Bazı şehirlerin bulundukları ülkenin, coğrafyanın, iklimin yanında tarihleri ile de oluşmuş kimlikleri, ruhları ve kaderleri vardır. Onlar canlı ve ölümsüz birer organizma gibidirler. Floransa, Cordoba, Prag, Lizbon, Viyana, İstanbul, İskenderiye, Paris, Londra… Berlin bu listede yer alan şehirler arasında hikâyesi en farklı olanlardan biridir. Bir tarafta günümüzün liberal kenti, özgürlükler ve yaratıcılık cenneti bir kent dururken diğer yanda tarihin derinliklerinde Prusya’nın, birliğini sağlamış Alman İmparatorluğu’nun ve Nazi Almanya’nın mağrur başkenti konumlanır. Berlin modern tarihin büyük trajedilerinin derin şekilde yaraladığı ve sonrasında yeniden küllerinden doğmayı başarmış bir şehirdir. 

Bir yeni yıl gecesinde Berlin’de, yeni yıl coşkusu içinde, havai fişeklerden bir renk şölenine dönmüş gökyüzünü seyrederken şunu düşünmüştüm: Dünya üzerinde çok az şehir Berlin gibi tarih boyunca bu kadar büyük dramatik olaylara, yükseliş ve düşüşlere sahne olmuştur ve hiçbir şehir bir Phoenix misali kısa kürede küllerinden doğup yeniden görkemine kavuşmamıştır. 17.Yüzyıl’da Otuz Yıl Savaşları’nda yaşadığı ilk yıkımdan bir harabeye döndüğü II. Dünya Savaşı’na ve şehri 20.Yüzyıl’ın ikinci yarısında bir hayalete çeviren Soğuk Savaş’a, Berlin’in hikâyesi belirli tarihsel dönemlerde yeniden yazılmıştır. Berlin’in tarihindeki son epizot ise 1989’da duvarın yıkılması ardından yazılmaktadır. Belki de bundan dolayı Berlin dünya üzerinde Yeni Yıl’ın en görkemli ve en coşkulu kutlandığı şehirlerden biri belki de birincisidir. Tarihin gördüğü en dramatik yeniden doğuşlardan biri Berlin’in yaralarını sarmış; şehri günümüzde seksi bir küresel merkeze, yenilikçilik ve tasarım ile beslenen dinamizmin, sonsuz eğlence anlayışının tanımladığı yeni bir evrensel gençlik kimliğinin Avrupa’daki Kabesi’ne dönüştürmüştür. Ucuz olmasıyla aynı zamanda genç yatırımcılar, sanatçılar, tasarımcılar ve bohem burjuvalar için bir ‘HUB’ olmuş; bir mıknatıs gibi yetenekli ve yaratıcı pek çok kişiyi kendisine çekmiştir. 24 saat açık kulüpleri ile tekno kültünün ve alternatif yeraltı eğlencenin dünyadaki en çekici merkezlerinden biri olmasının yanında 180 müze, 130 sinema ve 440 sanat galerisi ile yüksek kültür ve yüksek sanatta da iddialı bir şehirdir Berlin. Ve bu yeni Berlin’de neredeyse tüm bu tarihi ve politik geçmişi özetleyen, kent içinde başka bir kent olan ve adeta zamanın durduğu tuhaf, tuhaf olduğu kadar da çekici bir bölge: Alexanderplatz… Berlinliler ve Berlin tutkunlarının onu çağırdıkları adı ile Alex…

Alexanderplatz Meydanı

Berlin ile yeni tanışanların çoğunun geçmişi hakkında fikri olmadığı bir yerdir Alex. Berlin’in dehşetli, gizemli ve gerilimli yakın tarihini Yahudi Müzesi’nden, Yahudi Soykırım Anıtı’ndan, Terörün Topografisi Müzesi’nden, casusluk filmleri ve romanlarından, hatıra eşya mağazalarında satılan renkli duvar kalıntılarından, bir tiyatro sahnesi dekorunu andıran Checkpoint Charlie’den veya Doğu Alman döneminin artık müzede sergilenen kitch eşyalarından anlamaya çalışan günümüz ziyaretçileri için öncelikle bir ulaşım ve konaklama merkezidir; tüm metro ve tramvay hatları oradan geçer. Lüks, orta halli, ucuz pek çok otel orada ve yakın çevresinde yer alır. Öte yandan Alex, ziyaretçilerinin sosyalist tasarımın fonksiyonelliği ile Doğu Alman zevksizliğinin birbirine karıştığı; John Le Carre romanından fırlamış bir ikili ajanın hayaletinin sizi takip ettiği; Batı’ya geçme planları yapan bir Doğu Alman’ın kendi gölgesinden bile korktuğu; farkında olmadan Stassi tarafından bir ajan, bir ihbarcı haline dönüşmüş olma endişesini Berlin soğuğu gibi iliklerinde hissettiği bir kozmostur.

Ne zaman Berlin’e gitsem hep Alexanderplatz’da kalırım. Berlin çok özel bir ilgi duyduğum; özellikle de tarihi dolayısıyla da kendine has çekiciliği olan, beni her gidişimde farklı açılardan etkileyen şehirler arasında ilk sıralarda yer alır. O ilgiyi II. Dünya Savaşı, Soğuk Savaş ve Duvar, casusluk romanları ve elbette adeta tek başına tüm bu yakın geçmişe ev sahipliği yapan Alexanderplatz simgeler. Alexanderplatz günümüzde hala şehrin merkezidir, geçmişi bugünü ve geleceğini birleştiren hayal bir ülkedir.

Modern Berlin oluşmaya başladığı ilk yıllardan itibaren sürekli kendini yenileyen bir canlı organizma olarak kabul edilirse onun kalbi kesinlikle Alexanderplazt’da atar. Berlin’in bir diğer önemli ve tarihi meydanı Potsdamer Platz onun şımarık kardeşidir. Alexanderplatz bitirim ve serseri, Potsdamer hovardadır. 

Alexanderplatz’ın Tarihi

Alexanderplatz’ın adı Rus Çarı I. Alexander’dan gelir. 1805 yılında Berlin’e gerçekleştirdiği ziyaretin şerefine meydana Çar’ın adı verilmiştir. 19.Yüzyıl’ın sonlarında doğru tren istasyonunun açılması ile çok önemli bir ulaşım merkezi olan meydan 1913 yılında Metro’nun da devreye girmesiyle birlikte Berlin’in kalbinin attığı bir merkeze dönüşmüştür.  Nitekim Berlin üzerinde yazılmış en büyük roman olarak kabul edilen Alfred Döblin’in 1929 tarihli romanının adını Berlin Alexanderplatz koyması bir tesadüf değildir. Romanı meydanın ruhunu, Weimer Cumhuriyeti Almanya’sının kaotik, bohem ve nihilist atmosferinde anlatır; meydanı Berlin ile özdeşleştirir.

Romanın kahramanı Franz Biberkopf bir muhabbet tellalıdır ve çalıştırdığı kızlardan biri olan Ira’yı bir yumurta çırpma aleti ile döverek öldürür. Cinayetten dolayı aldığı cezayı tamamlayıp hapisten çıktıktan sonra umutsuzluk ve suçla dolu bir hayatı sürdürmeye çalışır; yeni yeni filizlenmeye başlayan Nazizm altında meçhul geleceğini beklerken Berlin Alexanderplatz’ın işçi sınıfı mahallelerinde yaşam mücadelesi verir. Romanın asıl kahramanı ise Berlin ve Alexanderplatz’dır; romanın kahramanı Biberkopf’un ve onunkine paralel olarak anlatılan diğer kişilerin hikâyelerini mümkün kılan Berlin Alexanderplatz. Romanda şöyle der Döblin bir süre için geçmişinden ve etrafını çeviren kötülükten kurtulmuş gibi gözüken ve mutluluğu bulduğunu zanneden Biberkopf hakkında:

‘Maddi açıdan durumu iyi olmasına rağmen dışarıdan gelen, tahmin edilemez, belki de kadere benzer bir kuvvet ile savaş halindeydi.’’

O kuvvet Alexanderplatz’dır. Bir an insanın iyiliğine inanmak isteyen Biberkopf’a yaşadığı bölge, Berlin-Alexanderplatz ve onun insanları izin vermez. Biberkopf, fiziksel açıdan güçlü, alkol ve kadın bağımlısı, işçi sınıfından bir Berlinli olarak Alex’in ucuz dans salonlarının ve barlarının çocuğudur. Öte yandan içsel dünyasının karmaşıklığı ve derinliği ile de aynı zamanda modern edebiyatın en zengin karakterlerinden biri olan Biberkopf bu zenginliğini de Alex’e borçludur. Sadece Biberkopf değil, onun çevresinde, Alex’in çekici aurası içinde kaybolan diğer karakterler Reinhold, Mieze, Lüders, Meck, Eva ve daha niceleri de… Hepsi kayıtsız kalınamayacak bir Berlin dili ile seslenirler. 1920ler Berlin’inin kişiliğinde vücut bulduğu, çıplak erotik dansları ile o dönem Berlin dekadan yaşamının sembol isimlerinden Anita Berber’in veremli öksürüğünün hırıltısı da katılır bu orkestraya.

Alexanderplatz, II. Dünya Savaşı sırasında müttefik bombardımanları sonucu tamamen yıkılır. Berlin’in ikiye bölünmesiyle birlikte de meydan Doğu Berlin’in merkezi haline gelir. Dolayısıyla günümüz Alexanderplatz’ını oluşturan binaların neredeyse tamamı Doğu Alman döneminin ‘çirkin ayakkabı kutusu’ sosyalist mimari estetiğinin bir sonucudur. Günümüzde Berlin’in ‘ikonik’ simgelerinden biri olan ‘Fernsehturm’ televizyon kulesi de Doğu Almanya’nın teknolojide ve yaşam kalitesinde ne kadar ileri gittiğini göstermek için ‘kapitalist’ düşman kardeşleri ile girdikleri bir fallik yarışın sonucu olarak Batı Berlin’de Kurfürstendamm’da yer alan Europa-Centre’a karşılık olarak 1965-69 yılları arasında inşa edilmiştir. Bütün Berlin tarafından görülmesi için de Alexanderplatz’ın ortasına adeta bir gözetleme kulesi gibi dikilmiştir. Yapımı 1963-65 yılları arasında tamamlanan ve  Potsdam’dan bile görülebilecek şekilde 103 metre uzunluğunda olan Europa-Center da uzun bir zaman Batı Berlin’in simgesi olmuş ve özellikle de terasında sürekli dönen bir Mercedes Yıldızı ile bir Soğu Savaş Dönemi Batı Berlin ikonuna dönüşmüştür. Batı’daki kardeşinin serbest piyasa ekonomisi içinde kısa sürede bir ekonomik mucize ile dünyanın en büyük ekonomik güçlerinden biri olmasına karşılık International Hotel, Dünya Saati, Der Haus der Lehler gibi yapılarla Doğu Almanlar Alex’i kendi mimari estetiklerinin bir tür showroom’u yapmaya çalışmışlardır.

Berlin’de muhtemelen hiçbir yer Doğu ile Batı Berlin arasındaki uçurumu Alexanderplatz Meydanı kadar keskin göstermez. Bunda Duvar’ın yıkılmasının ardından hızla çehresi değişen Berlin’de Alexanderplatz’ın günümüzde mütevazı bir iki değişiklik ile hala eski ruhunu taşımaya devam etmesinin etkisi büyüktür. Kardeşi Potsdamer Platz yeni ve küresel Berlin’in yüzü olurken Alex hala çirkin, sürekli gri ve hep sosyalist gözükür. Bünyede, hele de gri, güneşsiz yağmurlu bir günde Trabant ile otoyolda seyahat ediyormuş, Doğu Almanya’da Batı’dan getirilmiş ve karaborsadan alınmış bir kasetçalarda gizli gizli Nena’dan 99 LuftBallons dinliyormuş veya her adımda Stassi tarafından izleniyormuş hissi uyandırır. Varoluşunu düşündüğünde insan kendini kaybolmuş hisseder devasa boşluğunda.

Peki, Alex’ın çekiciliği nedir?

Bence bu sorunun cevabı Berlin’in o trajik, kaotik ve gerilimli tarihinde yatar. Hatta bilakis cevap o tarihin kendisidir ve elbette her biri kendi alanında sanat tarihinin en önemli yapıtları arasına giren romanda ve aynı adla romandan uyarlanan filmde: Berlin Alexanderplatz… Rainer-Marie Fassbinder’in 1980 tarihli sinema tarihinin en uzun sinema filmi (15,5 saat) olan ve haliyle de 14 bölüm olarak gösterilen ve yine sinema tarihinin en başarılı dışavurumcu-modern (ekspresyonist – modernist)  filmlerinden biri olarak kabul edilen uyarlaması meydanın atmosferi ile mükemmel örtüşür.

Günümüzdeki ziyaretçileri için dünyanın en hip şehri; farklı alt-kültürlerin bir arada yaşadığı, genç, dinamik, girişimci, yenilikçi ve tasarım odaklı bir yaşam kültürünü besleyen küresel bir şehir olan Berlin 1990 öncesinde dünya üzerindeki en gerilimli şehirdi belki de. Soğuk savaşın simgesiydi, utanç duvarı olarak da adlandırılan bir duvarla iki farklı ideolojik anlayışın, kültürün ve ekonomik düzenin zorla ve baskıyla ayrışmasının vücut bulmuş haliydi. Bugün ise eskinin bu karanlık anıları şehrin en önemli turistik merkezlerinde ve turistik hediye haline dönüşen renkli duvar parçalarında yaşıyor.

Muhtemelen tüm bir soğuk savaşı, koskoca Berlin’in ikiye bölünmesini tek başına temsil eden Checkpoint Charlie’yi bugün ziyaret edenler onun neredeyse salonda sergilenecek bir hatıra eşya kadar küçük olmasından büyük bir şaşkınlık duyuyor olabilirler. Ben itiraf edeyim günümüzün değil geçmişin Berlin’i, özellikle de duvarın, soğuk savaşın Berlin’ini daha ilginç ve çekici buluyorum. John le Carré romanları ve casusluk filmleri ile büyümüş olan benim için Alexanderplatz, daha doğrusu Alex benim için hala ‘soğuktan gelen casus’ ile buluşma noktası.

Alex’in kardeşi Potsdamer Platz ise başka bir hikâye anlatır: Onun hikâyesi de Soğuk Savaş’ın ve Berlin’in hikâyesidir; hatta o Berlin’in bölünmesinden kardeşi ile kıyaslanmayacak kadar çok acı çekmiştir. Öte yandan Alexanderplatz’dan Potsdamer Platz’a yürümek Berlin’in yakın tarihi içinde adeta bir tür zaman yolculuğu gibidir. 35-40 dakikalık bir yürümeyle belki sadece bir şehrin değil dünyanın son 50 yılını zihninizde tahayyül edebilirsiniz.

Yazıdaki çizimler ve Almanya ve Berlin üzerine derin bilgisiyle Berlin yazılarımın hazırlanışı sırasında yaptığı katkılar için büyük dostum Ali Murat Kökat’a çok teşekkür ediyorum.

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN