Demokrasinin tanımını aşağı yukarı hepimiz biliyoruz; bir topluluktaki tüm üyelerin ya da bir devletteki tüm vatandaşların organizasyon ya da devletin politikasını şekillendirmede eşit haklara sahip olduğu, çoğunluğun yönetimi elinde tuttuğu ama azınlığın haklarının da güvence altında tutulduğu bir yönetim şekli bu. Demokrasinin tam tanımı, tam anlamıyla sağlanabilmesi için sağlanması gereken koşullar ya da kişisel hakların ve eşitliğin güvence altına alınıp alınmadığının nasıl kontrol edildiği ise ortaya çıktığı Antik Yunan döneminden beri tartışılagelen bir konu. Bu soruların cevaplarını biz de bilmiyoruz, tartışmayacağız. Ama bildiğimiz bir şey var ki, son zamanlarda demokrasinin görmezden gelindiği ya da kenara itildiği durumların bizi rahatsız ettiği, umutlarımızı ve iyimserliğimizi rehin aldığı.

Bu yüzden geçmişe dönüp bakmak, tarih kitaplarında, gazete sayfalarında okuduğumuz ya da filmlerde izlediğimiz birkaç hikayeyi hatırlamak ve “her şey çok güzel olacak” demek istedik:

Demokrasiye olan inancınızı arttıracak birkaç hikaye

İki kurmaca hikayeyle başlayalım, 12 Öfkeli Adam’ın hikayesi. Aslında bir tiyatro oyunu olan 12 Angry Men, Sidney Lumet’nin 1957’de çektiği bir film olarak biliniyor daha çok. 1997’de William Friedkin tarafından televizyon için yapılan bir versiyonu ve 2007’de En İyi Yabancı Dilde Film dalında Oscar adayı olmuş bir Rus versiyonu da bulunuyor. Hikaye, bir şüphelinin suçlu mu suçsuz mu olduğu konusunda oy birliğiyle karar vermesi gereken 12 kişilik bir jürinin karar sürecini konu alıyor. Önyargıları, sabit düşünceleri ya da başkalarının söylediklerine inanışı nedeniyle şüphelinin suçlu olduğuna inanan 11 kişiye karşı, suçlamaların adil ve demokratik bir şekilde tartışılması gerektiğine inanan 1 kişinin bu ısrarı, tüm davanın kaderini değiştiriyor. Michael Ritchie’nin The Candidate filmi ise Kaliforniya’daki senato seçimlerine odaklanıyor. Robert Redford’un canlandırdığı Bill McKay, hırslı, güçlü, yalancı ve medyayı satın almış rakibinin karşısında hiçbir şansı olmadığını bilse de sadece dürüst ve inançlı olarak halkın gönlünü fethetmeyi başarıyor, beklendiğinden daha çok şansı olduğunu düşünmeye ve düşündürtmeye başlıyor. Bu iki hikaye bize, herkesin eşit şartlarda değerlendirildiği, herkesin söz hakkının olduğu ve herkesin dürüstçe yarıştığı bir demokraside iyilerin kazanabildiğini kanıtlıyor.

ABD ve Şili tarihinden üç gerçek hikaye ise, farklı grupların her türlü zorluğa rağmen birlik olmaya, barışçıl bir şekilde haklarını aramaya ve demokratik haklarını kullanmaya devam ederek nasıl amaçlarına ulaştıklarını gösteriyor. Bunlardan biri, uzun yıllar boyunca siyahilerin hakları için mücadele etmiş Martin Luther King Jr.’ın hikayesi. Özellikle 2014 tarihli Selma filminde izleyebileceğiniz mücadele, ABD’de siyahilere yönelik ırkçılığın hâlâ varlığını koruduğu günümüzde yaşananlardan çok daha şiddetli bir şekilde var olduğu 1960’larda “I have a dream” diye başlayan konuşmasını yapan bu liderin açtığı yolla başarıya ulaşıyor. 1970’lere gelindiğinde ise, ABD’nin seçilmiş ilk açık eşcinsel politikacısı Harvey Milk’in mücadelesini görüyoruz. Uzun yıllar LGBTİ+ aktivistliğini sürdüren Milk, San Francisco’da kenetlediği LGBTİ+ topluluğunun desteğiyle toplumun her kesiminin temsil edildiği bir demokrasi hayalini gerçek kılanlardan. Harvey Milk’in yaşamıyla ilgili olarak da Gus van Sant’in 2008 tarihli biyografik filmi Milk’i izleyebilirsiniz. Şili’ye gittiğimizde ise 1980’lerde ülkedeki askeri rejime ve Pinochet’nin diktatörlüğüne son veren referandumun umut verici hikayesini görüyoruz. 1988 yılında yapılan bu referandum, Pinochet’nin sekiz yıl daha ülkeyi yönetip yönetmemesi için halkın sandığa gittiği ve tüm imkansızlıklara, eşitsiz kampanyalara, baskıya, polis şiddetine ve hilelere rağmen ‘Hayır’ sonucuyla ülkenin ve gelceğinin değiştiren bir seçimdi. Şili’nin kaderini değiştiren bu referandumu Pablo Larraín’in 2012 tarihli filmi No’da izleyebilirsiniz.

Demokratik hak ve özgürlüklerin en temellerinden birinin de toplantı ve gösteri yürüyüşü hakları olduğunu unutmamak gerekiyor. Ama tarihe ve yakın tarihimize bakıldığında, devletler tarafından en çok görmezden gelinen, çiğnenen hakkın bu olduğunu görmek de zor değil ne yazık ki. Baskıdan, refah seviyesinin düşüklüğünden, ekonomik bunalımdan ya da farklı özgürlüklerinin ellerinden alınmasından rahatsız olan birçok toplum, hükümet karşıtı gösterilerle hakkını aramaya çalışıyor. Bu konuda akla gelen en yakın hikayeler, 2011’de Kahire’nin Tahrir Meydanı’nda, 2013’te İstanbul’un Gezi Parkı’nda ya da  2014’te Ukrayna’nın meydanlarında yaşananlar. Mısır’da olanlar hakkında detaylı bilgi için 2013 yapımı Al midan / The Square belgeselini, Ukrayna’da olanlar hakkında detaylı bilgi için ise 2015 yapımı Netflix belgeseli Winter on Fire: Ukraine’s Fight for Freedom’ı izleyebilirsiniz. Gezi Parkı’nda olanları hatırlamak için biraz hafızanızı ve kalbinizi yoklamanız yeterli.

Peki demokrasi nasıl ölçülür?

Dünyadaki birçok uluslararası kuruluş, sivil toplum örgütü ve medya organı, her yıl düzenli olarak farklı metodolojilerle dünya ülkelerinin demokratik seviyesini, devletlerin vatandaşlarına sağladığı hak ve özgürlükleri değerlendiriyor. Demokrasi oldukça soyut bir kavram olduğu için her kurumun ve topluluğun öncelikleri ve değerlendirmeyi yaparken sorduğu sorular değişiklik gösteriyor olsa da, birkaç ayrı rapora bir arada göz atıldığında herhangi bir ülkenin genel durumu hakkında objektif bir fikir edinmek mümkün olabiliyor:

Freedom House’un 2018 Dünya Özgürlük Raporu sonuçları

Freedom House’un her yıl yayınladığı Dünya Özgürlük Raporu, tüm ülkeleri çeşitli hak ve özgürlüklerin değerlendirildiği 25 ayrı başlıkta 1 ile 4 arasında puanlayarak, ardından sıralıyor. Yayınlanan 2017 raporunda Türkiye’nin 100 üzerinden 38 puanla yarı özgür olarak sınıflandırılıp dikkat çekici düşüş trendi gösteren 10 ülke arasında yer aldığı, 2018 raporunda ise 32 puanla özgür olmayan ülkeler sınıfına gerilediği gözüküyor.

Cato Institute’un her yıl yayınladığı İnsani Özgürlük Endeksi, güvenlik, kişisel özgürlükler, ekonomik özgürlükler temaları altında toplanan 79 başlıkta ülkeleri değerlendiriyor. Yayınlanan 2018 raporunda Türkiye’nin bir önceki yıla göre 11 sıra gerileyerek 162 ülke arasında 107. sırada yer aldığı görünüyor.

Reporters Without Borders, her yıl yayınladığı Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi, 180 ülkedeki gazetecilere ve medya çalışanlarına yöneltilen 87 soruluk bir anketin sonuçlarına göre hazırlanıyor. 2019 endeksinde Türkiye 157. sırada yer alıyor.

Kapak Fotoğrafı: Randy Colas

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

  1. 2011’de, Amerika ayakciligini yapan Suudi krallarindan hiçbir farkı olmayan Sisi’nin yaptığı ve binlerce masum insanının ölmesine neden olan darbenin başarıya ulaşmasını demokrasi zaferi olarak yansitmaniz, samimiyetsizliginizin mi yoksa at gözlüklerinizin mi bir göstergesi bilemedim.