Hope: Türler Arasında Gezinirken Yoldan Çıkmak!
Hope, Na Hong-jin’in sineması içinde farklı bir yerde duran ve Güney Kore sinemasından ziyade Hollywood sinemasının kodlarını taşıyan bir film. İlk yarısıyla bizi koltuğumuzda oturtmamayı görev bilen film, ikinci yarısıyla birlikte sürekli kan kaybediyor ve kendimizi saatimizle bakışırken buluyoruz. The Wailing filmiyle tüm gözleri üzerine çeken ve hatırı sayılır bir izleyici kitlesi edinen Na Hong-jin, öncesinde çektiği 2008 yapımı The Chaser ve 2010 yapımı The Yellow Sea filmleriyle Güney Kore toplumuna ve iki Kore arasındaki gerilime dair önemli doneler sunuyordu. The Chaser ile yalnızca kadınları öldüren bir seri katil üzerinden bürokrasinin ve emniyetin çürümüşlüğünü gözler önüne seren yönetmen, The Yellow Sea’de ise kumar borçları yüzünden Güney Kore’den Kuzey Kore’ye gidip bir adamı öldürmekle görevlendirilen bir adamın yaşadığı türlü aksilikleri merkeze alıyordu.
Her iki filmi de Na Hong-jin’i dünya sinemasına tanıtmak için “ısınma turları” olarak tanımlayabileceğimiz bir zeminde değerlendirirken The Wailing ile bu sürecin tamamlandığını söylemek mümkün. Bir kasabaya musallat olan kötü bir ruh(?) üzerinden şekillenen film, yine Güney Kore’deki emniyet teşkilatına yakından bakıyor… Görüldüğü üzere Na Hong-jin’in sineması, bürokrasi, polis, suç ve insanın bunlarla mücadelesini içeren bir iklimde şekilleniyor.
79. Cannes Film Festivali’nin ana yarışma seçkisinde yer alan ve geçtiğimiz günlerde gerçekleşen bir festivalde* izleme şansı bulduğum Hope ise tüm bu bilgiler ışığında merakla bekleniyordu. The Wailing sonrası diğer filmlerini de izleyen ve sinema diline hayran olan birisi olarak, açıkçası Hope’dan çok umutluydum. Ancak tam istediğimi aldığımı söyleyemem. Öyle ki yönetmen bu kez diğer üç filminden daha farklı bir türde karşımızda ve bu hiç de iyi bir durum gibi görünmüyor.
Bir grup polisin kasabadaki hayvanların olağandışı şekilde öldürüldüğünü fark etmesiyle başlayan film, kısa sürede müdahale edilmesi oldukça zor yaratıkların(?) ortaya çıkmasıyla dur durak bilmeden, adeta çığrından çıkan olayların ortasına atıyor bizi… İlk yarısıyla ister Heat’i, ister Mad Max’i, ister One Battle After Another’ın otoban sahnesini gözlerimizin önüne getiren film, adeta bir arazi aracının üzerindeymişiz gibi, dur durak bilmeyen bir aksiyonun içine davet ediyor bizi. Bu anlamda Hope’un, Na Hong-jin’in en hareketli ve aksiyon dozu en yüksek filmi olduğunu söyleyebiliriz. Asıl göstermek istediği şeyi uzun süre gizlemeyi başaran ve bu yönüyle merak unsurunu sürekli harlayan yönetmen, yukarıda saydığım üç filmle de benzer nüanslar yaşatıyor bize.
Editör Notu: Yazının devamı spoiler içerebilir.
Ancak ikinci yarıya geldiğimizde film irtifa kaybetmeye başlıyor. İlk yarısında kurduğu merak unsurlarını açığa çıkaran ve elinde açacak kart kalmayan yönetmen, aynı sahneleri John Wick mantığıyla adeta akıl ve mantığı devre dışı bırakarak tekrar tekrar izletmekten geri durmuyor. Başta canavar olarak tanıtılanların uzaylı olduğunun ortaya çıkmasıyla motivasyonunu çok güzel bir şekilde açıklayan Hope, zamanla bu rotadan da sapıyor. Öyle ki Na Hong-jin, uzaylıların kayıp ve sonradan öldürüldüğü anlaşılan çocuklarını aradığını göstermesiyle bir tür insan-uzaylı savaşı anlatısı kuruyor. Temel motivasyonu bu iken buradan ilerlemek yerine birbirinin aynısı olan aksiyon sahneleri izletmeyi seçiyor yönetmen. Bunlar olurken de yeri geliyor Alien’a, yeri geliyor Predator’a meylediyor.
Yönetmen Na Hong-jin’in ilk yarıda kurduğu dünya, hareketli kamerası ve nefes kesen aksiyonu fazlasıyla keyifli olsa da ikinci yarısı ve oldukça uzun süresiyle film cepten yemeye başlıyor. Üstelik bu kadar uzun bir sürenin ardından nasıl bir final yapacağını bilemediği için, ikinci filmin geleceğini vurgulayan ve bu kez uzaylıların hikayesini anlatacağını ima eden bir sonla filmi sona erdiriyor.
Bu yönüyle türler arasında gezinen ve aslında başarılı olma potansiyeli taşıyan film, temel motivasyonunu unutması veya ıskalamasıyla bu şansı taca çıkarıyor. Belki insan-uzaylı savaşını öldürülen çocuk üzerinden kurmayı deneseydi, uzaylıların insanlara bu kadar hınçla saldırmasını anlayabilirdik. Bu haliyle, insan gördüğü anda sebepsizce onu öldürmeye çalışan Predator’dan öteye geçemiyor.
Sonuç olarak Hope, Na Hong-jin’in sineması içinde farklı bir yerde duran ve Güney Kore sinemasından ziyade Hollywood sinemasının kodlarını taşıyan bir film. İlk yarısıyla bizi koltuğumuzda oturtmamayı görev bilen film, ikinci yarısıyla birlikte sürekli kan kaybediyor ve kendimizi saatimizle bakışırken buluyoruz. Türler arasında gezinmesiyle farklı bir dünya vaat eden yönetmen, bizi, filmin motivasyonunu ve yapmak istediği şeyi unuttuğu hissine sevk ederek salondan çok da mutlu çıkmamıza izin vermiyor. Kötü veya vasat bir film mi? Hayır. Na Hong-jin’den daha iyisini bekliyor muyduk? Kesinlikle.
Daha fazla öneri ve inceleme için Sinevol ve Filme Mi Gitsek? hesaplarıma göz atabilirsiniz.
Kapak Fotoğrafı: IMDb
İlginizi çekebilir: Sine Magger’dan 79. Cannes Film Festivali Kazananları

Musa Bölükbaşı 








Aile Tadında
İlk yorumu siz yazın!