İlk yorumu siz yazın!
2026 Venedik Film Festivali Günlüğü #1: Neler İzledik?
Yine bir film festivalinden herkese merhaba. Festivalde seyrettiğim filmler hakkındaki ilk izlenimlerimi buraya yazmak artık çok keyifli bir rutine dönüşmeye başlıyor benim için. Lafı uzatmadan Venedik film festivalinin bu seneki yarışma seçkisindeki açılış filmiyle başlayalım. Zira Danny Boyle usta eski günlerinden bir harman yapmış bizim için…
83. Venedik Film Festivali

Ink
Ünlü medya patronu Rupert Murdoch’ın 1969 yılında batmakta olan İngiliz gazetesi The Sun‘ı satın alıp onu en kibar tabirle ‘agresif’ bir magazin (tabloid) devine dönüştürme sürecini konu alıyor. James Graham’ın çok ses getiren aynı adlı tiyatro oyunundan uyarlanmış film, gazetecilik ve basın tarihini kökünden değiştiren olaylara odaklanıyor. Bir kahramanlık hikâyesi gibi değil de modern bir yozlaşma hikâyesi gibi düşünebiliriz. Ana karakter ise patron Murdoch değil. Onun gazetenin başına atadığı Larry Lamb. Dönemin tiraj anlamında lider gazetesi The Daily Mirror‘ı tahtından indirmek için yola çıkıyor. Popülist haber dili, skandallar, cinsellik ve magazin odaklı yaklaşımlarıyla yerleşik medya düzenini ayran gibi çalkalamak suretiyle The Sun‘ı İngiltere’nin en çok satan gazetesine dönüştürüyor. Seyir zevki çok yüksek bir iş. Filmde Rupert Murdoch’ı Guy Pearce, editör Larry Lamb’i Jack O’Connell ve Jules Davies karakterini Claire Foy canlandırıyor. Hepsi birbirinden iyi.

Salòn de Belleza
Yan seçkilerden birinde izlediğim bu filmi tamamlayamadım bile. Korkunç derece pörsümüş bir sinema dili. Bellatin’in kült romanından uyarlama, tam olarak ne olup bittiğini göremediğimiz dış dünyadaki gerilimlerin gölgesinde bir güzellik salonunun zamanla sığınağa dönüşmesini, varoluşun kırılganlığını ve mekânsal hafızayı kullanmaya çalışıyor. Hiçbirini beceremiyor.

The Girl With The Leica
Film, tarihin ilk kadın savaş fotoğrafçısı kabul edilen ve 1937’de İspanya İç Savaşı’nda henüz 26 yaşındayken hayatını kaybeden Gerda Taro’nun tutkulu, cesur ve trajik yaşamını odağına alıyor. Ama açık konuşmak gerekirse pek de alamıyor. Reji felaket, metin çok vasat. Oyunculuklar da hak getire. Arşiv belgeleriyle estetik bir kokteyl yapılmaya çalışılmış ama önceden hiç kimsenin keşfetmediği berbat bir çorba icat edilmiş gibi düşünün…

Wild Horse Nine
Oscar ödüllü yönetmen ve senarist Martin McDonagh’ın (The Banshees of Inisherin, Three Billboards Outside Ebbing, Missouri) yazıp yönettiği film. Muazzam bir iş. McDonagh’ın kendine has absürt ve diyalog odaklı üslubunu seven herkesi tavlayacaktır. Filmin başrollerini John Malkovich, Sam Rockwell, Steve Buscemi, Tom Waits ve Parker Posey gibi yıldız isimler paylaşıyor. Pasifik’in ortasındaki gizemli Paskalya Adası’nda (Rapa Nui) geçiyor. Birbirinden marjinal iki CIA elemanı ile kendilerini absürt bir uluslararası komplonun ortasında bulan sıra dışı bir grup insanın yollarının kesişmesini anlatıyor. Şili’nin yakın dönem tarihine dair çok az fikir edinerek girerseniz aldığınız keyif katlanacaktır.

Bucking Fastard
Usta yönetmen Herzog’un insan doğasının sınırlarını sorguladığı film, Orkney Adaları’nın mistik bir tecrit atmosferinde geçiyor. Gerçek hayatta da kardeş olan Rooney Mara ve Kate Mara ilk kez bir filmde birlikte başrolü paylaşıyor. Onlara Ciarán Hinds ve Rhys Ifans eşlik ediyor. İskoçya’nın kuzeyindeki ıssız Orkney Adaları’nda yer alan neolitik bir yeraltı tüneli kompleksinde (Mine Howe) arkeolojik kazı yapan iki araştırmacı kız kardeşin hikâyesini anlatıyor. Böyle söyleyince çok ciddi bir hikâye gibi görünüyor ama pek de öngörülebilecek cinsten değil. Ben hem yönetmeni hem de oyuncuları çok seviyorum ama bu filmi pek de sevemedim. Filmin en başında selam çaktığı David Lynch’ten nüanslar barındıran üslubu bana biraz yavan geldi.

Minnie and Moskowitz
Amerikan bağımsız sinemasının öncülerinden John Cassavetes’in yazıp yönettiği, romantik komedi kalıplarını altüst eden film. Klasik filmler seçkisinde görüp izlemek istedim. İyi ki de izlemişim. Cassavetes’in genellikle daha ağır dramlarının yanında oldukça zıpır ve hafif bir tona sahip olan film, birbirine taban tabana zıt iki insanın tutkulu ve kaotik yakınlaşmasını anlatıyor. Cassavetes’in ilham perisi ve eşi Gena Rowlands (Minnie) ile usta oyuncu Seymour Cassel (Moskowitz) başrolleri paylaşıyor. Ayrıca John Cassavetes (evli ve saldırgan sevgili rolünde) ve yönetmenin annesi Katherine Cassavetes de yan rollerde yer alıyor. Tam bir aile filmi (şaka).

Sumo – Spirit Weighs Nothing
Geleneksel olarak dış dünyaya oldukça kapalı olan Sumo dünyasına beş yıllık bir çabayla girmeyi başaran film, bu 1500 yıllık Şinto kökenli ritüel ve dövüş sanatını Batı’nın “fiziksel kütle ve ağırlık” odaklı bakış açısından çıkarıp insan ruhu ve fedakarlık üzerinden ele almaya çalışıyor. Fena bir belgesel değil ama pek de bir şey anlattığını söyleyemem. Sumo kariyerlerinin farklı aşamalarındaki dört farklı güreşçinin hayatına odaklanıyor. Enteresan görüntüler barındırdığını da söylemem gerekir.

The Basics of a Philosophy
Paul Schrader’ın son filmi. Yapımcılar arasında Martin Scorsese de yer alıyor. Amerika’nın Midwest bölgesinde küçük bir üniversitede felsefe profesörü olan John Jorissen, Baruch Spinoza üzerine bir kitap yazıyor. Vefat eden babasının cenazesinde, yıllar önce babasının örtbas ettiği karanlık bir olayın mağduru olan Miguel’in aniden ortaya çıkmasıyla hayatı allak bullak oluyor. Ana karakterin geçmişindeki suçluluk duygusu, ahlaki çöküş ve Spinoza’nın Tanrı anlayışının kendisini asla affetmeyeceği inancı arasında vicdani bir çıkmazı izliyoruz. Son derece hassas bir konuya özensiz bir bakışı var, üzerine uzunca tartışılabilir…
Diğer içeriklerime instagram üzerindeki blogumdan (@atıptutuyorum) ulaşabilirsiniz.
Kapak Fotoğrafı: Wilde Horse Nine
İlginizi çekebilir: Sine Magger’dan 83. Venedik Film Festivali

Eralp Alper






Aile Tadında
Wild Horse Nine'ı sabırsızlıkla bekliyorum