I Swear: Kahkahalar Eşliğinde Ağlama Seansı
Gerçek hayatta Tourette sendromu yaşayan İskoç aktivist John Davidson’un hayatını anlatan bir biyografik drama I Swear. Film, Robert Aramayo’nun başroldeki olağanüstü performansıyla öne çıkıyor; klasik bir “ilham verici biyografi” olmadığı ilk dakikalardan anlaşılıyor. Gerçek hikayeden uyarlanan bu filmin gücünü, yaratmaya çalıştığı farkındalıktan ve özgün hikaye anlatıcılığından aldığını söyleyebilirim. Film tüm eforunu izleyicinin ana karakterle arasına mesafe koymadan kurduğu anlatıya harcıyor ve emeklerinin hiçbiri boşa gitmiyor… Acındırmaya veya duygu sömürüsüne hiç bulaşmıyor. Tourette sendromundan bir kamu spotu bahsetmesinden tırsıyordum ama hiç öyle değil, gayet hakikatli bir hikaye çıkarıyor. Bu da filmi steril ve klişe bir farkındalık işinden çıkarıp capcanlı bir şeye dönüştürüyor.

Filmin beni en çok etkilediği mevzu, yer yer yüksek sesli kahkahalarla filmin sesini bastırmama sebep olması, yer yer de üzüntüden içimi kemirtmesiydi. Tüm bunları yaparken I Swear seni asla “duygulanman gereken yere” zorlamıyor. Bu açıdan da son derece başarılı bir film…
Robert Aramayo’nun performansı filmin her şeyi. Rol yaptığını unuttuğum anlar oldu, bu her oyuncunun mahir olduğu bir konu değil. Karakteri ne kahramanlaştırıyor ne de kırılganlığını abartıyor. Karaktere dair hiçbir detayı karikatürize hale getirmeden cayır cayır yaşıyor ve yaşatıyor onu. İçindeki öfkeyi, utancı ve direnci aynı bedende yansıtmayı başarıyor. Ailesiyle ve etrafındaki insanlarla kurduğu iletişim o kadar güçlü ki, onun tüm yükünü paylaşmak insana kendini iyi hissettiriyor. Bir işe yarıyormuşsun gibi hissediyorsun izlerken.

Film, mizahı da çok yerinde kullanıyor, bu bence riskli ama en doğru tercih. Tourette gibi bir konuyu anlatırken mizah ya çok incitici olur ya da tamamen törpülenir normalde. Burada ikisinin arasında çok ince bir çizgide yürünmüş. Gülüyorsun ama suçluluk hissetmiyorsun. Çünkü şaka sadece karakterin üzerinden ve onun edebildiği küfürler üzerinden kurulmuyor. Bu da filmi daha hayatın içinden yapıyor sanırım. Tabii bu demek değil ki film her zaman dengede kalabiliyor. Duygusal yükü bazı bölümlerde biraz fazla üst üste geliyor. Aynı noktaya tekrar dönülüyormuş hissi oluşuyor. Bu durum yer yer tempoyu düşürüyor ve anlatının gücünü sekteye uğratabiliyor. Bazı mevzularda daha az sahneyle aynı etki yakalanabilirmiş diye düşündüğüm anlar oldu ama bu fazlalıklar filmin niyetini baltalamıyor. Sadece biraz daha sade olsaydı çok daha çarpıcı olurdu.
I Swear, aynı zamanda bir dönem filmi olarak da çalışıyor. Tourette’in neredeyse hiç anlaşılmadığı bir ortamda büyümek, sürekli yanlış anlaşılmak ve buna rağmen hayatta kalmaya çalışmak çok net hissedilebiliyor. Özellikle çocukken hastalık belirtilerinin ilk ortaya çıktığı sekanslar müthiş. Toplumun bakışını ciğerimizde hissediyoruz. Bu da hikayeyi daha gerçek kılan öğelerden biri bence. Film “herkes kötüdür” kolaycılığına kaçmıyor.

Teknik açıdan film gözümüze giren bir şov yapmıyor. Kamera sakin, müzik geri planda ve her şey hikayeye hizmet edecek kadar var. Kararında yani. Özellikle ses tasarımı dikkat çekici. Karakterin yaşadığı içsel tantanalar, sesler üzerinden çok iyi aktarılıyor. Bence karakterle tek yumruk olabilmek için bu tarz hikayelerde ses tasarımı çok kritik. Sinemanın görsel gücü kadar kıymetli yani bence. Tabi bu bahsettiğim görsel sadelik filmin ruhuna da cuk oturuyor bu arada. Fazla stilize olsaydı bu samimiyet kaybolabilirdi.
Genel olarak I Swear, beni çok etkiledi. İzledikten sonra üzerine düşünmeye devam ettirdi, bu benim için önemli bir ölçüt. Kusursuz bir film değil ama derdi olan bir film. Kalpten anlatılan bir hikaye her şeyiyle. Doğru bir ruh haliyle izlenirse de, insana uzun süre eşlik eden bir deneyim bırakabilirmiş gibi…
Kapak Fotoğrafı: I Swear
İlginizi çekebilir: SineMagger’dan Netflix’te Bu Ay Neler Var

Eralp Alper







Aile Tadında
İlk yorumu siz yazın!