkün olmadığını, bunun bir illüzyon olabileceğini anlatmıyor mu? [Spoiler] Robotlar, sahte bir güneşle kendilerine vaat edilen cennete kavuşacaklarını sanıyor; ancak bu pek de planlandığı gibi gitmiyor. Tıpkı Avarya’da, “Yeni dünyalar verir bu gemi bana” diyerek kendini robota/sisteme emanet eden adam gibi. [ / Spoiler]
Bundan bağımsız olarak, aradan geçen zaman beni karamsarlaştırdı mı? Evet. O kadar karamsarlaştırdı ki bunun etkisini henüz filmlerde göremedik; çünkü artık film yapamıyorum. Daha doğrusu, film yapmayı anlamsız buluyorum gibi bir hâl var üzerimde. Tüketim biçimlerimiz, her şeyin çokluğu, gürültü… Bilmiyorum, pandemi sonrası sanki başka bir virüs esir aldı bizi. Umarım hayırlı bir gündemi vardır.
Ben de bu sırada başka medyumlar arayışındayım. Ama aslında medyumdan ziyade ortak kültürün öldüğünü kabul etmeli; kendi küçük çevremi yeniden keşfetmeliyim. Eğer yeniden bir şeyler paylaşabildiğimi hissedebilirsem, üretime bakışım da değişebilir.

Artık kendi animasyon dilini ve imzanı yansıtan, sana özgü o tarzı filmlerini arka arkaya izleyince görebiliyoruz. Ben zerre anlamasam da okuyanlardan işin teknik kısmını merak edenler olacaktır. Bu tarzı geliştirmende belirleyici olan belli araçlar, teknikler neler?
Ortak dili açıklamak gerekirse, tekrar oyun dünyasına dönebiliriz. 2007-2018 arasında oyunları sıkı takip eden herkesin tanıdık olduğu dokular var benim filmlerimde. Sırtımı sinemadan çok oraya yaslıyordum ben: dokular, renkler, ışıklar… Ama form sanırım kendiliğinden gelişti.
Uykusuz dergisine giderken bu konu üzerine çok kafa yormuştum. Dergiye gidene kadar çok iyi çizmenin bütün dertlere deva olacağını düşünürken, Ersin Karabulut şöyle bir şey demişti: “Adam o kadar kötü çiziyor ki, kendi kendine bir stil yaratmış. Hep öyle çizebilse çok iyi.” O zaman yavaş yavaş kırılmaya başlamıştı romantik estetik yaklaşımım. “Aksaklıklarda bir samimiyet var” diyerek arıyordum formları. Bu da öykülerin her yerine siniyordu elbette. Buradan şuraya geliyoruz: Deneme yapmak! Hata yapmak! Kötü yapmak!
Artık bir şeyi, o gördüğümüz “iyi”lere benzemediği sürece görücüye çıkarmıyoruz sanki. Bekletiyoruz. Eh, 2.394.234 like almış bir post üretmek kolay değil. Zaten viral mekanizması ne, o da belli değil. Üretimlerimizi bu mekanizmalara denklediğimizde kitlenip günün sonunda hiçbir şey üretmiyoruz. O da yolun başında kalmamıza sebep oluyor. Kafamızın bir köşesinde, “Yeterince çalışırsam o hedefe ulaşırım” gibi bir olgu var. Gizli gizli deniyoruz ama bence doğrusu, “Yeterince çalışıp, yeterince hata yaparsam o hedefe ulaşırım” olmalı. Çünkü bir sanatçının özgün tarafları, yaptığı hatalardan damıtılıyor bana göre. Yaptığı iyi şeylerden değil. Çoğu “iyi” şey zaten çok sıkıcı artık. Hele de yapay zekâ ile bu hataların değeri iyice artacak. Çünkü sürekli olarak mükemmel imgelere, sekanslara maruz kalacağız. Titreyen kameralar, kötü ışık, gürültülü kesitler, aksak öyküler içimizi ısıtacak.
O yüzden şu saatten sonra, “Şu programı kullanın, şu teknikle iş yapın” demek benim yeni görüşlerim açısından pek samimi olmaz. Hatta 3B animasyon öğrenmek kötü bir yatırım bile olabilir. Ben karışmıyorum. Ama ne kullanıyorsanız kullanın, her gün 2-3 saat başına oturun. Tam odaklanın ve bir şey üretin. İster kara kalemle, ister Stable Diffusion’lu TouchDesigner ile. Derdinizi keşfedin. Derdiniz yoksa zaten boş verin; gezin, eğlenin. Ne diyebilirim? Ama bence yaşamı anlamlı kılan şey dertliliktir.
Dert de dinleyebilirsiniz elbette, onları kendinize dert edinebilirsiniz. Bu aralar sanatçı arkadaşlarıma sık soruyorum: “Bir gün uyandığınızda dünyada tek başınıza kalmış olsaydınız üretim yapmaya devam eder miydiniz?” Çoğu “Ederim” diyor. Ben etmem gibi geliyor mesela. Yine yazarım, yine düşüncelerimi aktarırım bir kâğıda, yine derinleşirim yeni bulduğum fikirlerde (akıl sağlığımı korumak için). Ama oturup bilgisayar başına film yapmam; kimse izlemeyecekse.
Böyle deyince, “O zaman sen popülerlik peşindesin” gibi algılanıyor olabilir; ancak mesele o değil. Sanatın tüm formları, belirli meselelere dair açılan yeni dosyalar gibi geliyor bana. Hatta bir tür gelecek yoklaması…“ Bakın arkadaşlar, burada böyle bir şey var. Bu bugün ve yarın bize bir bela ya da bir deva olabilir. Gelin bunun üzerine düşünelim, en azından hissedelim.” gibi bir anahtar. Toplum da o anahtarı sokacak kapı. Kapılar yoksa niye anahtar yapasınız, taşıyasınız, değil mi? Saçma bence.

Türkiye’den radarımıza almamızı önerdiğin animasyon sanatçıları var mı peki? Ya da senin filmlerini seven birine dünya sinemasından ya da Türkiye’den kimleri takip etmesini önerirsin?
Animasyon konusunda maalesef çok verimli topraklarda değiliz. E, zor tabii… Herkes panik hâlde bir yerlere koşturuyor. Animasyon ise durup soluklanmayı gerektiriyor. Bu aralar bana bu konuda heyecan veren, Barış Çavuşoğlu’nun BENTA’sı var. İMÇ’de bir mekân. Çok acayip filmler gösteriliyor orada. Barış da çok acayip bir sanatçı. Animatör aslında, hâlâ da yapıyor ama fiziksel şeyler de üretiyor. Şu anda yine aynı mekânda devasa bir işi kurulu. Ben onun ileride de güzel filmler yapacağına inanıyorum.
Bir de Lunch Break Animation stüdyosu var. Genç bir ekip. Neredeyse hepsinin kendisine ait kısa filmi var önceki yıllardan. Ama ekipçe ürettikleri Sapan, geçtiğimiz Annecy seçkisindeydi. O filmi merakla bekliyorum, çok kaliteli olduğuna eminim.
Dünyadan ise film yerine oyun önereyim ben: Aslında popüler oyunlar, ama oyun oynamayanlar için de güzel bir başlangıç olabilir. Machinarium ile başlanabilir, Limbo (ölen kardeşini araftan çıkarmak için çabalayan bir çocuğun hikâyesi), yine aynı stüdyodan Inside, son olarak da Little Nightmares serisi.
Bir de filmleri yaparken oynadığım oyunları söyleyeyim: Fallout 3, Fallout New Vegas, Bioshock serisi, Skyrim, The Long Dark. Bunlara zamanında günlerimi verdim. Pişman değilim!

Gökalp Gönen imzalı üç animasyon kısa film, Altın Vuruş (2015), Avarya (2019) ve Lâl‘i (2020) MUBI’de izleyebilirsiniz.


Emre Eminoğlu 






Aile Tadında
İlk yorumu siz yazın!