Bosphorus Trio ile: D’Light Albümü Üzerine
Türkiye’yi ve ülkemizin müzik kültürünü gerek yurt içi gerekse yurt dışında en iyi şekilde temsil etme amacıyla 2016 yılında kurulan Bosphorus Trio, “Önce biz” parolasıyla Türk bestecilerin eserlerini ortaya çıkarıp çarpıcı ve ilham veren yorumlarıyla konser dinleyicilerinde iz bırakırken bir yandan da kayıt projeleriyle ölümsüzleştiriyor. Keman, çello ve piyano için yazılmış geniş bir oda müziği repertuarına yeni bir soluk getirip dinleyiciyle buluşturmak için mesafeleri idealleriyle aşıp bir araya gelen, profesyonel kariyerlerini güçlü bir amatör ruhla birleştirmeyi başaran üç genç ve çalışkan yorumcunun buluştuğu topluluk, mart ayında üçüncü albümleri olan “D’Light”ı A.K. Müzik etiketiyle yayınladı. Topluluk, albümden eserlerin de yer aldığı lansman konserini ise Süreyya Operası’nda gerçekleştirerek müzikseverlere eşsiz bir akşam yaşattı. Ben de bu bağlamda katılmaktan mutluluk duyduğum konserin ardından topluluğun üyeleri Özgecan Günöz (keman), Çağlayan Çetin (çello) ve Özgür Ünaldı (piyano) ile üçüncü albümlerini, Bosphorus Trio’nun hikayesini ve oda müziğine dair bakış açılarını konuştuğum bir röportaj gerçekleştirerek merak ettiğim soruların cevabını aradım. Röportajı okurken dilerseniz albümü de Spotify veya Apple Music’ten dinleyebilirsiniz. Keyifli okumalar dilerim.
Yakın zaman önce müzikseverlerle buluşturduğunuz D’Light albümünü konuşmadan önce dilerseniz ilk olarak dokuz yıl öncesine gidelim. Türkiye’yi ve ülkemizin müzik kültürünü gerek yurt içi gerekse yurt dışında en iyi şekilde temsil etme amacıyla 2016’da kurulan Bosphorus Trio’nun hikayesi nasıl başladı? Bu üç müzisyen nasıl aynı çatı altında buluştu?
Özgecan Günöz: Bosphorus Trio, oda müziğine gönül vermiş üç müzisyenin bir araya gelmesiyle kuruldu. Bu alandaki tutkuları; üçünü bir araya getiren, bir arada tutan ve her türlü zorluğun üstesinden gelmelerini sağlayan en önemli unsur. Ben ve Çağlayan aynı şehirde -İstanbul’da- yaşıyoruz ve uzun yıllardır birçok farklı projede beraber çaldık, oda müziği konserleri yaptık ama bunlar hep tek seferlik projelerdi. Kalıcı bir grup kurma fikriyle aramızda konuşmalara başladığımızda bunun piyanolu trio olması konusunda hemfikir olduk ve piyanist düşünmeye başladık. Özgür’ün harika bir seçim olduğuna karar verip kendisine sorduğumuzda çok yoğun bir döneminde olduğunu, buna rağmen çok mutlu olarak bizimle böyle bir yola çıkmaya hazır olduğunu söyledi. Bursa’da yaşamasına yani provalar açısından bu durumun bizi zorlayacak olmasına rağmen korkusuzca bu yola çıktık.
Bosphorus Trio; keman, viyolonsel ve piyano için yazılmış geniş bir oda müziği repertuarına yeni bir soluk getirip dinleyiciyle buluşturmak için kurulan bir topluluk aynı zamanda. Bugüne dek geçen sürede Bosphorus Trio için “kilometre taşı” diye tabir ettiğiniz noktalar neler oldu? Sizi ileri taşıyan kırılma anları neler oldu?
Çağlayan Çetin: İlk aklıma gelen Naxos albümümüz oldu. Bu albüm, ülkemizin kıymetli bestecilerini uluslararası arenada tanıtmak için ilk adımımız oldu. Bu aynı zamanda ilk hedefimizdi. İkincisi de Alban Berg Quartet’in birinci kemancısı Günter Pichler ile çalışmak bizim için en büyük kırılma noktalarından herhalde. Etkileri hala süren bir çalışma ortamımız oldu. Aynı zamanda oda müziğinin en büyük otoritelerinin birinden merit diploma almak, gruba çok büyük bir özgüven aşıladı.
Bugün klasik müzik dünyamızda pek çok oda müziği topluluğu var ve her birinin diğerlerinden ayrılan kendi karakteristik özellikleri mevcut. Bu noktada Bosphorus Trio’yu özel kılan noktaların başında “Önce biz,” parolası geliyor hiç kuşku yok ki. Okurlarımız için bunu biraz daha açabilir miyiz? Ve bunun yanında Bosphorus Trio’yu öne çıkaran ilkeler neler?
Özgür Ünaldı: “Önce biz” mottomuz Türk bestecilerinin yapıtlarına öncelik vermekti. Bunu özgeçmişinde geçirip, röportajlarda bahsedip sonuna kadar uygulayabilen ender gruplardan biriyiz. Çünkü eminim ki birçok grupta böyle bir hassasiyet var ancak uygulama kısmında birçok engeli aşıp sabır ve sebat göstermek gerekiyor. Bir diğer özelliğimiz de klasik trio repertuvarının en bilinen eserlerini bile didik didik edip kendi imzamızı atabilme çabamız. Bu imzayı atarken besteciye ulaşma emeliyle elbette hareket ettik her zaman. Bugüne kadar da konunun dünyada kabul gören uzmanlarına bile gösterdiğimizde takdirle karşılaştık. Amaçlarımızı özgeçmişimize yazıp teker teker uyguluyor olmamız da iyi özelliklerimizden birisi.
Bireysel olarak her birinizin farklı orkestra ve kurumlarda görevleri mevcut. Fakat özellikle bu sorumu Özgecan Hanım ve Çağlayan Bey’e yöneltmek isterim. Büyük bir orkestranın üyesi olarak çalmak ile bir oda müziği topluluğunda çalmak hangi yönlerden ayrılıyor? Trio’da performans sergilemenin orkestraya göre avantajları veya daha zorlu hangi yönleri mevcut?
Özgecan: Aslında oda müziği her şeyin çekirdeği. Orkestrada çalarken de büyük bir oda müziği grubunda çalıyor gibi düşünüyor ve hissediyorum. Sadece -örneğin, keman grubu üzerinden gidelim- orkestrada benimle aynı notaları çalan 13-14 kişi daha oluyor. Halbuki oda müziği grubunda tekim. Bu açıdan bakınca 14 kişinin birden aynı sesi, aynı rengi, aynı tınıyı, aynı entonasyonu oluşturabilmesi ve grup olarak bunu tek bir ses olarak seyirciye ulaştırabilmesi ciddi bir özveri, geri durma ve dikkat gerektiriyor. Yani orada bir takım çalışması var, ayrıca o takımla beraber başka bir sürü farklı takımla da oda müziği yapıyorsunuz gibi düşünebilirsiniz. Biraz daha geri planda kalmak, uyumlu ve iş birliği içinde çalmak gerekiyor. Trioda ise birbirimize karşı sorumlu olduğumuz sadece üç kişiyiz. Resital gibi düşünüp daha solistik, daha ön planda çalmak gerekiyor. Bireysel olarak varlık gösterebileceğiniz, kendi müzikal fikirlerinizi uygulayabileceğiniz, enstrümandan çıkan sesin bile daha farklı olduğu bir ortam oda müziği.
Çağlayan: Gerçekten de her konser bir resital gibi oda müziğinde. Orkestrada çalarken tüm gözler şef üzerindedir. Kararı veren, yorumu düşünüp tüm kurguyu üstlenen ve sonunda hikayeyi anlatan kişi orkestranın şefidir. Oda müziğinde ise kararlar kolektif olarak alınır. Bu hem solo hem de eşlik anında da böyle olduğu için kişisel olarak da daha büyük bir sorumluluk gerektiriyor.
Bosphorus Trio; keman, viyolonsel ve piyanoyu aynı sahnede buluşturuyor. Bu üç müzik aleti birbirini nasıl tamamlıyor ve besliyor sizce?
Özgecan: Konservatuvardaki öğrencilik yıllarımızdan bu yana yaylı çalgılar olsun, üflemeli çalgılar olsun her zaman piyano ile çalmaya alışığız. Piyano gerek eşlik konumunda gerekse oda müziği olarak hayatımızın her zaman bir parçası olmuştur. Büyük bestecilerin keman piyano sonatlarında piyanonun rolü de kemanla eş değerde ve çok güzeldir. Buna bir de tınısına hayran olduğum çello eklenince gerçekten muhteşem oluyor. İki yaylı enstrümanın birbiriyle atışması ve piyanonun yoğunluğu…
Özgür: Piyanonun rolünü Özgecan güzel anlattı, hatta klasik dönemde kemanın eşlik rolünde olduğu sonatlar bestelenmiştir Mozart ve Beethoven tarafından. Tabii yanlış anlaşılabilen bir konu olabiliyor, müzikte eşlik etmek ve solo çalma rolleri her zaman değişir. Hangi çalgı olursa olsun, solist bir konçerto bile çalsa mutlaka orkestraya eşlik ettiği o kadar çok kısım vardır ki, bunlar da müziğin oldukça etkileyici yerlerdir. Mesela Mendelssohn’un keman konçertosunda kemanın eşlik ettiği o nefis ana tema beni çok derinden etkiler. Yani bu eşlik, solo durumu özellikle oda müziğinde bir önem sırası kesinlikle değil. Kaldı ki bana göre eşlik etmek solo çalmaktan daha incelikli ve zor bir meziyettir. Bunu da solist olunca insan daha iyi anlıyor, iyi bir eşlik varsa arkanızda bu bambaşka bir konfor dünyasıdır. Herkes halıda yürüyebilir ama o kırmızı halıyı herkes seremez.
Ben kurulduğumuz günden beri özellikle üçümüzün de eşlik edebilme meziyetlerimizin ne kadar iyi olduğunu fark ettim. Denge konusunda piyano enstrümanı yüksek ses hacmi sebebiyle yaylı çalgıları bastırma tehlikesine sahiptir ve diğer enstrümanları kapatmak, benim için kabul edilemez bir durum. Özgecan ve Çağlayan da solo çaldıklarında özgürce ne istiyorlarsa yapabilmeleri için hep eşlik duyarlılığımı azami ölçüde devreye sokarım, o antenleri sonuna kadar açarım ve onlar da bunu çok iyi yapabiliyor. Trio repertuvarı o kadar özel bir repertuvar ki, özellikle 19. yüzyıldan itibaren besteciler tüm çalgıları birer solist gibi görerek piyanolu trio için besteler yapmışlardır, tabii eşlik etmeyi başarabilen solistlerden bahsediyorum.
Çağlayan: Piyano galiba tüm enstrümanları tamamlıyor. Hatta piyano konçertolarını bile orkestrayla çalmadan önce ikinci bir piyanoyla (orkestra eşliği) prova yapıyor piyanistler. Küçük bir orkestra gibi.
Konserlerinizde sahnede yalnızca üç kişi olmak, dinleyicinin sizinle kurduğu bağı daha güçlü kılıyor fakat öte yandan da sanatçı üzerinde bir baskı kurduğu aşikar bence. Her biriniz son derece profesyonel isimlersiniz fakat bu baskıyı hissedip hissetmediğinizi merak etmiyor da değilim.
Özgecan: Kendi adıma bunu baskı olarak hissetmiyorum, aksine daha önce anlattığım gibi trioda çalarken bireysel olarak daha fazla varlık gösterebildiğim ve üçümüzün ortak müzikal fikirlerini seyirciye yansıtabildiğimiz için çok daha özgür hissediyorum.
Sizi müziğe, sanata ve kültüre katkı yapabilmek için yorulmadan emek veren üç sanatçı olarak değil, aslında tek bir enstrüman olarak da tanımlayabiliriz. Sizi “bir” kılan bu başarının ardında neler mevcut?
Özgür: Bu soruya teknik olarak kendiliğinden cevap vermiş olduk aslında. Sanata ve kültüre katkı konusu ise idealler dünyasındaki inatçılığınıza bağlı çünkü o kadar çok engel var ki -ve bunu kötü anlamda söylemiyorum- hayatta her konudaki engeller gibi engeller. Kafaya koyunca sadece teknik anlamda değil, ideal olarak da “bir” olup Naxos gibi bir plak firmasından albüm çıkartabiliyorsunuz. Başarının anahtarı sanırım her meslekte aynı, mesleği ne kadar sevdiğiniz belirliyor.
Röportajımızda üçüncü albümünüz olan “D’Light”ı konuşmanın sırası geldi diye düşünüyorum. Albümün kayıt süreci nasıl geçti?
Özgecan: Evet, bu albümün çalışmaları ve hazırlık süreci iki yıl öncesine dayansa da yayınlanması dokuzuncu yılımızda oldu. Ama bu dokuz yılda çıkardığımız iki albüm daha var. Bu iki albüm tamamen Türk bestecilerimizin eserlerinden oluşuyordu. Kurulduğumuzdan bu yana sahiplendiğimiz “Önce biz” mottosuyla, klasik repertuvarın yanı sıra Türk bestecilerimizin eserlerini de konser programlarımıza dahil etmeyi, yurt içi ve yurt dışında tanıtmayı amaçladık. İlk albümümüzün dünyaca ünlü plak firması Naxos’tan çıkması ve sadece Türk bestecilerimizin eserlerinden oluşması da bu yoldaki çok önemli ve gurur duyduğumuz bir adımdı.
İkinci albümün yine Türk bestecilerinden oluşması bir tesadüf olsa da, bu defa bir yarışma finalinin canlı konser kaydıydı ve genç bestecilerimizin eserlerinden oluşuyordu. İleriye yönelik planlarımızı yaparken sırada klasik ve romantik dönemden bestecilerin kült eserlerini kaydetmek hedeflerimiz arasındaydı. Ama bu albüm o planın önüne geçti. Amacımız; dinleyici kitlemizi büyütmek, hayatında ilk defa klasik müzik dinleyen kişilere de ulaşabilmek veya klasik müziği bilen dinleyicilerimize keyifli bir dinleme albümü sunmak oldu. Bu albümde bilinen klasik müzik eserlerinin piyano trio için uyarlamalarının yanı sıra coğrafyamızdan da bazı Türklerin düzenlemeleri var.
Albümdeki eserlerinizden bir kısmının da yer aldığı bir programla 19 Mart akşamı Süreyya Operası’nda sahne aldınız. Bu konser aynı zamanda albümden seçilen eserlerin de ilk canlı seslendirilişi oldu. O konserin hissettirdiklerini de konuşalım isterim.
Çağlayan: Çok heyecanlı… Ne şanslıyız ki üç albümümüzün de lansman konseri Süreyya Operası gibi harika bir sahnede oldu. Kayıt sürecinden sonra bu eserleri sahnede deneyimlemek çok farklı. Seyircinin de içinde olduğu bir atmosfer. Hepimiz o müziğin bir parçası oluyoruz. Birlikte duygulanıyoruz, birlikte yaşıyoruz hikayeyi. Hatta konser sırasında yeni albümümüzün ne kadar melankolik olduğunu düşündüm. Ortak olarak böyle bir yönelim tercih etmişiz eserleri seçerken. Kayıt ortamı yalnız bir alan. Sadece biz ve mikrofonlar var. Aynı parçaları konserde çalarken seyirciyle olan iletişimin verdiği keyif bambaşka.
D’Light albümünüzde C. Saint-Saëns, A. Dvorak, D. Şostakoviç gibi ünlü klasik müzik bestecilerinin bilinen eserlerinin piyanolu trio için uyarlamalarının yanı sıra, A. Piazzolla’dan çeşitli müzikler ve coğrafyamızdan sunulan değerli bazı türkü uyarlamaları yer almakta. Albümdeki eser seçimlerini hangi kriterlere göre yaptınız ve nasıl bir denge gözettiniz?
Çağlayan: Eser seçimlerimiz için ön elemeler yaptık. İlk önce bol miktarda eser bulup hepsini provalarda kaydettik ve düzenlemelerin en iyi olanlarının arasından bu sonuca ulaştık. Kararları hep ortak veriyoruz ama tabi ki en çok çalmak istediklerimizi de göz ardı etmeden bir liste yaptık. Genelde de daha melankolik eserleri tercih etmişiz. Sanırım ortak zevkimiz de bu yönde. Giresun Karşılaması bile diğer karşılamaların arasındaki en minör olanı. Albüme alamadığımız en az bu kadar daha parça var. İlk önce en çok kaydetmek istediklerimizle başladık. Kayıt söz konusu olunca hayallerimiz epey büyük. Ama hayata geçirmek biraz zahmetli maalesef. Mesela türküler de olsun istedik. Madem önce bizim müziğimiz diyoruz türkü de olmalı. Ülkemiz o kadar büyük bir kültürel zenginliğe sahip ki arasından seçmekte zorlanıyoruz. Türküleri de albüme ekleyince gerçekten bir denge oluşturmaya çalıştık ve aklımıza sevgili Oğuzhan Balcı’nın orijinal hali orkestra için olan Yine Bir Gülnihal düzenlemesi geldi. Eserin başındaki adeta bir Broadway müzikali tadı veren açılışı sayesinde Piazzolla’dan sonra yumuşak bir geçiş oldu.
Peki albümdeki eserlerin piyanolu trio uyarlamasında dikkat ettiğiniz noktalar neler oldu? Yaptığınız düzenlemelerde Bosphorus Trio’ya özgü veya kişisel hangi dokunuşları gerçekleştirdiniz?
Çağlayan: Albümün tamamı piyanolu trio için düzenlenmiş eserlerden oluşuyor. Orijinal eser yok ve çoğu orkestra ve çeşitli gruplar için bestelenmiş eserler. İlk önce notaları bulup onları seçmek için çalışırken belki de yıllarca o müzikleri orkestrayla çalmış olmaktan dolayı bazı trio uyarlamalarını beğenemedik. Ama mesela Dvorak’ın Slav Dansı bu konuda orijinaliyle yarışır durumda benim için.
Geçtiğimiz yıllarda bir Batman turnemiz olmuştu ve bu turne için o yöreye ait müzikleri bulup sevgili Utar Artun’dan bizim için düzenlemesini istemiştik. Aslında tüm albüm düzenlemelerden oluşuyor diyorum ama Utar’ın düzenlediği Memyane ve Kırklar Dağı’nın Düzü sadece bir düzenleme değil son derece özgün trio parçaları oldu. Türkülere bambaşka bir boyut kattı.
Bu soruyu Özgecan ve Özgür’ün bana bırakmalarının sebebi sanırım Vuelvo Al Sur. Ben bir Piazzolla hayranıyım. Daha önce de böyle girişimlerim oldu ama piyanolu trio için ilk defa düzenleme yapmaya çalıştım. Kendi enstrümanımı tanıyorum ama piyano bambaşka bir zorluk. Yıllardır bir sürpriz yapıp Vuelvo Al Sur’u düzenlemek istiyordum ama hiç albüme alacağımızı düşünmemiştim açıkçası. Benim için çok anlamlı. İki harika müzisyen arkadaşımın da yardımlarıyla son haline ulaştı.
D’Light üçüncü albümünüz. İlk iki albümünüzün kayıt sürecindeki tecrübeleri de göz önünde bulundurursak “Şunu daha doğru/iyi yaptık.” dediğiniz noktalar neler oldu?
Özgecan: Her kayıt süreci büyük bir tecrübe ve kazanım bizim için. Konsere hazırlanmak veya sahne üstündeki performanstan çok çok farklı bir süreç. Kayıt çok daha stresli, çok daha mükemmele ulaşmak için uğraştığınız bir yer. O sebeple çalarken risk almadan, çok kontrollü çalma riski oluyor ve bu da bazı durumlarda müziğin ruhunu öldürebiliyor.
Şimdi şöyle düşünebilirsiniz; sonuçta üst üste kaç kere kaydetme ve en iyisini seçme şansınız var, neden daha zor olsun ki? Ama hayır, bu kayıtların kalıcı olduğunu bilmek, ileride dönüp dinlediğinizde yaptığınız işten memnun ve tatmin olmanın baskısı giriyor işin içine. Mikrofonlar tahmin edemeyeceğiniz kadar hassas cihazlar. Normalde iyi akustiğe sahip bir konser salonunun kamufle edebileceği en ufak sesler, seyirciye yansımayacak her şey apaçık ortada, o sebeple salonda çalar gibi çalmamak gerekiyor. Biraz teknik detaylardan bahsettim ama tüm bu detaylarda epey tecrübe kazandığımızı ve özellikle kontrolü gerektiği kadar azaltıp, daha risk alarak çalabildiğimizi ve bu sebeple daha heyecanlı, daha canlı duyulduğunu bu son albümümüzü dinlerken fark ettim.
Oda müziğinin kendisi halihazırda büyük bir emek gerektiriyor. Peki albüm kaydını konserle kıyaslayacak olursanız daha zor olan hangi noktaları mevcut? D’Light’ın kaydı sizi ne derece zorladı?
Özgür: Çok güzel bir soru. Bir kayıt, konserin aksine arıtılmış bir su gibi. Konserde birçok müzik dışı yabancı ses vardır ve bu konserin canlılığının vazgeçilmez unsurudur. Kayıtta bunlar pürüz ve istenmeyen sesler olarak kabul edilir çünkü mikrofon ve kulaklık ikilisi bu sesleri de titizlikle alır. Kayıtta görsel bir malzeme de olmayacağı için kulaklarımız daha hassaslaşır. Kaydın mükemmel olmasına çalışmak çok zorlayıcıdır ancak defalarca deneme, hatta parçaları birleştirme şansınız vardır. Konserde ise yaydan fırlayan bir ok gibi, geri gidemez, hatalarınızı düzeltemez. O hatalar ve yabancı seslerle bilinmez bir heyecanla tek seferlik o macerayı yaşarsınız.
Türkiye’de oda müziğinin dinleyici nezdinde nasıl bir karşılığı mevcut? Yeterince ilgi gördüğünü düşünüyor musunuz?
Özgecan: Eğer soruyu büyükşehirlerde diye sormuş olsaydınız belki evet diyebilirdim. Ama Türkiye’de diye düşününce maalesef hayır diyeceğim. Hatta İstanbul ve Ankara dışındaki diğer şehirlerde bile oda müziği seyircisinin maalesef az olduğunu düşünüyorum. Opera, bale, tiyatro ve senfoni orkestrası konserlerinin seyircileri epey sabit, meraklısı çok. Ama oda müziğinin o duru güzelliğinin henüz yeterince keşfedilmediğini düşünüyorum. Belediye veya konser organizasyonu yapan firmaların, konser salonlarının bu konuda daha aktif olmalarını ve daha fazla oda müziği konser serileri düzenlemelerini diliyorum.
Dijitalleşme ve yapay zekayı sıkça tartıştığımız bir dönemin içindeyiz. Oda müziğinde yapay zekanın gelecekteki rolünü nasıl görüyorsunuz?
Özgür: Yapay zekayı yüceltmek için kendimizi küçümsememiz bana tuhaf geliyor. Elbette yapay zeka insanoğlu için harika bir asistana dönüştü. Bakalım biz müzisyenler için ne gibi yardımlar sunacak ileride? Ben kendi kendine müziği takip edip sayfamı çeviren bir uygulama bekliyorum. Prototipler belki vardır ancak henüz yapılamamış olması ne kadar tuhaf değil mi? Sayfamı çeviremiyor ama beste yapabildiği iddia ediliyor. Elbette onlar beste değil. Bach, Beethoven, Ravel, Prokofiev gibi beste yapabilmesi bence imkansız. Bin yıl sonra bakalım değişecek mi bu durum?
Röportajımızın sonlarına doğru her birinizin cevabını ayrı ayrı merak ettiğim daha kişisel bir soru sormak isterim. Müzik, yaşama ve umutsuzluğa bir alan açar mı?
Özgecan: Müzik yaşama her zaman alan açar; müziksiz bir hayat düşünemiyorum. Umutsuzluk? Hayır, aksine umut verir, hayata bağlar, birleştirir, güç verir, iyileştirir.
Özgür: Müzik en umutsuz olduğumuz zaman bile eğer dinleme gücü ve isteğimiz varsa bize umut verir. Formatında umutsuzluk olan bir insan bile umutsuzluk temalı müzik arar kendine. Yani gerçekten umutsuzsa neden müzik dinlesin? Umutluyken ise durup dururken umutsuzluğa yol açamaz çünkü zaten amacınız umutsuzluk temalarını dinlemek değilse o tür müziği değil başka bir müziği seçersiniz. Klasik müzikte ise evrene, dünyaya, yaşama dair her şey barınır. Mesela bir Chopin sonat veya Çaykovski senfoni dinlerken umudu, umutsuzluğu, sevgiyi, öfkeyi, aşkı, özlemi, mutluluğu, hüznü, yani içinde birçok farklı duyguyu bulabilirsiniz.
Çağlayan: Bu soruyu okuyunca düşüncelere daldım. Acaba dinleyici olarak mı yoksa müzisyen olarak mı cevap vermeliyim?
Yıllar önce Barış için Müzik Vakfı’nda viyolonsel dersleri veriyordum. İstanbul’un tarihi semtlerinden birinde dezavantajlı çocukların karşılıksız olarak yararlanabildikleri bir kurumdu burası. Kısa sürede çok çabuk büyüdü ve benim çalıştığım dönemde hayatımda gördüğüm en mutlu çocuklar oradaydı. O kadar kişiyi bir araya getirip aynı şeyi birlikte yapabilecekleri ve aynı zamanda keyif alıp orada olmak isteyecekleri başka bir şey bilmiyorum doğrusu. Birlikte başka ülkelerden gelen çocuklarla müzik yaptılar, oynadılar, eğlendiler. Bambaşka hayatlara sahip oldular. Belki hepsi müzisyen olmadı ama onlar da bu ayrıntıların ve üzerine emek verdikleri şeylerin sonucunu görüp bunun mutluluğunu yaşadılar. Gerçekten de birleştirici bir gücü var. Aynı komik bir filmi yalnız izlemek ve komik filmi seven birçok insanla birlikte kahkahalarla birlikte izlemek arasındaki fark gibi. Paylaşınca daha da büyüyor.
Bazen de birkaç ölçü üzerine saatlerce düşünüp zamanın nasıl geçtiğini anlamıyor insan. “Yaşama ve umutsuzluğa bir alan açar mı?” sorusuna “Kesinlikle evet, yeni bir alan açar.” diyorum. Ama diğer taraftan belki de işin içinde olmaktan kaynaklı olarak şunu da söylemeliyim ki buna yol da açabilir: Müzik bir hikaye. Başka bir dilde yazılan bir hikaye. Her dönemin, her yaşantının da kendine has bir hikayesi var. Bazen eğlenceli olduğu gibi bazen de depresif. Schubert’in Ölüm ve Genç Kız adlı eserini dinlerken hikayede geçen kızın ruhunu almak için gelen Azrail’in sesi ve kızın yakarışı müziğin tam olarak içinde. Müzik tarihi aynı zamanda birinin arkasından yazılmış ağıtlarla da dolu. Hatta dünyanın en sevimli müziklerini de besteleyen Mozart’ın kendisi için yazdığını düşündüğü Requiem’i de var. Bütün bunları düşününce müzik de sanatın diğer dalları gibi içine girdikçe derinleşen ve daha çok kafa yormasını sağlayan, insanı günlük sıkıntılardan kurtaran entelektüel bir kaçış gibi görünüyor.
Röportajımızı gelecek hedeflerinizi konuşarak noktalayabiliriz. Bosphorus Trio’nun bundan sonraki yolculuğu müzikseverlere neler sunacak? 10’uncu yılınız için özel bir proje düşünüyor musunuz? İlerleyen yıllarda tamamı Özgür Bey’in bestelediği eserlerden oluşan bir albüm fikriniz de var mı planlarınız arasında?
Özgecan: Neden olmasın? Özgür son yıllarda besteci olarak epey güzel işler yapıyor. Biz de onu gurur ve takdirle alkışlıyoruz. Daha önce de aramızda konuştuk, umarım bir gün Bosphorus Trio için de bir şeyler bestelemek ister ve biz de zevkle çalar, kaydederiz. Şahane olur!
10’uncu yılımız için birkaç fikrimiz var elbette ama şimdilik bizde kalsın, sürpriz olsun.
Kapak Fotoğrafı: Egemen Pırlant
İlginizi çekebilir: Halil Şimşek’ten Bade Daştan ile: “Aydın Gün Teşvik Ödülü” ve Kariyeri Üzerine

Halil Şimşek 
















Aile Tadında
İlk yorumu siz yazın!