Anemoia: Hiç Yaşamadığımız Yazların Nostaljisi
Zamanın doğrusal akışına her teslim olduğumuzda, zihnimiz bize tuhaf oyunlar oynar; bazen hiç var olmadığımız bir geçmişin özlemini çekeriz. Sözlükler bu hissi “anemoia” olarak adlandırıyor: Ait olmadığımız, kapısından hiç geçmediğimiz bir zaman dilimine duyulan derin, kolektif hasret. Kendi adıma hiçbir mevsim bu kavramı yaz kadar tetiklemiyor.

Bugün her köşesi kusursuzca tasarlanmış lüks sahil kasabalarında otururken, içimde coğrafyasını bilmediğim bir yazın hayali dönüp duruyor. Kendimi 70’lerin İtalya sahillerinde, Marcello Mastroianni filmlerinden fırlamış çizgili, solgun şezlongların üzerinde, grenli bir analog fotoğrafın tam ortasında hayal ediyorum. Ya da 90’ların başında, henüz Akdeniz bu kadar büyük harflerle tüketilmemişken rüzgarda sertleşen pamuklu havluların kokusunu, kasaba meydanındaki eski dondurma arabasının çıngırağını arıyorum. O yazları hiç yaşamadım; ama oraya ait olduğumu bir şekilde biliyorum.
Bunun nedenini düşündüğümde aklıma, modern yazın, modern insana ağır bir “deneyimleme ve bunu hemen kanıtlama” mesaisi yüklemesi geliyor. En doğru ışığı yakalamak, en rafine tabağı en iyi açıyla kadraja sığdırmak, anın içinde eriyip gitmekten ziyade onu dijital birer ganimet gibi biriktirmekle meşgulüz. Tam da bu yüzden, köşeleri sararmış eski yazlık fotoğraflar bana bugün her şeyden daha gerçek geliyor. Bahsettiğim bu fotoğraflar, filtreler ile değil, güneşin kendi çıplak sıcaklığıyla yıkanmış durumda.

Anemoia da bu planlanmamış kusurluluğun estetiğinden besleniyor. Kağıt helva arasından taşan, parmaklarımızdan bileğimize doğru hızla eriyen dondurmanın yarattığı o telaşlı, çocuksu mutlulukta; akşama doğru tenimizde kuruyup beyaz bir iz bırakan deniz tuzunun kokusunda saklanıyor.
Duyuların Hafızasında Yavaşlamak
Zamanın bu kadar hızlı aktığı ve mevsimlerin birer sosyal medya içeriğine dönüştüğü modern dünyada, bu duru hafifliği korumak hiç kolay değil. Geçenlerde, şehrin boğucu haziran sıcağından kaçıp sığındığım bir kafede tam olarak bu sıkışmışlığı düşünürken, günlük sayfalarımın arasına şöyle bir not düşmüştüm:
“Sanırım bu yaz sadece durmak istiyorum.”
Günlüğümdeki bu tek cümlelik not, aslında bugünün tüketim çılgınlığına karşı verdiğim estetik ve çok kişisel bir yavaşlama mücadelesinin ilk adımıydı. Yazı bir performans alanı olmaktan çıkarıp yeniden saf bir “his” haline getirmek için artık kendime küçük sığınaklar inşa ediyorum.
Görüntüleri saklama telaşı bittiğinde, mevsim nihayet duyulabilir hale geliyor. Tenimde kuruyan tuzun sessizliğinde, sayfa uçları deniz suyundan kıvrılmış bir yaz romanının kokusu derinleşiyor. Poyrazın hasır şemsiyelerin arasından geçerken çıkardığı o hışırtıyla zamanı askıya alıyor; bir sahil kahvesinin ahşap sandalyesinde önümde uzanan şahane denizi izliyorum.
Kusursuzca organize edilmiş, her detayı tek tip bir estetiğe bürünmüş şık bir beach club günündense; erimeye başlayan bir dondurmanın parmaklarımdaki yapışkan telaşını veya navigasyona bakmadan sapılan bir sahil yolunun o tekinsiz belirsizliğini yaşamayı tercih ediyorum. Çünkü biliyorum ki yazın o eski, duru ruhu tam olarak bu kontrolsüz, hesapsız anların içinde nefes alıyor.

Güneş batarken gökyüzünün büründüğü o zamansız şeftali tonu, bin yıl önce de aynıydı, yetmiş yıl önceki bir analog karenin arkasında da. Bu yaz, modern dünyanın kusursuz koordinatlarından ve algoritmalardan biraz sapmayı deniyorum. Telefonun parlaklığını kapatıp tenimdeki tuzla, ruhumdaki o tatlı anemoia hissiyle baş başa kaldığımda anlıyorum: Hiç yaşamadığım ama hep özlediğim o eski yazların ritmini yakalamak, aslında sadece bir bakış açısı uzağımda.
Kapak Fotoğrafı: Claudio Piazzi – unsplash.com
İlginizi çekebilir: Selinay Yüksel’den Yazın Sözlüğü: Bir Mevsimi Hissetmenin Kelimeleri

Selinay Yüksel 







Aile Tadında
İlk yorumu siz yazın!