Handan Yılmaz ve Banu Tunçağ ile: 212 Photography Istanbul’un 9. Edisyonu Üzerine
Bu yıl 26 Eylül – 11 Ekim tarihleri arasında dokuzuncu edisyonu gerçekleşen 212 Photography Istanbul, fotoğrafın 200. yılında İstanbul’un birçok noktasında, 25’in üzerinde mekânda izleyicilerle buluşmaya hazırlanıyor. Yakın zamanda hayatını kaybeden çağdaş belgesel fotoğrafın etkili isimlerinden Martin Parr, moda fotoğrafçılığının yerleşik kodlarını yeniden yorumlayan Frank Horvat, dünyayı gökyüzünden belgeleyen ikonik çalışmalarıyla tanınan Yann Arthus-Bertrand, çarpıcı portreleri ile dikkat çeken Jill Greenberg, tarih, temsil ve kimlik meselelerini otoportreleri üzerinden ele alan Omar Victor Diop, fotoğraf ve dijital kolajı buluşturan Catherine Nelson, yapay zekâ destekli üretimleriyle öne çıkan David Szauder bu sene festivalde bir araya geliyor. Brazilian Modernist Photography ve öne çıkan grup sergilerinden Colours of Scandinavia da İstanbul’da sanatseverlerle buluşuyor. Biz de, 212 Photography Istanbul Kurucusu Handan Yılmaz ve Festival Direktörü Banu Tunçağ ile festivale dair merak ettiklerimizi konuşuyoruz.

Fotoğraf: 212 Photography Istanbul
Festivalin dokuz yıllık mirası, 212’nin İstanbul ile bağı ve uluslararası görünürlüğü hakkında sohbet etmek üzere ilk olarak 212 Photography Istanbul Kurucusu Handan Yılmaz ile birlikteyiz.
212 Photography Istanbul, 2018’den bu yana fotoğraf ve hareketli görüntülerden yola çıkarak performans, film, müzik ve farklı görsel anlatı biçimlerine açılan bir platforma dönüştü. Dokuz yılın sonunda festivalin İstanbul’un kültür hayatına kazandırdığını düşündüğünüz en kalıcı alışkanlık nedir?
H.Y: Bir festivalin, bir şehrin kültür hayatında kalıcı olmasındaki asıl mesele, zaman içinde kendi izleyicisini ve kendi karşılaşma biçimlerini yaratabilmesi. 212 açısından en önemsediğimiz şeylerden biri bu. Fotoğrafla zaten ilişkisi olan bir izleyicinin yanında, belki bir mekân, bir film, bir performans ya da bir konuşma nedeniyle programa dahil olan ve oradan fotoğrafa geçen başka bir izleyici oluştu. Bir de festivalin İstanbul’la kurduğu coğrafi ilişki var. 212 hiçbir zaman tek bir yapının içine kapanan bir festival olmadı. Şehirde farklı mekânlara yayılarak izleyiciyi de hareket etmeye davet ediyor. Dolayısıyla festival deneyiminin bir parçası sergiler kadar İstanbul’un kendisi oluyor.
Dokuz yılın sonunda bir alışkanlıktan söz edeceksek belki de bu; fotoğrafı görmek için yola çıkmak, şehrin içinde dolaşmak ve normalde yan yana gelmeyecek işler, insanlar ve mekânlar arasında kendi bağlantınızı kurmak.
212 Photography Istanbul’u ilk kurduğunuz dönemde fotoğrafın ve görsel kültürün bugünkü kadar hayatımızı kuşatacağını öngörüyor muydunuz? Festivalin ilk yılındaki fotoğraf fikriyle bugün savunduğu fotoğraf fikri arasında en büyük fark ne?
H.Y: Aslında 2018’de savunduğumuz fotoğraf fikriyle bugün savunduğumuz arasında radikal bir kopuş olduğunu düşünmüyorum. Değişen daha çok festivalin ölçeği ve fotoğrafın içindeki farklı dillere ayırabildiğimiz alan oldu. İlk yıl doğal olarak daha küçük bir programımız, daha az sayıda fotoğrafçımız ve daha sınırlı bir tür çeşitliliğimiz vardı. Bugün ise fotoğrafın mümkün olduğunca farklı hâllerini aynı program içinde ağırlamaya çalışan bir yapı kuruyoruz. Belgesel fotoğraftan moda fotoğrafına, portreden mimariye, deneysel üretimlerden hareketli görüntüye uzanan geniş bir alan bu. Burada amaç bütün bu türleri aynılaştırmanın tersine, aralarındaki mesafeyi ve farklılığı koruyarak yan yana getirebilmek. Çünkü fotoğrafın gücünün biraz da tek bir tanıma sığmamasından geldiğini düşünüyoruz.
“Festival” kelimesini de bu nedenle önemsiyoruz. 212’yi yalnızca yılın belli bir döneminde iyi sergilerin bir araya geldiği bir yapı olarak görmüyoruz. Fotoğrafın farklı türlerini, farklı kuşakları, üretim biçimlerini ve izleyicileri aynı zaman dilimi içinde buluşturabilen gerçek bir festival olmasını istiyoruz. Dokuz yılda değişen şey belki fotoğrafa bakışımızdan çok, bu fikri gerçekleştirebilmek için açabildiğimiz alanın büyüklüğü oldu.

Geçen yıl Les Rencontres d’Arles’da öne çıkan Brazilian Modernist Photography’nin ilk kez İstanbul’a gelmesi ve Colours of Scandinavia’nın Kuzey’in güncel fotoğraf sahnesini şehre taşıması, festivalin uluslararası bağlantılarını görünür kılıyor. Bu iş birliklerinin sergi dönemini aşan, İstanbul’un kültür ortamına yerleşen bir karşılığını nasıl kuruyorsunuz?
H.Y: Uluslararası iş birliklerinde bizim için belirleyici olan, İstanbul’un yalnızca mevcut sergilerin yeni durağına dönüşmemesi. Elbette başka coğrafyalarda üretilmiş ve güçlü bir küratöryel çerçeveye sahip sergileri İstanbul izleyicisiyle buluşturmayı önemsiyoruz. Ancak uluslararası olmayı yalnızca hazır bir serginin dolaşımına dahil olmak şeklinde düşünmüyoruz.
Brazilian Modernist Photography ile Colours of Scandinavia aslında bu anlamda iki farklı yaklaşımı yan yana getiriyor. Geçtiğimiz yıl Les Rencontres d’Arles’da öne çıkan Brazilian Modernist Photography’yi İstanbul’a taşırken, belirli bir tarihsel ve kültürel bağlam içinde kurulmuş güçlü bir seçkiyi burada başka bir izleyiciyle buluşturuyoruz. Colours of Scandinavia ise 212 olarak bizim küratörlüğünü üstlendiğimiz, İskandinav fotoğrafçıların işlerinden ve görsel dünyalarından yola çıkarak oluşturduğumuz bir sergi. Dolayısıyla burada uluslararası ilişki, var olan bir sergiyi İstanbul’a getirmekten ziyade, başka bir coğrafyanın güncel fotoğraf üretimine buradan bakmak ve ona dair kendi küratöryel önerimizi oluşturmak üzerinden kuruluyor.
Bu iki yönlü hareket bizim için önemli. Bir taraftan uluslararası kurumlarla kurduğumuz ilişkiler sayesinde İstanbul’u başka yerlerde oluşmuş önemli fotoğraf anlatılarıyla buluşturuyoruz; diğer taraftan 212’nin kendi küratöryel bakışını İstanbul’dan dışarıya doğru genişletiyoruz. Uzun vadede istediğimiz de tam olarak bu: İstanbul’un yalnızca uluslararası kültür dolaşımının alıcısı olduğu tek yönlü bir modelden ziyade kendi seçkilerini, sorularını ve bakışını bu dolaşıma dahil eden bir yapı kurmak.
Bu nedenle uluslararası bağlantıların kalıcılığını yalnızca kaç serginin İstanbul’a geldiğiyle ölçmüyoruz. Bizim için daha değerli olan, bu temasların yeni sanatçılarla, küratörlerle ve kurumlarla çalışmanın önünü açması ve 212’nin kendi küratöryel dilini de sürekli genişletmesi. Festival dönemini aşan asıl karşılığın bu ilişkiler ve onların zaman içinde üreteceği yeni projeler olduğuna inanıyoruz.
İstanbul zaten başlı başına kimliklerin, karşılaşmaların ve çelişkilerin şehri. Sizce 212 başka bir şehirde doğsaydı aynı festival olabilir miydi? İstanbul, bu kurgu içinde festivalin yaratıcı ortağına nasıl dönüşüyor?
H.Y: Hayır, bizce başka bir şehirde aynı 212 olmazdı. Belki benzer bir program kurulabilirdi ama festivalin karakteri aynı olmazdı. Çünkü İstanbul seçimlerimizi, ritmimizi, hatta zaman zaman neyin yan yana gelebileceğine dair düşüncemizi belirleyen bir unsur. İstanbul’un en ilginç taraflarından biri, birbirinden çok farklı zamanların ve estetiklerin şehirde eşzamanlı olarak var olabilmesi. Çok eski bir yapının birkaç sokak ötesinde bütünüyle başka bir İstanbul’la karşılaşabiliyorsunuz. Bu durum fotoğrafla da çok örtüşüyor aslında; fotoğraf da sürekli olarak zaman, hafıza, şimdi ve temsil arasında gidip gelen bir mecra.
Bu yüzden mekân seçimlerini hiçbir zaman yalnızca “sergiyi nereye yerleştirebiliriz?” sorusuyla yapmıyoruz. Bazen bir mekân işi değiştiriyor, bazen iş mekânı görünür kılıyor. İzleyicinin bir sergiden diğerine giderken şehirde kat ettiği mesafe bile festivalin kurgusuna dahil oluyor. Bizce İstanbul’un yaratıcı ortaklığı tam burada başlıyor: Festival şehre yerleşmiyor; şehir, festivalin nasıl okunacağını da belirliyor. Belki 212’nin İstanbul’la ilişkisini tarif etmenin en doğru yolu şu: Biz İstanbul’u festivalin fonu olarak değil, editoryal çerçevesinin bir parçası olarak görüyoruz.
212’nin bu yılki teması, seçkisi ve vizyonuna dair sorularımızı ise Festival Direktörü Banu Tunçağ’a yöneltiyoruz.
Festival bu yıl fotoğrafın 200. yılını; tarihsel hafızadan çağdaş belgesel anlatıya, portreden dijital kolaja ve yapay zekâ destekli üretimlere uzanan geniş bir hat üzerinden ele alıyor. Farklı dönemleri, coğrafyaları ve üretim biçimlerini aynı programda buluştururken seçkiyi taşıyan ana soru neydi? Fotoğrafın geçmişiyle geleceği arasında sizin için en güçlü bağı hangi iş ya da karşılaşma kuruyor?
B.T: Bizim için bu yılın çıkış noktası, fotoğrafın 200 yıllık serüvenine festivalin bakış açısıyla yeniden bakma fırsatıydı. Her sene ana odağımızın fotoğraf olduğu, ancak bunun yanı sıra yenilikçi yaklaşımlara ve teknolojinin dokunduğu sanatsal üretimlere de yer verdiğimiz bir program yaklaşımımız var. Bu anlamlı yılda da fotoğrafın geçmişten bugüne nasıl değiştiğine, anlatım biçimlerini nasıl dönüştürdüğüne ve yeni teknolojilerle birlikte nereye evrildiğine programın farklı katmanlarında bakmayı amaçladık.
Yann Arthus-Bertrand, Martin Parr ve Frank Horvat gibi fotoğraf dünyasında iz bırakmış isimlerin yanı sıra Jill Greenberg, Helene Schmitz ve Omar Victor Diop gibi çağdaş fotoğrafın önemli isimlerini bir araya getiriyoruz. Programın bir diğer ayağını ise farklı fotoğraf coğrafyalarını İstanbul’da buluşturan Brazilian Modernist Photography ve Colours of Scandinavia gibi sergiler oluşturuyor. Geçmişle gelecek arasındaki bağı en güçlü kuran işlerden biri ise bence David Szauder’in festivale özel gerçekleştireceği sergi. Fotoğrafın gerçekliği kaydetme ve yeniden yorumlama gücünden yola çıkıp dijital teknolojiler ve yapay zekâ ile yeni bir görsel dünya kurması, bugün fotoğrafın geldiği noktayı çok iyi anlatıyor.
Teknolojik gelişmeler ve yapay zekâ, fotoğrafın ve sanatsal üretimin geleceğini şekillendiren bir gerçeklik; bunu görmezden gelmek mümkün değil. 212 Photography Istanbul olarak bizim yaklaşımımız da fotoğrafın geleneksel birikimini korurken, değişen üretim biçimlerine ve yenilikçi yaklaşımlara her zaman alan açmak. Bu nedenle fotoğrafın 200. yılına bakarken, geçmişle beraber fotoğrafın bugününü ve yarınını da programın bir parçası olarak ele alıyoruz.

“Temsil” kelimesi fotoğrafın en eski meselelerinden biri ama bugün kimin kimi, hangi bakışla temsil ettiği çok daha fazla sorgulanıyor. Bu yılki seçkide sizi kendi bakışınızı sorgulamaya iten bir iş ya da yaklaşım oldu mu?
B.T: Sanırım bu yıl beni en çok düşündüren şey, temsilin “neyi” gösterdiğimizin yanında “nasıl baktığımızla” da ilgili olmasıydı. Özellikle Brezilya Modernist fotoğrafçıların işlerinde bunu çok güçlü hissediyorum. German Lorca, Thomaz Farkas, Chico Albuquerque ve Gertrudes Altschul gibi isimler, gündelik hayatı ya da insanı yalnızca belgelemek yerine; kadraj, ışık, geometrik formlar ve bakış açısıyla yeniden kuruyorlar. Gerçekliği olduğu gibi aktarmak yerine, kendi bakışlarından geçirerek başka bir gerçeklik öneriyorlar.
Bu da bana bugün temsil meselesine bakarken sormamız gereken temel soruyu hatırlatıyor: Fotoğrafa kimi dahil ettiğimiz kadar, ona nereden baktığımızın da farkında mıyız? Bu nedenle fotoğrafın yalnızca dünyaya nasıl baktığımızı değil, kendi bakışımızı da yeniden düşünmemize alan açmasını değerli buluyorum.

Bir festival direktörü olarak yüzlerce görüntü arasından seçim yapıyorsunuz. Peki artık çok fazla görüntü gördüğümüz bir çağda sizi durdurmayı başaran bir fotoğrafın neye sahip olması gerekiyor? Teknik kusursuzluk mu, fikir mi, rahatsızlık hissi mi, yoksa tarif etmesi daha zor bir şey mi?
B.T: Festival seçkisi ve programı aslında bir ekip çalışmasıyla ortaya çıkıyor. Hepimizin farklı bakış açılarından geçerek, festivalin genel tonuyla uyumlu olduğunu düşündüğümüz bir çizgi oluşuyor. Bu nedenle bizim için bir işin teknik olarak kusursuz olmasından çok, bizde nasıl bir heyecan uyandırdığı ve sergileneceği mekânla nasıl bir ilişki kurduğu önemli. Dolayısıyla tek bir çıkış noktamız ya da karar verme şeklimiz olmadığını söyleyebilirim.
“Yeni üretim biçimleri” fotoğrafın sınırlarını da bulanıklaştırıyor. Yapay zekâ, dijital manipülasyon ve farklı teknolojiler devreye girdiğinde sizin için bir görüntünün hâlâ fotoğraf sayılmasını sağlayan şey nedir? Fotoğrafın tanımı değişiyor mu?
B.T: Bence fotoğrafın tanımı, kullandığı araçlardan bağımsız olarak zaman içinde zaten sürekli değişti. Bugün yapay zekâ ve dijital teknolojiler bu değişimi daha görünür hâle getiriyor. Aslında bir görüntünün fotoğraf olup olmadığından çok, nasıl üretildiği ve izleyiciyle nasıl bir ilişki kurduğu önemli. Fotoğrafın sınırlarının genişlemesini bir tehditten ziyade, bu alandaki üretimlerin değişen dünyaya ve içinde bulunduğumuz yüzyıla verdiği doğal bir karşılık olarak görüyorum. Fotoğrafın da bu değişimle birlikte dönüşmesi bence kaçınılmaz.
Kapak Fotoğrafı: Handan Yılmaz ve Banu Tunçağ’ın İzniyle
İlginizi çekebilir: Sümeyra Gümrah’tan Esra Mengülerek ile: Fotoğraf ve Mekânların Aralıklarında İz Sürmek Üzerine

Öykü Gönül






Aile Tadında
İlk yorumu siz yazın!