Nilgün Özer ile: Broken Patterns, Müzik ve Bağımsız Üretim Üzerine
Nilgün Özer’in üretim dünyasında hiçbir şey tek bir formun içinde kalmıyor. Bir fikir bazen bir şarkıyla başlıyor, sonra bir görsele, bir metne ya da tekstil işine dönüşerek büyüyor. Karadeniz’den Berlin’e uzanan bu yaratıcı hat boyunca, folk müziğin anlatıcılığı, deneysel ses kolajları, göç, aidiyet ve aile hafızası birbirine karışıyor. Son albümü Broken Patterns ile daha özgür ve deneysel bir üretim alanına yönelen Nilgün Özer ile müzikle kurduğu ilişkiyi, bağımsız sanatçı olmanın gerçekliğini ve üretimde hatalara alan açmanın dönüştürücü etkisini konuştuk.
Seni henüz tanımayan biri için üretim pratiğini nasıl anlatırsın? Müziği, görsel sanatları, yazıyı ve tekstili bir araya getiren bu dünyayı birkaç cümleyle nasıl tarif edersin?
Kısaca multidisipliner projeler yapıyorum diyebilirim. Genelde projelerim bir fikir, tema üzerinden büyüyor. Görsel, ses veya tekstil ile bu temayı beynimde işlemeye başlıyorum ve sonrasında proje büyüdükçe başka disiplinlere de sıçrıyor. Yayınladığım son işim, Broken Patterns, bu süreçte 2 yıl içinde 4 disiplin arasında büyüdü. Özellikle bu albümün ardından bazı projelere istediği kadar demlenme periyodu vermem gerektiğini öğrendim.
Üretiminde farklı disiplinler bir araya geliyor. Bir fikrin müzikte mi, yazıda mı, yoksa görsel bir formda mı karşılık bulacağına nasıl karar veriyorsun?
Bu süreç genelde kendiliğinden, oldukça doğal bir şekilde gelişiyor. Büyük çaplı projelerim genelde müzik merkezli ilerliyor, ama her şey aslında temayı verecek o birkaç fikrin hangi formda ortaya çıkmasına bağlı. Gelecek projem oldukça el ele ilerliyor, örneğin. Sanırım günün sonunda elimde bana ilham veren çantamdaki materyaller disiplini belirliyor. Çoğunlukla projelerim tek bir forma sığmıyor; o zaman taştıkça taşıyor, ki benim için en zevklisi bu şekilde oluyor.
The Supporting Act’e verdiğin röportajda müziğe daha çok folk bir yerden başladığını söylüyorsun. Ancak son albümünüz Broken Patterns ile birlikte müziğinizin daha deneysel bir yöne kaydığını görüyoruz. Folk müziğin anlatıcılık ve gözlem gücünü korurken, ses dünyanı bu kadar dönüştüren şey neydi?
Ses çok geniş bir derya ve keşfedilecek oldukça fazla patikası var. Bu yolların varlığını fark etmek serüvenin başlangıcını oluşturuyor. Berlin’e taşınıp etrafımı yetenekli ve güzel insanlarla çevrelemek, kendimi ve müziğimi keşfetmem için bana güvenilir bir alan tanıdı. Bu olasılıklar arasında 2 yıllık bir keşif döneminden geçtim. Farklı müzik işleri yapmak ve öğrenmek prodüksiyona bakış açımı genişletti. Daha özgür hissettikçe daha fazla açılmaya başladım ama ne kadar açılırsam açılayım bir ayağım hep folk müziğin belki de yapıtaşı diyebileceğimiz hikâye anlatıcılığında sabit kaldı.
Bir başka röportajda, Broken Patterns albümünün üretim sürecinde daha spontane çalıştığını ve “hataları” yaratıcı bir fırsat olarak gördüğünü söylüyorsun. Bu yaklaşım müziğinle kurduğun ilişkiyi nasıl değiştirdi?
En kayda değer değişim, müziğimi biricik görmeyi bırakmam oldu. Yaptığım işleri yüceltince hem bana ekstra strese sebep olduğunu hem de müziğime nefes alacak ve gelişecek yer bırakmadığımı fark ettim. Müziğe daha gerçekçi baktıkça mükemmeliyetçiliğimi de büyük ölçüde törpülüyorum. Bu özgürlük daha önce denemediğim yolları almama ve kendimi daha iyi ifade etmeme olanak sağladı. Dolayısıyla müzik bestelemek & üretmek ile ilişkimizin daha sağlıklı bir noktaya evrildiğini düşünüyorum. Artık müziğimi beynimdeki kurallara oturtmak yerine onunla bir sohbete girip daha kendiliğinden şekillenmesine izin veriyorum.
2025 yılında Will Smith Emerging Artist Fund tarafından desteklen, yalnızca finansal değil, aynı zamanda görünürlük açısından da önemli bir adım. Bu destek üretim sürecini ve uluslararası bağlamdaki konumlanmanı nasıl etkiledi?
Öncelikle, böyle bir fon almak bana fazlaca maddi ve manevi destek oldu. Henüz kariyerimin başında sayılırım ama aklım bazen odasında kendi şarkılarını yazarken hayalleri olan liseli Nilgün’e gidiyor. Ve bu bağlamda son zamanlarda fark ediyorum ki sanatçı olmanın en temel kuralı aslında kendine güvenip inanmak. Bu fonu almamla beraber Supporting Act’in (fonu düzenleyen dernek) network’üne girmiş oldum. Dolayısıyla bu dernekten farklı ya da aynı fonları alan sanatçı arkadaşlar edindim.
Bağımsız bir sanatçı olarak böyle büyük bir organizasyondan destek almak bir referans gibi oluyor; dolayısıyla, yapmak istediğim projeler için başka başvurular yaptığımda daha ciddiye alındığını düşünüyorum. Her şey gerçekten birbiriyle bağlantılı. Bu fonun akabinde Avrupa Culture Moves için bir proje geliştirip kabul aldım ve şu anda Bosna’dan Berlin’e dönerken bu soruları yanıtlıyorum. Dolayısıyla kendine inanıp devam ettikçe, bir yerden küçük ya da büyük bir destek alınca gerisi yavaş yavaş geliyor; benim deneyimimce ama “yavaş” buradaki kilit kelime.
Peki, benzer bir yolda ilerleyen ya da başvurmayı düşünen sanatçılarla paylaşmak isteyeceğin bir şey var mı?
Bu zamana kadar yapmış olduğum açık çağrı ve fon başvurularından benim öğrendiğim, kendime ve projelerimin olabildiğince özüne girip projeyi hissettirebilen bir dille anlatmanın önemli olduğu. Bir projenin kabul edilmesi sadece proje ilginç veya kendine has olunca değil, o fon ya da çağrı kontekstine ne kadar uyduğu da önemli. Dolayısıyla rastgele her şeye başvurmaktan ziyade gerçekten kendime ve projelerimden birine uyan bir açık çağrı üzerinde günlerce hazırlanmanın daha verimli olduğunu düşünüyorum. Ancak hem bunu yapıp hem de her hafta saatlerce onlarca fona başvuruyorum. Yani neredeyse bir iş gibi ciddiye alıp ona her hafta düzenli olarak zaman ayırmak gerekiyor. Artık red almaya alışıp yine de devam edebilecek gücü bulmak çok önemli.
Şu zamana kadar belki de 100’e yakın açık çağrıya başvurup belki de 10 tanesinden olumlu dönüş almışımdır. Kararlılık dışında, yazım sürecinde fark ettiğim bir şey de üslubunda kendine ve projene tam güvenin olması. Bunu yapabilmek için projenin detaylarının net olması gerekiyor. Özellikle fon başvurularında ne yapmak istediğinden ve ne yapacağından emin olmak belki de en önemli nokta.
Karadeniz’de büyüyüp bugün Berlin’de yaşıyor olman üretimine nasıl yansıyor? Göç, aidiyet ve “arada kalma” hali işlerine nasıl bir estetik ya da anlatı dili kazandırıyor?
Bu sıralar çok düşündüğüm bir konu bu. Berlin’e taşınmamın neredeyse 4. yıl dönümünün gelmesiyle birlikte, kendimde, dilimde olan değişimleri fark ettikçe beni ben yapan doğduğum kültürün ve coğrafyanın geleneklerine olan merakımı arttırıyor. Özellikle uluslararası bir arkadaş çevrem olmasıyla bu faktörler daha öne çıkan özelliklerim oluyor ve dolayısıyla kendime farklı bir bakış açısı kazandırıyor. Kendimi kişisel hikâyelerimi ve aile tarihimin hikâyeleri hakkında sürekli düşünürken buluyorum. Her ailenin bireyleri arasındaki dallanıp budaklanan bireysellik ile aile yapımızdaki o kolektif bağ arasındaki denge özellikle. Bu ikisinin birbiriyle yarattığı gerginlik ve çekim gücü bana çok ilginç geliyor. Sonraki albümüm bu konseptler üzerinden ilerleyecek.
Günümüzde sanatın metalaşması ve tüketim odaklı üretim baskısı hakkında ne düşünüyorsun? Bu koşulların özellikle göçmen ya da az temsil edilen sanatçılar üzerindeki etkisini nasıl değerlendiriyorsun?
Bu durum elbette insanı kötümser olmaya itip sonu gelmez, kendini bitiren bir döngüye girmişiz gibi hissettiriyor. Sadece kendime hatırlatmaya çalıştığım nokta şu: Zor dönemlerde yaşayan sanatçılar sadece biz değiliz. Bu çaba yüzyıllardır sürüyor ve muhtemelen hep sürecek. Ama her zaman sanat, sanatseverler ve destekçileri de oldu. Bunun yanında sosyal medya ve tüketim odaklı sistemlerin sanata ve sanatçıya yüklediği baskı gerçekten azımsanamayacak kadar büyük. Özellikle az temsil edilen sanatçılar için, bu sebeple bence etrafımızdaki iki üç kişiyle bile olsa komünite anlayışı edinip sürdürmeliyiz ve birbirimizle olmayı unutmamalıyız. Kapitalist düzenin panzehri, insanların birbirleriyle güçlerini birleştirmesi.
Şu sıralar üretiminde seni en çok heyecanlandıran konu ya da yön nedir? Önümüzdeki dönemde hangi meseleleri daha fazla araştırmak istiyorsun?
Genelde aynı anda birkaç proje beynimde ilerliyor. Bu sırada 2 tane öne çıkan projem var. Birisi, araştırma projesi olarak Bosna’da geçirdiğim 3 haftalık süreç içerisinde Bosna’nın ses kimliği ve yaşayanların, özellikle sanatçıların bakış açıları üzerine oluşturacağım ses kolajı. Bunun yanında, aile tarihim ve kimliğim üzerine girdiğim bu serüvenle anlatılması gereken çok fazla hikâye olduğunu fark ettim; yeni albümüm de bu temalar üzerinde olacak. Bu albümün yapım sürecine kışın başladım ama kayıtlara bu yaz başlayacağım için oldukça heyecanlıyım.
Eğer son albümün bir kokteyl olsaydı, içinde hangi tatlar olurdu?
Kesinlikle ilk denediğinde pek sevmeyeceğin ama zamanla yakınlaşacağın bir tat olurdu. Soğuk çay karışımları yapmayı çok seviyorum. Bu albüm yeşil çay, gül, limon ve biberiye gibi olurdu sanki.
Eğer Berlin’de bir barda ya da kafede oturup şarkılarını dinleyecek olsak, bizi hangi mekâna götürürdün?
Berlin’de son zamanlarda çok fazla dinleme barı/kafesi açılıyor. Bunlar tatlı olabilirdi. Ya da kulaklıkla akşam üzeri Tiergarten’da yürüyüş yaparken dinlemek de bir alternatif olabilir, ama özellikle son çıkan albümüm Broken Patterns’i dinleyecekseniz kesinlikle akşam üzeri ya da akşam olmalı.
Son albümünden seçeceğin bir şarkı bir filme soundtrack olacak olsaydı, hangi şarkının hangi filme eşlik etmesini isterdin?
Broken Patterns oldukça inişli çıkışlı bir albüm. Ancak bir parça seçeceksem, birçok insandan “lost in the trainofmythoughts” parçasının kendilerini bir serüvene çıkardığı geri dönüşünü aldım. Film olarak direkt bir film aklıma gelmiyor ama stili Wes Anderson’ın enerjisi ile David Lynch’in karanlık ve garipliği arasında olurdu.
Kapak Fotoğrafı: Nilgün Özer
İlginizi çekebilir: Ezgi Cenk’ten Panda Bear ile Bir Sohbet,

Ezgi Cenk 













Aile Tadında
İlk yorumu siz yazın!