Festival maratonunda 2. yazı. Yılın en büyük bombalarından biri de burada… Venedik Film Festivali hem sürprizler hem de hayal kırıklıkları ile devam ediyor. Ben de günlüklerimi yetiştirmeye çalışıyorum bir taraftan. Lafı çok uzatmadan filmlere geçelim dilerseniz…

Possible Love | Fotoğraf: Venedik Film Festivali

Possible Love

Güney Kore sinemasının usta ismi Lee Chang-dong’un tam 8 yıl aradan sonra Ana Yarışma seçkisinde izleyiciyle buluşan yapımı, Jeon Do-yeon ve Sul Kyung-gu’nun muazzam performanslarıyla ŞOV yapıyor adeta. Odak noktasında 4 karakter var. İşten çıkarılan ve grev sırasında polisten ağır darbe alıp yaralanan bir işçi (Sul Kyung-gu) ve eşi Mi-ok (Jeon Do-yeon) ile işten çıkarmalar hakkında bağımsız bir belgesel çeken zengin yönetmen Ye-ji (Cho Yeo-jeong) ve borsa tüccarı kocası Sang-woo’nun (Zo In-sung) yollarının bir belgesel çekimi vesilesiyle kesişmesi üzerinden ilerliyor. Burning ile gönlümü fetheden yönetmen yine turnayı gözünden vurdu. Zengin ve yoksul iki aile arasındaki sahte dostluk illüzyonu yaratırken kurduğu o organik ve derinlikli anlatı, “belgesel çekimi” adı altında sınıf çatışması ve iki kadın arasındaki sınıfsal mesafeye rağmen kurulan ama kırılmaya mahkum o hassas bağ. Yazarken bile fena oluyorum. Netflix filmi, yakında bol bol tartışırız.

Succederà questa notte | Fotoğraf: Vogue

Succederà questa notte

İtalyanların büyük ilgi gösterdiği yapım, Nanni Moretti’nin yönetmenliğinde karşımıza çıkan bir ana akım dramedisi. Louis Garrel ve Jasmine Trinca’nın başrollerini paylaştığı film, ihtimalleri kovalayan bir aşk hikâyesi anlatıyor. Yolları ters bir zamanda (kadının düğün gününde) kesişen bir ikilinin, yıllara dağılan gelgitli ilişkisini izliyoruz. Yollarının tekrar kesişeceğini biliyoruz ama hangi şartlarda olacağını kestirmek mümkün değil tabii ki. Seyir zevki yüksek çerezlik bir İtalyan işi olarak listelere atılabilir.

Primetime | Fotoğraf: Venedik Film Festivali

Primetime

A24 yapımı filmde yönetmen Lance Oppenheim, 2000’lerin ünlü To Catch a Predator programının arka planını ve Robert Pattinson’ın canlandırdığı sunucu Chris Hansen’ın reyting odaklı şov anlayışını merkeze alma çabasında. TV kültürünün ve estetiğinin arkasındaki ahlaki çürümeyi ve bir trajedinin nasıl dakikalar içinde pazarlanabilir bir reyting gösterisine dönüştürüldüğünü anlatan film, haber etiğinin yok sayılmasını sert bir gerilim tonuyla harmanlıyor. 

Oppenheim’ın rejisi, Hansen’in malum atmosferi ve ekran karşısındaki milyonları manipüle etme motivasyonuyla birleşiyor. İletmek istediği alt metni ve medya eleştirisini biraz bağıra çağıra gerçekleştirmeye çalışıyor, yani seyirciye mesajı didaktik bir tonda dikte etmeyi tercih ediyor. Yine de modern medya endüstrisine, gazetecilik adı altında meşrulaştırılan şov kültürüne ve toplumun “izleme/izletme” tutkusuna tuttuğu ayna açısından izleyiciyi ilk andan itibaren içerde tutmayı da başarıyor.

The City of the Living | Fotoğraf: The HoloFiles

The City of the Living

Edoardo Gabbriellini’nin yönettiği ve senaryosunu D’Innocenzo Kardeşler’in kaleme aldığı film, Nicola Lagioia’nın 2016’da Roma’da işlenen Luca Varani cinayetine dayanan aynı adlı romanından sinemaya aktarılıyor. Bildiğimiz o görkemli ve tarihi Roma imajını filmine malzeme etmeden, Emanuele Maria Di Stefano ve Valerio Mastandrea’nın performanslarıyla şehrin sıradan vatandaşın deneyimlediği kısımlarına gidiyoruz.

Film, hiçbir mantıklı temele oturmayan nedensiz bir şiddet eylemi üzerinden; “ahlaki” yönünü tamamen kaybetmiş bir gençliğin, çürümüşlüğün izini sürme derdinde. Şehir atmosferinin kasveti ile karakterlerin içsel boşlukları arasında kurulan paralellik hiç fena değil. Hikâye anlatımında yer yer ritimsel sarkmalar ve kurgusal aksamalar yaşansa da, bir şekilde akılda kalıcı bir his bırakıyor izleyicide.

Tony | Fotoğraf: The New Yorker

Bonus: Tony

Bu maalesef festival seçkisinde değil ama Tony İtalya’da vizyona girmişken kaçırmayalım dedim, iyi ki de izlemişim. Matt Johnson’ın yönettiği A24 yapımı Tony, Anthony Bourdain’in tüm dünyaca tanınan bir ekran yüzü olmadan çok önceki ilk dönemlerine, sadece ham gençlik yıllarına odaklanıyor. Kendi kitabından uyarlama. Bourdain’in gençliğini canlandıran Dominic Sessa’nın o çiğ ve avel enerjisi ile mutfaktaki karizmatik ve yol gösterici usta figürü rolündeki Antonio Banderas’ın ekran varlığı filmin omurgasını oluşturuyor.

Film, Bourdain’in hayatının tamamını veya şöhret yıllarını özetleme kolaycılığına kaçmıyor; aksine yalnızca mutfaktaki o ilk çıraklık dönemine, yemek pişirme tutkusunun yeşerdiği o dar zaman dilimine odaklanıyor. Johnson; Bourdain’in gençlik yıllarındaki o arayışta olan, huzursuz mizaç yapısıyla görmemizi istiyor onu. Banderas ve Sessa arasındaki usta-çırak dinamiği üzerinden şekillenen bu dar çerçeveli gençlik portresi, seyri oldukça keyifli bir iş olarak herkes listesine girebilir diyorum ve bu yazıyı da burada bitiriyorum.

Diğer içeriklerime instagram üzerindeki blogumdan (@atıptutuyorum) ulaşabilirsiniz.

Kapak Fotoğrafı: Primetime

İlginizi çekebilir: Eralp Alper’den 2026 Venedik Film Festivali Günlüğü #1