Sorrento’dan Capri’ye: Akdeniz’in Büyülü Rotası
Sorrento’nun limon kokulu sokaklarından Capri’nin büyülü kayalıklarına uzanan bu yolculuk, Akdeniz’in en zarif yüzünü keşfetmem için mükemmel bir fırsat oldu. Her adımda başka bir manzara, her dönüşte yeni bir hikâye açıldı; capcanlı meydanlar, kıyıya vuran zümrüt sular ve yüzyıllardır aynı güzellikte kalan sahil köyleri… Hem Sorrento’nun dinginliği hem de Capri’nin kendine özgü cazibesi bu seyahati benim için unutulmaz kıldı.
Sorrento Gezi Notları
Sorrento… Akdeniz’in kalbinde, güneşin ve denizin iç içe geçtiği büyülü kasaba. Burada her şey yavaş, huzurlu ve limon kokulu. Bizim yolculuğumuz da tam olarak limon kokularıyla başladı. Şehrin en eski ve en ikonik restoranlarından biri olan O’ Parrucchiano La Favorita’da, limon ağaçlarının altında geçen keyifli bir yemekle…
O’ Parrucchiano, 1868 yılında Antonino Ercolano tarafından kurulmuş bir restoran. Antonino, papaz olmayı planlayan bir seminer öğrencisiyken, aşçılık sanatını seminerin mutfağında öğrenmiş. Daha sonra bu tutkusunu hayata geçirip Corso Italia’daki iki küçük odayı bir trattoria’ya dönüştürmüş ve adını “La Favorita” koymuş. Zamanla dostları onu “O’ Parrucchiano” yani Napoli dilinde “papaz” anlamına gelen lakabıyla anmaya başlamış. Bu isim de restoranın kimliğine dönüşmüş.
Yıllar içinde Antonino’nun yeğeni Giuseppe Manniello, bu mekânı büyütüp efsaneye dönüştürmüş. Bugün restoran hâlâ Manniello ailesinin ellerinde; misafirleri, gülümseyerek bahçedeki sihirli atmosfere davet eden Enzo Manniello yönetiyor.
Restoran, dünyaca ünlü cannelloni yemeğinin doğduğu yer olarak biliniyor. Yaklaşık yüz elli yıl önce burada yaratılan bu lezzet, bugün hâlâ aynı özenle hazırlanıyor. Biz de bu efsanevi yemeği tattık; ricotta ve etle doldurulmuş, domates sosuyla buluşmuş taze makarna… Sorrento’nun tarihini ve mutfağını tek lokmada hissettiren bir reçete olduğunu söyleyebilirim.
Yemek sonrasında Sorrento’nun ruhunu tam anlamıyla yansıtan bir deneyim yaşadık: Minik bir limoncello üretim tesisine gittik. O tatlı sarı şişelerin ardında nasıl bir emek olduğunu adım adım öğrendik. Sorrento limonları gerçekten bambaşka. Kalın kabuklu, yoğun aromalı ve dev boyutta. Limonların yalnızca kabukları soyuluyor, beyaz kısmı alınmıyor çünkü acılık veriyor. Bu kabuklar yaklaşık on gün saf alkol içinde bekletiliyor; alkol yavaşça limonun rengini ve kokusunu içine çekiyor. Hiçbir şekilde renklendirici kullanılmıyor. Tamamen limonun kendi rengi renklendiriyor alkolü. Sonra şeker şurubu ekleniyor ve birkaç hafta dinlendiriliyor ve ortaya Sorrento’nun güneşi, denizi ve neşesini andıran bir şişe çıkıyor.
Tesiste taze yapılmış limoncelloyu tattık. Soğuk, tatlı ve ferahlatıcı… Bir yudumda hem limonun asiditesi hem Akdeniz’in sıcaklığı hissediliyordu. Limoncello tadımı esnasında damağınızda alkol ve şeker tadının dengeli olması gerekiyor. Aldığınız yudumda ilk önce şeker tadı geliyorsa bu limoncellonun endüstriyel bir ürün olduğunu gösterir. Hakiki dengeli bir limoncello için ilk önce alkol tadı alınmalı ardından su ve şeker tadı gelmeli. Keyifli tadımın ardından akşam yemeklerinden sonra dostlarla paylaşmak için birkaç şişe almayı da unutmadık.
Sorrento’nun keyifli sokaklarında yürüyüş yaptık. Nesilden nesle el yapımı ayakkabı üreten bir ayakkabıcıdan ayakkabı aldık. Sahibi ile sohbet ettik. Tezgahında sanatçı ellerinin nasıl çalıştığını izlemek ise bir başka keyifliydi. Taş patika ve dar sokaklardaki küçük dükkanları gezdik. Yürüyüş esnasında bir avlu dikkatimi çekti. Gruptan ayrılarak avluya doğru ilerledim. Muazzam güzellikteki avlu içinde az sayıda sanat eserlerinin yer aldığı bir sergi olduğunu fark ettim. Avluyu çevreleyen odaların birinde ise bir fotoğraf sergisi… Kendimi tam fotoğraflar arasında kaybetmiştim ki yetişmemiz gereken feribotu hatırladım ve koşar adım limana yöneldim.
Capri
Valizlerimizde limoncello şişeleri, aklımızda limon kokusu ve kalbimizde Sorrento’nun huzuru feribota binip Capri Adası’na doğru yola çıktık. Capri’ye vardığımızda liman oldukça hareketliydi. Evimize adanın meşhur ulaşım aracı üstü açık, içleri genellikle rengarenk tasarlanmış cabrio taksilerle gittik. Taksilerin üstü açık olduğu için bir nevi ada içerisinde panoramik bir tur yapıyormuş hissine kapılıyorsunuz. Taş sokaklar, çiçeklerle dolu balkonlar, denizden gelen hafif bir tuz kokusu rüya gibiydi.
Eve vardığımızda limon ağaçlarıyla dolu geniş bir bahçe bizi karşıladı. Evin benim için en keyifli tarafı Romanesk sütunların bulunduğu terasın hem manzaraya hem de limon ağaçlarına bakan upuzun masasıydı. Hızlı bir market alışverişi sonrası güneş batmak üzereydi. Ufuk çizgisi turuncuya dönüyordu. Hemen rose şarabımı adanın taptaze ürünleriyle hazırlanmış bir yemek eşliğinde yudumlamaya başladım. Geç saatlere kadar adanın mis kokusunu içime çekerek keyifli masanın, leziz tabakların ve tabii ki şarabımın tadını çıkardım. Ertesi gün yapacağımız tekne turu için heyecanlıydım.
Ertesi sabah erken uyandım. Patika kestirme yoldan limana doğru yürüdüm. Henüz liman sakindi. Teknecilerin kimi teknesini temizliyor, kimi birbiriyle sohbet ediyordu. Dükkanlar yavaş yavaş hareketli bir gün için hazırlıklarını yapıyordu. Ben gözüme kestirdiğim bir pasticceria’ya girdim. Capri’nin hatta tüm Campania bölgesinin meşhur pastane ürünü sfogliatella’lar fırından yeni hazırlanmış tezgahta yerlerini almıştı. Sfogliatella deniz kabuğu şeklinde, dışı çıtır çıtır hamur, içi ise ricotta peyniri, irmik, portakal kabuğu ile hazırlanan bir tatlı. Hemen kese kağıdını doldurduktan sonra eve dönmek için yukarıya doğru merdivenleri çıkmaya başladım.
Limana inerken yokuş aşağı kolay olan yürüme yolu, yukarı çıkarken biraz zorlasa da hoş sohbet bir beyefendiye denk geldim. Aslında Napoli körfezinin en küçük adası olan Procida adasında yaşayan, arada Capri’ ye gelen bu beyle evimin kapısına kadar sohbet ederek geldim. Hızlı bir kahvaltı sonrası tekne turu için tekrar limana indik.
Tekne turumuz sırasında karşılaştığımız manzaraların her biri muazzamdı. Dev kayalıkların çevresinde ilerlerken, manzara karşısında büyülenmemek mümkün değil. Turumuzun başında bizi kayalıkların en tepesinde duran ‘Scugnizzo di Capri’ selamladı. Scugnizzo kelimesi yaramaz çocuk anlamına geliyor. Aslında adaya yaklaşırken denizden selam veren bronz bir heykel, ada halkının “merhaba”sı gibi; gelenler ve ayrılanlar için uğurlayıcı sayılıyor.
Birçok irili ufaklı kaya da zaman içinde farklı formlar almış. Örneğin; Scoglio della Ricotta, görüntüsü adeta ricotta peynirini andırıyordu. Turun en etkileyici doğa oluşumlarından biri de kesinlikle Faraglioni di Capri’ydi: Denizden yükselen bu üç dev kayalık (Stella, di Mezzo ve Scopolo/Fuori olarak adlandırılıyor) adanın simgesi sayılıyor. Bu kayalıklar, dalgaların ve rüzgârın etkisiyle aşınmış; ortaya öyle çarpıcı yapılar çıkmış ki bazılarının içinden tekne geçebiliyor. Bu kayalıkların fotoğrafını çekmek de gerçek bir Capri kartpostalı yaratıyor.
Deniz mağaraları ise Capri’de tekne turunun büyüsünü tamamlıyor. Bizim turumuzda gittiğimiz Grotta Verde (Yeşil Mağara), adını suyun güneş ışığını kristal gibi yansıtarak verdiği zümrüt yeşili ışıktan alıyor. Mağara içindeki ışık, su ve kaya arasındaki oyun göz alıcı. Öte yandan, Grotta Azzurra (Mavi Mağara) ise adanın en ünlü doğal harikası. Güneş ışığının su altından mağaraya süzülmesiyle suyun mavi-parlak bir renge bürünmesi ve mağara içinin bu ışıkla adeta büyülü bir atmosfere kavuşması muhteşem. Grotta Azzurra çok fazla turistik olduğu için giriş için uzun süre sıra beklemeniz gerekiyor o yüzden benzer güzellikteki Grotta Verde’yi sıra beklemeden deneyimlemenizi öneririm.
Capri adası iki bölümden oluşuyor; Anacapri ve Capri kasabası olarak. Bu iki kasaba adanın iki farklı yüzünü temsil ediyor. Capri, Marina Grande limanı, lüks mağazalar, hareketli sokaklar ve sosyal yaşamla daha şehirli, turistik taraf. Anacapri ise adanın tepelerinde, doğaya daha yakın, sakin ve samimi, dar sokaklar, şirin atölyeler, doğa yürüyüşleri, manzaralı vadilerle “daha huzurlu” bir alternatif sunuyor. Bu iki kasabayı da tekneyle denizden izlemek güzel bir deneyim.
Keyifli bir koyda demir alıyoruz. Muhteşem denizin tadını çıkarıyoruz. Yakında minik bir adacık görüyorum. Adaya yüzerek bir süre de adadan tekneleri izlemek keyif veriyor. Ardından gün batıyor. Dönüşe geçiyoruz. Gökyüzünün muhteşem rengiyle ada manzarasının oluşturduğu harmoni eşliğinde cin toniğimi yudumluyorum.
Akşam yemeği için ise haftalar öncesinde Concettina ai Tre Santi’de rezervasyon yaptırmıştım. Bu pizzeria, Napoli’nin Rione Sanità semtinde doğmuş ve 1951’den bu yana aynı aile tarafından işletiliyor. O dönemde “La Pizzeria degli Oliva” adıyla küçük bir mahalle dükkânı olarak başlamış; bugün ise İtalya’nın en saygın pizzacılarından biri hâline gelmiş. Ailenin dördüncü kuşağından gelen Ciro Oliva (1992 doğumlu), gelenekten kopmadan yenilikçi bir bakış kazandırmış.
Ciro, pizzaya kendi tarzını kazandırmak için “Modalità Concettina” kavramını yaratmış: hamurun mermer tezgâha ritmik şekilde vurulması, fesleğen yapraklarının mis kokusu, origanonun elle serpilmesi… Hepsi birlikte, Napoli’nin ruhunu anlatan bir ritüel gibi. Bugün markanın hem Napoli’deki tarihi şubesi hem de Capri’deki yeni mekânı aynı enerjiyi taşıyor. Çok renkli ve eğlenceli, modern bir konsept.
Biz de Capri’deki şubede, menüdeki en ilgi çekici tabaklardan biri olan “Sott’e Ngopp” tattık. “Concettina’nın ters çevrilmiş pizzası”. Klasik pizza formunu ters yüz eden bu tabakta hamur altta değil, üstte sunuluyor. Domates sosu üzerine kızarmış hamur konuyor ve permesan peyniri rendeleniyor. Hatta şef bu sunumu kendi gözünüzün önünde yapıyor ve ardından hamurdan bir parça kopartarak size elleriyle ilk lokmayı veriyor. Lezzet, sunum kadar şaşırtıcıydı. Limonlu pizzası da benim favorilerim arasında yer aldı. Servis ekibinin sıcaklığı, taş duvarlar arasında yankılanan neşeli konuşmalar, manzara, pizzanın taze kokusu… Hepsi bir araya geldiğinde, Concettina sadece bir yemek deneyimi değil, bir Napoli hikayesine dönüşüyor.
Keyifli yemeğin ardından yürüyüş zamanı. Capri’nin kalbi sayılan Piazzetta’ya yakın sokaklarda dolaşırken adanın o kendine özgü, zarif enerjisi hemen hissediliyor. Daracık taş sokakların iki yanına sıralanmış şık butikler, tasarım mağazaları, el yapımı sandalet ustaları ve küçük mücevher dükkânları her köşede göz kırpıyor. Bir anda hem lüks hem de samimi bir Akdeniz atmosferinin içinde buluyorsunuz kendinizi. Adanın simgesi haline gelmiş beyaz cepheli binalar, çiçeklerle süslenmiş balkonlar ve limon kokusunu taşıyan hafif bir rüzgâr eşlik ediyor yürüyüşe. Derken Capri’nin “sosyal sahnesi” olan Piazzetta karşınıza çıkıyor: küçük ama yaşayan, günün her saatinde hareketli, adanın buluşma noktası. Buradan geçen herkes bir an durup manzarayı izliyor, tarihî saat kulesine bakıyor ya da bir kafede bir aperittivo molası veriyor. Hem alışverişin hem keşfin hem de Capri ruhunun en yoğun hissedildiği bu bölge, adayı gerçekten yaşadığınız anlardan biri oluyor.
Capri’den farklı bir destinasyon için dönüş vakti geldiğinde, ardımda buraya yeniden dönme isteği bırakan bir Akdeniz büyüsü kaldı. Sorrento ve Capri… Bu iki durak, denizin ve yaşamın ritmini hissetmek isteyenler için kusursuz bir Akdeniz kaçamağı sunuyor. Deneyimleyebilmeniz dileklerimle…
Kapak Fotoğrafı: Damla Anol Erol
İlginizi çekebilir: Damla Anol Erol’dan Puglia’nın Sessiz Zarafeti

Damla Anol Erol 





















Aile Tadında
İlk yorumu siz yazın!