Futbolun hepimizi bir şekilde kendine çeken bir tarafı vardır; belki her oyun gibi… İlgilenmesek de ona dair bir şeyler tanıdıktır. Takımların adlarına, bazı oyunculara aşinayızdır, belki oyunun kurallarını bile biliriz; hiç değilse birkaç maç izlemişizdir. Peki futbolu geniş kitleler için vazgeçilmez kılan nedir? Nasıl ve neden taraftar oluruz, izleyicinin oyundaki yeri ve rolü nedir? Futbolu, diğer tüm sporların arasından sıyrılıp küresel bir endüstriye dönüştüren dinamikler nelerdir? Burcu Kapu, Ayrıntı Yayınları Mini Kitaplar serisinden yayımlanan “Futbol” kitabıyla bu soruların peşine düşerek okurlara yeni bir bakış açısı sunuyor. Bu vesileyle Burcu Kapu ile futbolun bilinen / bilinmeyen tanımları, onu tanıdık yapan şeyler ve onu kültürün bir parçası haline getiren unsurlar üzerine söyleştik. Keyifli okumalar.

futbol_1
“Futbol” Kitap Kapağı | Fotoğraf: Ayrıntı Yayınları

“Futbol” kitabınız Ayrıntı Yayınları’nın Mini Kitaplar Serisi’nden yayımlandı. Fikir nasıl ortaya çıktı? Süreç sizin açınızdan nasıl gelişti?

Ayrıntı Yayınları bu sene Mini Kitaplar Serisini başlattı. Birbirinden farklı bir çok konu başlığında okuyucuyla sohbet eden bir seri aslında bu. Futbol da serinin 9. kitabı. Öncekiler yabancı telifli yayımlardı. Futbol ile daha lokal, daha bizden bir kitap fikriyle yollarımız kesişti. Bu benim futbol temalı ikinci kitabım. Yıllardır futbolu yazıyorum, konuşuyorum ama bir noktadan sonra insanın aklına şu soru geliyor: Bunca yıldır hakkında konuştuğumuz şey gerçekten sadece futbol mu?  Ben futbolun skorların, taktiklerin, transferlerin çok ötesinde bir alan olduğunu düşünüyorum. Çünkü futbolun içinde aşk da var, aidiyet de, güç de, para da, adalet duygusu da, kaybetme korkusu da, umut da. Yani insanın hayatına dair ne varsa, bir şekilde futbolun içinde karşılığını bulabiliyoruz. Kitabı yazma fikri biraz da buradan çıktı. Futbolu anlatmak yerine, futbolun bize insan hakkında ne söylediğine bakmak istedim. Ortaya klasik anlamda bir futbol kitabından çok, futbolu bir mercek gibi kullanarak insanı anlamaya çalışan bir kitap çıktı.

Futbol ve spor programları yapan biri olarak, bu kitap özelinde futbol konusunda söz üretmek, onun bilinen ve bilinmeyen yanlarına dair bir kazı yapmak size nasıl bir alan sağladı?

Günlük işimde futbolu daha çok olup bitenler üzerinden takip ediyorum: Kim kazandı, kim kaybetti, takım neden böyle oynadı, oyuncu neden performans gösteremedi… Kitap yazarken ise biraz geri çekilip bütün bu hikâyelere başka bir yerden bakma şansım oldu. Futbolun zaten bildiğimiz yüzünün arkasında duran insan hikâyelerine bakmak, beni heyecanlandırdı. Bir taraftar neden bu kadar bağlanıyor? İnsan neden bir liderin arkasından gitmek istiyor? Yenildiğimizde neden bunu kişisel bir mesele gibi yaşıyoruz? Neden bazı oyuncuları kahramanlaştırıyoruz? Para oyuna girdiğinde futbola bakışımız neden değişiyor? Bunların hiçbiri yalnızca futbolla ilgili sorular değil aslında. Futbol benim için bu soruları sormayı kolaylaştıran çok güçlü bir alan. Kitap da biraz bu kazının sonucu.

image4-31
Burcu Kapu | Fotoğraf: Burcu Kapu

Kitabınızda futbola dair; “Futbol kontrol edilebilir bir kaostur” ve “Futbol, insanın olasılıkla kurduğu ilişkidir” diyorsunuz. Bu kaos ve ihtimaller dünyası yaratım sürecinize nasıl bir yol haritası sundu? Ne gibi soruların ardından gidip kitabınızın içeriğini şekillendirdiniz?

Johan Huizinga’nın oynayan insanı tanımlarken oyun için kullandığı, “kontrol edilebilir bir kaos” kavramı, kitabı yazarken benim için önemli bir çıkış noktasıydı. Çünkü sahada her şeyin bir planı var ama hiçbir şey tamamen planlandığı gibi gitmiyor. Bir takımın bütün maç boyunca kurduğu oyun, bir yanlış pasla, bir hakem kararıyla ya da son dakikada gelen bir golle başka bir hikâyeye dönüşebiliyor. Ben bu yapının aslında hayata da çok benzediğini düşünüyorum. Kitabı yazarken de bu yüzden futbolu tek bir açıklamaya sıkıştırmak istemedim. “İnsan neden futbolu sever?” diye başlayıp tek bir cevap aramak yerine, bu sevginin farklı katmanlarının peşinden gittim. Aidiyet, kalabalık, kahramanlık, sevgi, güç, para, adalet, yenilgi, umut… Bir bakıma kitabın yapısı da futbol gibi ilerledi. Nerede biteceğini baştan kesin olarak bildiğim bir yol değildi bu. Bir sorudan diğerine geçtim. Bazen futboldan çıkıp insan ilişkilerine, bazen siyasete, bazen ekonomiye, bazen de kendi hayatımıza geldim. Çünkü futbolun ilginç taraflarıdan biri de, bize sürekli başka bir yere açılan bir kapı sunması.

Futbolla ilgilensek de ilgilenmesek de onda hep tanıdık ve bilindik bir şeyler buluruz. Sizce onu bu kadar tanıdık yapan ve hayatımıza bu kadar sinmesine yol açan şey tam olarak ne?

Çünkü futbol hayatın çok küçük bir modeli gibi. İçinde beklemek var, rekabet var, haksızlığa uğrama duygusu var, sevinmek var, kaybetmek var, yeniden denemek var. Bazen birini çok seviyorsunuz, bazen ondan nefret ediyorsunuz. Bazen bir gruba ait hissediyorsunuz, bazen o grubun içinde kendinizi kaybediyorsunuz. Üstelik bütün bunlar çok kısa bir zaman içinde yaşanıyor. Bir maçın içinde bile umutlanıp hayal kırıklığına uğrayabiliyor, öfkelenip birkaç dakika sonra sevinebiliyorsunuz. Belki de futbolun hayatımıza bu kadar sinmesinin nedeni, hayatın kendisine benzeyen ama sonuçları daha kısa sürede alınabilen bir alan yaratması. Hayatta bazı şeylerin sonucunu yıllarca bekliyoruz. Futbolda ise 90 dakika sonra bir hikâye bitiyor ve yenisi başlıyor. Bu da insana garip bir şekilde hem gerçek hem güvenli bir oyun alanı sunuyor.

Kitabınızın kapağını kaldırdığımızda ilk sayfada “İnsanın Kendiyle Maçı” alt başlığı göze çarpıyor. Bu başlık insanı çok geniş bir çerçevede düşünmeye itiyor. İnsan, kendine yenilmek ya da kendine karşı kazanmak konusunda hep çok temkinli davranır; kendimizle uğraşmaktan kaçınırız. Kitabınızda bu alt başlığa yer vermenizin nedenlerini biraz açar mısınız? Futbol insana kendiyle kalma alanı sağlar mı?

“İnsanın Kendiyle Maçı” benim için kitabın ana meselesini anlatıyor. Çünkü futbolu konuşurken aslında sürekli insanın kendisine dönüyoruz. Kazanmak istediğimizde neyin peşindeyiz? Kaybettiğimizde neden bu kadar öfkeleniyoruz? Bir başkasını kahraman ilan ederken kendi hayatımızda neyi arıyoruz? Bir gruba ait olduğumuzda kendimizden ne kadar vazgeçiyoruz? Eğer siz bir adım atmaya gönüllüyseniz, futbol insana kendisiyle baş başa kalmak için tuhaf ama güçlü bir alan açıyor. Tribünde binlerce kişiyle birlikteyken bile kendi duygularınızla baş başa kalabiliyorsunuz. Bazen tuttuğunuz takımın kaybetmesi, aslında hayatınızdaki başka bir yenilgiye dokunuyor. Bazen bir futbolcunun yeniden ayağa kalkması size kendi hayatınızdaki bir şeyi hatırlatıyor. O yüzden kitapta futbolu bir ayna gibi kullanıyorum. Aynaya bakmak her zaman rahatlatıcı değil. Ama insanın kendisiyle ilgili bazı şeyleri görebilmesi için de önce bakması gerekiyor, sonra da kendine sorular sorması gerekiyor.

image2-1-5
Burcu Kapu | Fotoğraf: Burcu Kapu

Oyun oynamak ve futbol, kendi doğaları gereği bir kültür, ekol ve etik yaratır. Sanıyorum tüm bunlar oyunla ve futbolla başka türlü bir ilişki kurmamızı sağlıyor. Yaratılan ya da geçmişten gelen bu tarz unsurlar, insanlar için futbola dair nasıl bir çekim alanı sunuyor?

Bence futbolun çekiciliği biraz da zaman içinde kendi dünyasını yaratmış olmasından geliyor. Sadece kuralları olan bir oyun değil; nasıl oynanması gerektiğine, neyin iyi futbol olduğuna, hangi davranışın doğru ya da yanlış olduğuna dair bir hafızası da var. Üstelik bu hafıza nesilden nesile aktarılıyor. Ekol dediğimiz şey de sadece taktikten ibaret değil zaten. İtalyan futbolunu İtalyan yapan, İngiliz futbolunu İngiliz futbolu yapan şeyin içinde tarih, kültür, şehirler ve insanların hayata bakışı da var. Aynı oyunu oynuyoruz ama ona yüklediğimiz anlamlar çok farklı olabiliyor. Bir de işin kişisel tarafı var. Çocukken babanızla izlediğiniz bir maç, tribünde söylediğiniz ilk marş, size anlatılan bir futbolcu hikâyesi, yıllar sonra hâlâ hatırladığınız bir final… Futbolun hafızası bir noktadan sonra bizim kendi hafızamızla karışıyor. Bu yüzden bence insan bazen bir takımı değil, kendi hayatının bir dönemini seviyor. Etik tarafı da tabii çok önemli. Futbol sürekli bize “Kazanmak için ne kadar ileri gidebiliriz?” sorusunu sorduruyor. Rakibe nasıl davranacağız, hile ile kurnazlık arasındaki çizgi nerede, kazanmak her şeyi haklı çıkarır mı? Bunlar futbolun dışındaki hayatla da ilgili sorular. Sanırım bütün bunlar futbolu sadece izlediğimiz bir oyun olmaktan çıkarıyor. Bir kültürün, bir hafızanın ve biraz da kendi hikâyemizin parçası haline getiriyor.

Futbolla ilgilendiğimizde aslında bireysel bir uğraşın ötesine geçip şehirle, o şehirde ya da başka ülkelerde yaşayan insanlarla duygudaşlık kurabiliyoruz. Herkesle ilişkilenip kolektif bir şeyin parçası oluyorsunuz. Bu bağlamda futbol, bir yere ait olmanın ve ait hissetmenin bir yolu olabilir mi?

Kesinlikle. Hatta futbolun en güçlü taraflarından birinin bu olduğunu düşünüyorum. İnsan bazen doğduğu şehirle, ailesiyle ya da yaşadığı çevreyle kuramadığı aidiyeti bir futbol takımı üzerinden kurabiliyor. Dünyanın başka bir yerinde hiç tanımadığı insanlarla aynı şeye üzülüyor, aynı anda seviniyor. Bunun çok güçlü bir tarafı var: “Ben yalnız değilim” duygusu. Futbol insana kendi hikâyesinden daha büyük bir hikâyenin parçası olduğunu hissettirebiliyor. Ama aidiyetin karanlık bir tarafı da var. “Biz” duygusu güçlendikçe “onlar” da ortaya çıkabiliyor. Kitapta beni ilgilendiren meselelerden biri de tam olarak bu: Birlikte olmanın bize verdiği gücün, başkasını dışlamaya başladığımız noktada neye dönüştüğü. Dolayısıyla futbol hem ait olmanın hem de aidiyetin sınırlarını görmenin çok güçlü bir alanı.

image1-49
Burcu Kapu | Fotoğraf: Enes Kudu

Futbol; müsabakanın ötesine geçen, öncesiyle ve sonrasıyla yaşayan bir organizma. Oyun hiçbir zaman sahada sınırlı kalmıyor, gündelik yaşamımıza sızıyor. Günümüzde dijital dünya da futbolu sahanın ya da geleneksel izleme ortamlarının dışına çıkarabiliyor. Peki, dijitalleşme futbolun ve sporun dünyasını nasıl etkiliyor?

Dijitalleşme futbolu yalnızca daha ulaşılabilir hale getirmedi; onunla kurduğumuz ilişkinin biçimini de değiştirdi. Artık maçı sadece 90 dakika izlemiyoruz. Maçtan önce haber akışında yaşıyoruz, maç sırasında sosyal medyada yorumluyoruz, bittikten sonra pozisyonları tekrar tekrar izliyor, oyuncuların performansını kısa kesitler üzerinden tartışıyoruz. Bir anlamda futbol sürekli açık bir yayın haline geldi. Eskiden maç bittiğinde bir süreliğine susan bir tribün vardı. Şimdi ise dijital tribün hiç susmuyor. Maç bitiyor ama tartışma bitmiyor; pozisyon tekrar izleniyor, hakem konuşuluyor, oyuncunun performansı analiz ediliyor, bir sonraki maçın kadrosu kuruluyor. Bunun çok demokratik bir tarafı var. Eskiden futbol hakkında söz söylemek için belli mecralara ulaşmanız gerekiyordu. Şimdi herkesin bir tribünü, bir mikrofonu, bir takipçi kitlesi var. Taraftar artık sadece izleyen değil, aynı zamanda yorumlayan, üreten ve gündemi etkileyen bir aktör. Ama bunun tehlikeli yanları da var. Geleneksel kurumsal denetim mekanizmalarının etkisi zayıfladığı için hangi bilgi gerçek, hangi bilgi doğru ayırt etmek zorlaştı. Bu da kitleleri manipüle etmeye müsait bir ortam doğuruyor. Diğer yandan sürekli futbol içeriği tüketiyoruz. Bir maçın tadını çıkarmaya fırsat bulamadan bir sonraki tartışmaya geçiyoruz. Dijital dünya futbolu büyüttü, hızlandırdı ve dünyanın her yerine taşıdı ama oyunun etrafındaki gürültüyü de hiç kesilmeyecek hale getirdi. Kitapta söylediğim “dijital tribün hiç susmuyor” cümlesi biraz da bunu anlatıyor. Belki bugün futbolun en büyük değişimlerinden biri, maçın artık 90 dakika sürmemesi. Oyun bitiyor ama tribün susmuyor.

İnsanın bir şeyi neden sevdiğine dair tek bir cevabın yeterli olmayacağını söyleyebiliriz. Futbol için de bu durum geçerli. Siz bu sevginin altındaki kolektif hafızadan, duygulardan, kahramanlardan, liderlerden, yeteneklerden ve paradan bahsediyorsunuz; günün sonunda ise “geriye kalan oyunun insaniliğidir” diyorsunuz. Kitabınız bittiğinde okuyucunuzun zihninde ve kalbinde ne kalsın istersiniz?

Sanırım kitabın sonunda okuyucunun futbola baktığı yerin biraz değişmesini isterim. Futbola hiç ilgi duymayan birinin bile bu oyunun içinde kendisine dair bir şey bulabilmesini… Çünkü kitap boyunca farklı soruların peşinden gidiyorum ama sonunda vardığım yer çok basit: Futbolun bütün bu büyük hikâyelerinin merkezinde insan var. Bazen kazanmak isteyen, bazen kaybeden, bazen bir kahraman arayan, bazen bir kalabalığın içinde kendini güvende hisseden, bazen de yalnız kalan insan. Bir de umut kalsın isterim. Çünkü futbolun en sevdiğim taraflarından biri, hikâyenin düdük çalana kadar bitmemesi. 90 dakika boyunca hiçbir şey istediğiniz gibi gitmeyebilir. Sonra tek bir gol gelir ve bütün hikâye değişir. Hayatta da böyle anlar var. Belki okuyucu kitabı kapattığında futbolla ilgili birkaç yeni şey öğrenmiş olsun ama asıl önemlisi, kendisiyle ilgili birkaç yeni soruyla da yüzleşsin. Çünkü benim için kitabın meselesi en sonunda yine aynı yere geliyor: Futbol, insanın kendiyle yaptığı maçlardan biri.

Kapak Fotoğrafı: Burcu Kapu

İlginizi çekebilir: Derin Armutcu’dan Futbolun Sosyo-Kültürel Arka Yüzü