The Odyssey: Nolan'dan Sinemaya Destansı Bir Hediye
Geçtiğimiz günlerde sinema tarihinin en görkemli uyarlamalarından biri olarak karşımıza çıkan The Odyssey, Homeros’un efsanevi destanını yaklaşık 250 milyon dolarlık devasa bir bütçe ve 3 saate yakın iddialı süresiyle perdeye taşıyor. Yönetmen koltuğunda anlatının tüm yükünü emanet edebileceğimiz tecrübedeki Nolan hoca, başrolde Odiseus’a hayat veren Matt Damon usta filmi sırtlıyor. Film, çekimlerin yapıldığı gerçek Akdeniz lokasyonlarının sunduğu doğal atmosfer, dijital anlamda kolaycılığa kaçmayan efekt tercihleri ve baştan sona 70mm IMAX kameralarla çekilmiş olmasının verdiği heybetli bir sinematik altyapıyla göze çarpıyor. Sezonun en iyi gişe açılışını yaptı şu an için, hatta dün geceki haberlere göre Nolan kariyerinin de en iyi gişe açılışını gerçekleştirdi. Vizyon yolculuğunda da teknik kusursuzluğu ve hikâye anlatımındaki olgunluğu ile alıp başını rekorlara yürüyecek gibi…

Şimdi Homeros’un metni çağlar boyunca edebiyattan sahne sanatlarına, beyaz perdeden televizyona kadar defalarca uyarlandı ve popüler kültürün en temel taşlarından biri haline geldi. Ancak bu filmi benim gözümde bambaşka bir yere koyan şey Nolan’ın cesaret ettikleri oldu. Zira böyle bir eserde her şeyi perdeye yansıtmak mümkün değil. Neyi dışarıda bırakacağın da en önemli tercihlerden biri. Önümüze gelen bu kurgu, olağanüstü derecede akışkan, süresine rağmen 1 dakika fazla hissettirmeyen bir yapıda. Karşımızda mitolojik anlatıların aşırı cilalı mitlerinden biri yok. Aksine, eve dönmekten başka hiçbir arzusu kalmamış bitik bir adam var. Yıllardır süren savaştan, kaybettiği silah arkadaşlarından, buram buram üzerine sinmiş yalnızlıktan ve zamanın acımasızlığından tamamen yıpranmış bir adam bu.
Filmin temposu da tam olarak bu psikolojik çöküş ve bitmek bilmeyen arayışla paralel şekilde ilerliyor. Tüm bu yılgınlığın içinde temponun ateşi hiç kısılmıyor… Seyirciyi ucuz tuzaklarla bu hikâyeye dahil etme hatasını düşmüyor Nolan. Böyle bir filmde istediğin kamerayla çek, eğer karakterlerle duygusal anlamda bağ kuramıyorsan elde var sıfır şeklinde notunu alırsın. Sahnelerin ve karakterlerin duygusal yoğunluğuna yatırım yapan olgun reji tercihi, filmi bahsettiğim kusursuz seviyeye çeken şey aynı zamanda.
Görsel dilde ve mekan tasarımında kurulan atmosfer ise kelimenin tam anlamıyla bir zanaat örneği. Modern teknolojilerin kolaycılığına sığınıp stüdyodaki yeşil perdeler arasında boğulmuş, ben CGI’ım hocam diye bağıran sekanslar yerine, Akdeniz’i bir okyanusmuşçasına tekinsiz ve ‘gerçek’ kılabilmesi muazzam. Özellikle gece sahnelerinde ve meşale ışığıyla aydınlatılan iç mekânlarda yakalanan renk paleti ve doğal ışık kullanımı bambaşka. Zira normalde karanlık sahneler yönetmenlerin kaçak güreştiği alanlar haline dönüşebiliyorken bu filmin en güçlü yönlerinden biri haline gelmiş. Görsel alandaki bu estetik anlayışa eşlik eden ses tasarımı da atmosferin gizli kahramanı konumunda. Ayrıca Nolan’ın Hans Zimmer yerine Ludwig beyle çalışmaya başlamasından sonra bir çok insanda bazı şüpheler oluşmuştu ama bu şüpheler de boşaymış… Zira filmin müzik kullanımındaki minimal ama gümbürtülü ton; sahnelerdeki o bahsettiğim duyguyu zorlama bir coşkuyla dikte etmek yerine, anlatının arkasında izleyiciye dokunmadan kendi işine bakıyor.

En hoşuma giden noktalardan biri, eve dönmek kavramının dümdüz fiziksel bir yolculuk olarak ele alınmamasıydı. Zaten Homeros’un eserinde bu adamın eve dönmek için takip ettiği rotanın haritasını çıkardığınızda ufak bir şok geçiriyorsunuz. Oradan ele almamak lazım o yüzden… The Odyssey aslında uzun bir yolculuğun veya uzun bir yalnızlığın yarattığı varoluşsalcılığın hikâyesi. İnsanın evine ulaştığında bile artık aynı insan olamayacağı gerçeğini, evden nasıl bir insan olarak ayrıldığının herhangi bir öneminin olmadığı bir denklemi kurcalıyor. Döndükten sonraki hesaplaşmalar, hatırlananlar, unutulanlar. Modern dönem hikaye anlatıcılığının kodları nereye dayanıyor gözlerimizle görüyoruz yani.
Yani nihayetinde The Odyssey, bize kaderin ve tanrıların gazabından ziyade, insanın kendi zamansallığı karşısındaki çaresizliğini hatırlatmak istiyor. Yıllar süren o zorlu mücadelenin ardından varılan yerin ithaka mı, yoksa yolun kendisinde yitirilen benliğin yarattığı yepyeni bir memleket mi olduğu sorusu… Her şeyiyle insan olmaya ve yaşamaya dair bir hikâye bu. Tenet ve Oppenheimer filmleri sonrası mesafelendiğim Nolan’a tekrar yaklaştırdı beni…
Diğer içeriklerime instagram üzerindeki blogumdan (@atıptutuyorum) ulaşabilirsiniz.
Kapak Fotoğrafı: IMDb
İlginizi çekebilir: Sine Magger’dan Film Önerileri

Eralp Alper







Aile Tadında
İlk yorumu siz yazın!