Mert Pekduraner; kendi zamanına, hissettiklerine ve kendinden olmayan şeylerin müziğinde bıraktığı izlere güvenen, onları takip eden ve belki de tüm bunlara müziği üzerinden bakan bir müzisyen. Pekduraner’in müziğindeki enstrüman çeşitliliği, Doğu-Batı sentezi, Anadolu tınıları, caz ve makamsal müzik gibi birçok bileşen özgün bir dil yaratıyor. Dinlerken insanı gıdıklayan, belli belirsiz bir tanıdıklık hissi yaşamanız kaçınılmaz. Bu da çabasız bir şekilde sanatçıyı ve ilhamını açık ediyor. Pekduraner, müziğini sanki şeffaf bir örtünün ardında saklayan bir müzisyen. “yüzümden denizler dökülüyor”, “geçmişin dikenleri dökülmüyor” ve “dağlarım ağrıma gidiyor” adlı üç parçadan oluşan son EP’si vesilesiyle o örtüyü biraz kaldırıp ilhamına, müziğine ve bulunduğu zamana dair merak ettiklerimi Mert Pekduraner ile konuştuk.

compressed_1-20l1002127
Mert Pekduraner | Fotoğraf: Dilan Bozyel

Sevgili ortak arkadaşımız Dilan (Bozyel) seninle bir röportaj yapmam konusunda mesaj atalı bir hayli vakit geçti. Seninle konuştuğumuzda mahcubiyetim karşısında “Vardır bir nedeni, kendi zamanında bulur sorular beni” demiştin. Sözlerin başlangıç noktama ilham oldu. Zamana inanan, güvenen biri misindir? Zamanın seni bulmasına izin verir misin? Onunla nasıl bir ilişkin var?

Her şeyin kendi zamanında olması düşüncesini seviyorum. Çalışmakta olduğum yeni albüm sürecinden gündelik hayatıma kadar bu ifadeyi sıklıkla kullanıyorum. Çok hoşuma giden bir anlamı var. Sorunu sorduğun anda da bunu hissettim ve mutlu oldum. Zamanı bir sığınak gibi kullanmamakla birlikte ona bırakmayı ve güvenmeyi seven biriyim. Bazı hisler, fikirler bizim dışımızda bir zaman süzgecinden kendi kendine geçerek bize geliyor ve biz de o olmuşluğu hissediyoruz. Bu duygu çok değerli.

Konuyu zamandan açmışken, biraz da kişisel yolculuğuna dair düşünmene alan açmak için bir şeyler sormak isterim. Her şey akıp giderken durup kendine bakar mısın? “Neredeyim, kişisel ve sanat yolculuğum nasıl gidiyor?” diye düşünür müsün?

Kişisel yolculuğum sanat yolculuğumdan ayrılabiliyor fakat sanat yolculuğu olarak ayrı bir yolculuğum varmış gibi görmüyorum. Bunun olmasını da pek mümkün bulmuyorum. Yaşamımda olan ve olmayan her şey yaratmak istediğim müziği, görsel dünyayı ve ilişkili her şeyi etkiliyor. “Neredeyim?” sorusu hep var tabii ki. Olduğum ve olmadığım yerlere dair düşünebilmemi, yönümü bulmamı sağlıyor. Müzik tarafında bu soruyu sorduğumda, en doğru cevapları şu ana kadar ürettiklerimde ve arayışında olduklarımda bulabiliyorum.

compressed_2-20l1002284
Mert Pekduraner | Fotoğraf: Dilan Bozyel

Mimarlık, fotoğrafçılık ve müzisyenlik… Tüm bu ve belki de bilmediğimiz, görmediğimiz, duymadığımız ilgi ve üretim alanlarının içinde olmak; yaşama, kendine ve gündeliğe olan bakışına nasıl etki ediyor? Bunların içine dâhil olan, oradan ilham alan biri olarak üretimlerin, sana ve ilişkilendiğin yaşama bakışına dair neler söylemeye çalışıyor?

Farklı disiplinleri hep bir arada düşünme hâlim oldu. Bazılarına daha yoğun odaklandım bazılarına ise daha az. Mimarlık gibi bir eğitim almış olmayı en büyük şanslarımdan biri olarak görüyorum. Hayal etme ve kurgulama becerisini çok kuvvetlendiren bir disiplin. Soruda bahsi geçen tüm sanat disiplinlerinin ve daha fazlasının bir arada düşünüldüğü bir eğitim. Hele ki benim dönemimin İTÜ eğitmenleri, o ayrı bir şans. “Mimar olmasaydım albümlerim olur muydu?” diye bir not yazmıştım defterime. Hâlâ üzerine sık sık düşündüğüm bir soru. Belki olurdu fakat şu anki kurguda ve katmanlılıkta olmazdı diye düşünüyorum. Yarattığı düşünme biçimlerini kompozisyon sürecinden kapak tasarımına kadar her yerde hissediyorum. Şiir konusuna ayrı bir başlık açmam gerekir. Bu toprakların şairlerini okuyabildiğim için çok şanslı hissediyorum. Çok güçlü bir şiirimiz var. Bazen şiir mi önce müzik mi önce geliyor benim için diye düşünüyorum. Fotoğrafçılık konusunda ise, sadece kendim için çekiyorum diye ekleme yapayım. Hele ki röportajın başında Dilan Bozyel gibi olağanüstü bir fotoğrafçı ve sanatçının ismi geçmişken. Kendisini tanımadan da hayranlığım vardı, tanıdıktan sonra daha da arttı. Zamansız bir hissi var. 

Müziğindeki enstrüman çeşitliliği, Doğu-Batı sentezi, Anadolu tınıları, caz ve makamsal müzik gibi birçok bileşen özgün bir dil yaratıyor. İnsanı gıdıklayan, belli belirsiz bir tanıdıklık hissi var. Bu da çabasız bir şekilde kendini ve ilhamını açık ediyor. Sanki şeffaf bir örtünün ardında saklanıyor gibi müziğin… Dinleyiciyle kurmaya çalıştığın, onlara duyurmak istediğin müziği sen nasıl tanımlarsın?

Tanıdıklık hissine sevindim. Bu çok değerli. “Şeffaf bir örtü” ifaden çok güzel hissettirdi. Ben hissettiklerimi anlatıp çekiliyorum. Bu nedenle, benim duyurmak istediğimden ziyade dinleyici ne duyarsa o söz konusu. Dinleyicinin hayal dünyasında ben yokum, yazdığım müzik ve dinleyici baş başalar. Her anlamda görünürlük konusunun müzikten bile önce düşünüldüğü bir çağdayız ve bu durumun dinleyicinin hayal dünyasını zedelediğini düşünüyorum. Gizli kalalım demiyorum elbette fakat bir dengesi olmalı. Dinleyenin hayal dünyasında müziğimle ve gerektiği kadar diğer mecralarla olmalıyım. Küçük yaştan itibaren gitar temelli çalışmalar yaptım, çaldığımdan daha fazla dinledim, bir gitarımın perdelerini söktüm ve makam dünyasını keşfetmeye çalıştım. Merak ettiğim her yerde zaman geçirdim yani. Tüm bu süreçlerin ardından hikâyeyi birincil kılarak ele aldığımı ve o ne gerektiriyorsa müziği o yönde tasarlamak istediğimi fark ettim. Bu noktada da, hem müzikte hem de diğer disiplinlerde çalışmış olduğum tüm pratikler bir araya gelerek daha katmanlı bir ifade dili yaratma çabamda çok işime yaradı.

youtube play youtube play

Kelimeler bazen varlıklarıyla, bazen de yokluklarıyla konuşurlar; müziğin içinde soluk alıp verirler. Çünkü müzik, kendi ilhamına yol gösteren duygunun, kelimenin izinden ortaya çıkar. Bazen bir şeyi anlatmak için kelimenin kendisine ihtiyaç duymayız. Müziğinin sözlü ve sözsüz dünyasına dair neler söylersin? Kelimeler devreye girdiğinde ya da kullanım dışı kaldıklarında müziğin neyi duyurmaya çalışıyor?

İnsanın anlam tarihi diye bir şey de var. Ben kendiminkini parçalara verdiğim isimler ve melodilerle yaratmaya çalışıyorum. Enstrümantal müzik yazan biri olduğum için kelime ile ifade alanım çok sınırlı, parça ismi kadar. Bu çok hoşuma giden de bir sınır. En içime sineni bulmamı sağlıyor. Parça isminin dinleyicide çağrıştırdığı şey ne oluyorsa ona sonrasında melodilerle eşlik ediyorum. Melodinin evrensel oluşunun da çok ayrı bir çekiciliği var. Şiir en sevdiğim şeylerden biridir fakat çevrilemez mesela. Çevrilse bile bir noktaya kadar çevrilebilir. Bir melodi, enstrümantal bir ifade bu konuda sınır tanımıyor.

İnsanın kökleri, yetiştiği coğrafya, kurduğu ya da içine düştüğü bağlar, üretimde bulunan insanlar için oldukça önemli bir materyal olabiliyor. Çoğu zaman buralarda kendince olabildiğin bir nokta bulmak ve oradan bulunduğun yere, başka diyarlara ve parçası olduğumuz dünyaya dair söz üretmek insana bazen özgün, bazen de belirsiz bir iz katabilir. İnsanın bazen kendini kendisinden sıyrılmayı bilmesi gerektiğini düşünüyorum. Sen nasıl bakıyorsun bu meselelere?

Ne güzel bir soru. Yaşamımı bir heykelmişim de yonttuklarım ve hâlâ yontamadıklarımın olduğu bir zaman dilimi olarak algılıyorum çoğu zaman. Hatta geçenlerde “İnsan kendi heykelini taşıyamaz.” diye bir not almıştım. İnsan kendini kendisinden sıyırdığında kalan mı yoksa giden mi kendisi olur, bu çok önemli bir konu. Zaman ve hassasiyet çok mühim bu süreçte. İnsanların hikâyesi vardır, anlatma durumu söz konusu olabildiğinde de o kişinin geçmişinde ne varsa anlattığında onu görürüz. Bu geçmiş, hem senin de soruda bahsettiğin gibi şeyler hem de nelerle ilgilendiğimizle, nasıl yaşadığımızla alakalı. Sanatta sahicilik kavramını çok önemli buluyorum ve bu yaratılabilecek bir eylem de değil. Varsa vardır, yoksa yoktur. Bu çağın sanatı ve sanatçılığı için çok önemli bir konu olduğunu düşündüğümü belirtmeden geçmeyeyim. Hislerin değil de “yapılması gerekenlerin” rehber alındığı bir çağdayız, maalesef. Bu yaklaşımla sanat yapanların arkalarını döndüklerinde ayak izlerini göremeyeceklerini düşünüyorum. Murathan Mungan, Ley Hatları isimli kitabında Rilke ile alakalı şöyle bir ifadede bulunuyor: “Ona göre sanat eseri ancak yaratma ihtiyacından doğarsa güzeldir.” Bu, en çok ihtiyacımız olan şeylerden biri.

Son çıkan EP’ne ismini veren “yüzümden denizler dökülüyor” isimli parçan, Çukurova’dan çıkıp dünya görüşüyle ufkumuzu genişleten Yaşar Kemal’in sesinden dinlediğimiz bir alıntı ile başlıyor. Bu kayıtla nasıl karşılaştın? Senin için nasıl bir çağrının ilhamı olarak albüme yansıdı?

Sevdiğim sanatçıların hayatlarını detaylıca araştırmayı ve öğrenmeyi çok seviyorum. Benim için ilham verici. Yaşar Kemal’e dair de çoğu şeyi izledim, okudum. Yalnızlık şiirini kendisinin okuduğu videoyu bir belgeselde görmüştüm. Şiiri okuyuşu, şiirin kendisi, 17 yaşın şiiri olması çok etkilemişti. O zamandan beri benimle kaldı o şiir, özellikle “yüzümden denizler dökülüyor”da duyduğumuz dizeleri. Yaşar Kemal’in o dizelerini kullanamayacak olsaydım EP’yi bekletebilir hatta çıkartmayabilirdim bile. EP, Anadolu’daki aşık kültüründen etkilenen bir hissi barındırıyor bende. Ozan sazını alır çalar, yalnızdır, enstrümanı ile anlatacağını sakince ve duru bir dille anlatır. “yüzümden denizler dökülüyor” da böyle bir duyguyla kendi zamanını bekleyen ve üç parçayla varlığını başlatan bir EP. Gelecekte ne olur ya da ne olmaz bilemiyorum. Niyetim devam niteliğinde temalar, parçalar yaratabilmek.

“yüzümden denizler dökülüyor”, “geçmişin dikenleri dökülmüyor” ve “dağlarım ağrıma gidiyor” adlı üç parça var albümde. Bu parçaların yaratım süreçlerini anlatır mısın? Bir araya geldiklerinde nasıl bir hikâyenin bütününü oluşturuyorlar?

Uzun zamandır mırıldandıklarım diyebilirim. Sıklıkla ağıt kelimesi ile tanımladım bu üç parçayı ve EP’nin konseptini. Bir önceki soruda ifade ettiğim sazını alıp sakince çalma duygusu ve bu duygunun kompozisyon diline de yansıması olarak düşünebiliriz. Klasik gitar, e-bow ve vokal. Sakinlikleri ile bir araya gelişleri. Uzak sesler. Klasik gitar ile çalma konusunda ısrarcı olduğum bir seri vardı kafamda. EP’de duyduğunuz üç parçanın ikisi (1-2) yaklaşık 5 yıllık. İlk hâllerini ellemeden varlıklarını korumak istedim. Açılış parçası “yüzümden denizler dökülüyor”, Yaşar Kemal’in: “Çın çın ötüyor yüreğimin kökünde şu dünyanın ıssızlığı Tanrı kimsenin başına vermesin böyle bir yalnızlığı!” dizelerinin ardından sakin bir tema ve unison vokallerim ile açılıyor. İkinci parça “geçmişin dikenleri dökülmüyor”, tema olarak uzun zamandır benimle olan bir parçaydı. Perdesiz elektrik gitarda e-bow ile çaldığım improvizasyon ve son anda eklediğim çok minik bir vokal partisyonu ile bu hâline geldi. Üçüncü parça “dağlarım ağrıma gidiyor” kayıt sürecinde ortaya çıktı. İçime sinmeyen partisyonları olan başka bir parça vardı, “dağlarım ağrıma gidiyor” çok huzurlu hissettirince onu koymuş oldum.

compressed_4-20l1002190
Mert Pekduraner | Fotoğraf: Dilan Bozyel

Albümde yer alan parçalar yaşamın hangi alanlarıyla temas etmek istiyor? Hepsi sanki senden ve etrafından bir şeyleri alıp dinleyicisinin avuçlarına bırakır gibi…

Sorunun ikinci cümlesi ne kadar güzel. Gözümde canlandı söylediğin şey ve üstüne bir şey söyleyemiyorum. Parçalar benden ve etrafımdan aldıklarını benim de avuçlarıma bırakıyor. Uzak ama gideceğimi bildiğim yerler ile temas ediyor diyerek çekileceğim.

youtube play youtube play

Her üretim, bir öncekinin bilgisini ve tecrübesini şimdiye taşır; sonra gelecek için inşa edilecek başka bir tecrübenin üzerine eklenir. Şimdinin içinde, burada duralım: “yüzümden denizler dökülüyor” geriye, şimdiye ve ileriye baktığında neler hissettiriyor sana?

Huzurlu hissettiriyor. Sanat ifadesinin karar almak olduğunu düşünüyorum. “yüzümden denizler dökülüyor” da bir karar almışlık olduğu için artık benden çıktı ve dinleyicinin oldu. Bu duyguyu çok seviyorum. Şu an için bitmişliğinin verdiği hisle birlikte bir sonraki yere odaklanmamı sağlıyor. Oruç Aruoba’nın çok sevdiğim bir ifadesi var: “Yeni yer yoktur.” diyor. İnsanın keşfetmiş olduğu yerleri kadar, yeni sanıp keşfettiği yerleri de var. Keşfedebildiysek o orda demektir, bu da yeni olmadığını gösteriyor. Biz yeni fark ediyoruz. Bunun heyecanı çok ayrı. “yüzümden denizler dökülüyor” da böyle bir hisse sahip benim için.

Kapak Fotoğrafı: Dilan Bozyel

İlginizi çekebilir: Gürkan Sonat’tan Müzik Dünyasının Günceli: Son Haberlere Bakış