Türkiye’de çok sayıda az bilinen ama özellikle doğa severler için ilginç olabilecek yerler var. Bunlardan bazıları da Uşak ve Kula çevresinde. Bir süredir aklımda olan bu bölge için sonunda bir gece iki günlük bir gezi yaptım. Şimdi, seyahatimden notları size anlatmak istiyorum.

img_20260509_091039
Uşak Çevresinden Kula’ya | Fotoğraf: Gürkan Sonat

Ege bölgesi kıyı şeridiyle Türkiye’nin en popüler turizm alanlarının başında gelirken, bölgenin iç kesimlerinin çoğu bu hareketliliğin uzağında kalıyor. İç bölgelerden Denizli, Pamukkale ile, Afyonkarahisar’da nispeten termal turizmi ile ziyaretçi çekerken Uşak bayağı gerilerde kalıyor. İlk durağımız M.Ö. 334’de Makedonyalılar tarafından kurulan antik Yunan şehri Blaundos. Kentin su kemerleri oldukça güzel ama asıl üç büyük taş blok, İngiltere’deki ünlü Stonehenge’i andırıyor. Blaundos’a giriş ücretsiz. Her ne kadar çok heybetli olsa da insan kalabalığından dolayı çok havaya giremediğim Efes gibi büyük antik kentlerin aksine, sabahın erken saatlerinde bizden başka kimse yokken burayı gezmek bende oldukça mistik duygular uyandırıyor.

Burada ayrılıp Ulubey Kanyonu’ndaki cam terasa uğradık. Birkaç istisna hariç cam terasların benim için çok özelliği olmasa da güzel bir kanyon manzarası için çıkıp bakmakta fayda var. Daha sonra kanyonun yaklaşık 10 kilometrelik bir bölümünü yürümek üzere Ulubey Kanyonu’nun içine giriyoruz. Kanyonda yürürken büyük ve heybetli bir kanyonda olmama rağmen, çok ıssız ya da vahşi bir bölgede yürüyorum hissine kapılmıyorum. Bunun nedeni kanyonun dışında ya da yakın mesafesinde hep yerleşim yerlerinin olması. Bunu görmesem de hissediyorum. Kınıkçı Kanyonu, o hiçlik ya da vahşi doğa hissini sonuna kadar verir mesela bana. En azından bizim yürüdüğümüz bölümünde bana atanamamış vahşi kanyon gibi geliyor Ulubey.

img_20260509_103521
Uşak Çevresinden Kula’ya | Fotoğraf: Gürkan Sonat

Kanyonda ilerledikçe bir başka antik kenti görüyoruz. Yukarımızdaki kayaların içine yapılmış Pepuza Antik Kenti, Kapadokya’daki kaya oymalarını hatırlatıyor. Pepuza, Hristiyanlığın kayıp mezhebi Montanizmin kutsal başkenti sayılıyor. Yürüyüşün en güzel kısımlarından biri olan bu bölgede yan tarafımızda Banaz Çayı akıyor. Kanyon yürüyüşünün sonuna doğru Kırlangıç Mağarası isimli bir mağaraya geliyoruz. Burası aslında bir mağaradan çok, Pepuza Antik Kenti’ndekine benzeyen kayaların içindeki bir oyuk gibi. Ancak buranın sakinleri insanlar değil yüzlerce kırlangıç. Kırlangıçlar burayı yuva olarak kullanıyor. Tepenizde devamlı bu mağaraya girip çıkan kuşların geçtiği bu alan kanyon yürüyüşünün en ilginç bölümlerinden bir başkası. Mağaraya çok yaklaşıp kuşları tedirgin etmemek gerekiyor. 

img_20260509_153626
Uşak Çevresinden Kula’ya | Fotoğraf: Gürkan Sonat

Yürüyüşün sonunda Clandras Köprüsü’ne varıyoruz. Frigyalılar döneminden kalan bu köprü, Pepuza Antik Kenti’ne su taşıma görevi görüyormuş. Mostar Köprüsü’ne benzeyen Clandras’ın yanında, elektrik santralinin suyunu boşaltmak için yapılan yapay bir şelale var. Etrafta köprü manzarasına karşı bir şeyler yiyip içebileceğiniz bir kafe de bulunuyor. Buna benzer köprüler konusunda şanslı bir ülkeyiz. Bu tarz yapıları seviyorsanız, Diyarbakır Malabadi, Artvin Çifte Köprü, Adıyaman Cendere gibi görülmesi gereken çok sayıda köprü ülkemizde yer alıyor.

img_20260719_030101
Uşak Çevresinden Kula’ya | Fotoğraf: Gürkan Sonat

İkinci günün ilk durağı Taşyaran Vadisi. Hamam Çayı’nın kayaları binlerce yılda aşındırması sonucu oluşmuş vadi, adeta doğanın küratörlüğünü yaptığı bir açık hava bienali gibi. Bazı kayalar insan yüzüne benziyor. Hatta bir tanesini Scream filmindeki Ghostface maskesine benzettim. Bu yapıya “Kaya gölgelerinin sudaki dansı” ismini verip bienaldeki bir diğer esere hareket edelim. 

img_20260510_102303
Uşak Çevresinden Kula’ya | Fotoğraf: Gürkan Sonat

Türkiye’nin ilk ve tek UNESCO tescilli jeoparkı olan Kula – Salihli Jeopark’ı gerçekten görülmeye değer bir yer. Özellikle lav akıntısının olduğu alan adeta Yüzüklerin Efendisi’ndeki Mordor’un Türkiye’deki şubesi gibi. Ahşap bir platform üzerinden yürüyerek gezebileceğiniz bu bölge, simsiyah taşlardan oluşan bir denize benziyor. Burada yürürken gözlerim ister istemez Hüküm Dağı’nı arıyor. Ülkemizin en genç volkanik bölgelerinden biri olan bu alana da “Sönmüş ateşin kara taşları” diyelim ve bölgedeki bahsedeceğim son yapılara geçelim.

dji_0206
Uşak Çevresinden Kula’ya | Fotoğraf: Gürkan Sonat

Jeoparkın içinde yer alan ve Kuladokya olarak bilinen bölge, Kapadokya’dakilere benzeyen peri bacalarına sahip. Tabi hem kapladığı alan hem de peri bacalarının şekilleri olarak burası onun minyatürü gibi. Bu yüzden oldukça az zaman ayırarak gezilebilecek bir alan. Buraya da “Karanlığın sonundaki minyatür kuleler” diyerek yazıyı burada noktalayalım.

Kapak Fotoğrafı: Gürkan Sonat

İlginizi çekebilir: Gürkan Sonat’tan Karia Yolu – Bafa Gölü