Devrim Erbil ve Renk Erbil ile: Üç Kuşaklık Aile Albümü "Trilogy of Time" Üzerine
Nişantaşı’nın kalabalığından sıyrılıp The Stay Boulevard’ın sergi katına adım attığınızda, şimdi tam da yılbaşı ruhuyla bütünleşen o kırmızı duvarlar, yeni yıl heyecanıyla aile sıcaklığını bir araya getiren ve üç kuşağın aile boyu üretimlerini odağına alan “Trilogy of Time” ile buyur ediyor sizi. Renk Erbil’in kurduğu Londra merkezli sanat platformu Renko London iş birliği ile üç ailenin ve üç ayrı sanat disiplinin yıllara yayılan diyaloğunu bir araya getiren sergide, Türk sanatının üç efsanevi ustası Devrim Erbil, Süleyman Saim Tekcan ve Zeki Faik İzer yan yana; ama bir yandan onların mirasını kendi yollarında yeniden yorumlayan çocukları ve torunlarının izlerini de görüyorsunuz. Yaklaşık 30 eserin sergilendiği özel seçkinin küratörü ise elbette Renk Erbil. Bu detay, serginin içeriğini incelediğinizde bir daha gülümsetiyor sizi. Sanatın etrafında büyüyen aile bağlarının bu samimi kutlamasına imzasını atan baba-kız sanatçı ikilisi Devrim Erbil ve Renk Erbil ile sohbet ettik.

“Trilogy of Time” izleyiciye aile boyu aktarılan sanatsal bir diyaloğun yanı sıra kişisel bir zaman okumasını da sunuyor gibi… Siz baba-kız sanatçı ikilisi olarak, izleyicinin bu sergiden nasıl bir düşünceyle, nasıl bir duygu hâliyle ayrılmasını umuyorsunuz?
Devrim Erbil: Benim için sanat, her zaman nesiller arası bir köprü oldu: Hem geçmişi hem geleceği aynı yüzeyde buluşturan bir dil. “Trilogy of Time”ı gezen bir izleyicinin, sadece üç ailenin sanat yolculuğunu değil, zamanın kendisinin nasıl dönüştüğünü görmesini istiyorum. Bu sergi, kuşaklar boyunca süren bir arayışın, bir tutkuyla devam eden bir hikâyenin yansıması. Eğer izleyici sergiden çıkarken sanatın devreden, yeniden doğan, çoğalan o muazzam gücünü hissediyorsa, bizim için en büyük mutluluk budur.
Renk Erbil: Bu soru beni çok duygulandırıyor çünkü aslında sergi boyunca amaçladığım şey tek bir his var: Sanatın gücüne hayranlık. Babamla ve diğer iki aileyle kurduğumuz bu üçlü yapı hem kişisel hem kolektif bir hafıza taşıyor. İzleyicinin, bu hikâyeyi dolaşırken sadece eserleri değil; dostluğu, emeği, mirası ve yenilenmeyi hissetmesini diliyorum. “Trilogy of Time”dan ayrılırken, sanatın bir yaşam biçimi olduğu gerçeğini biraz daha derinden kavramalarını umut ediyorum.
(Renk Erbil’e) Aile içinde sanatla büyümek, sizin için neyi kolaylaştırdı, neyi zorlaştırdı? Bu değerli mirası yeniden inşa ederken nerede sadık kalmayı, nerede ayrışmayı tercih ettiniz?
Gerçekten çok güzel bir soru… Türkiye’de tanınmış bir sanatçının çocuğu olmak, sanıldığı gibi kapıların açıldığı bir alan yaratmıyor; aksine çoğu zaman daha fazla yargılanmaya maruz kalıyorsunuz. İnsanlar başarılarınızı size ait görmek yerine, “Zaten Devrim Erbil’in kızı, her şey hazır önüne gelmiştir,” gibi bir algıya kapılıyor. Bu elbette zor tarafı. Ama kolaylaştıran, hatta hayatımın en büyük hediyesi olan kısım şu: Daha doğduğum andan itibaren sanatın içindeydim. Bu, okulda alınan 4–5 yıllık bir sanat eğitimine benzemiyor; nefes aldığınız her anın sanatla dolu olması bambaşka bir ayrıcalık.
Ayrıştığım yer ise Londra’da 40 yıldır yaşayan bir sanatçı olarak edindiğim farklı kültürel birikim, kendi eğitimim, kendi deneyimlerim… Bunların birleştiği noktada özgün çizgimi yaratmak kaçınılmazdı.
Benim için individuality, yani bireysel ifade, çok önemli. Mirası taşıyorum ama onun içinde kaybolmadan, kendi sesimi bulduğum yerde duruyorum.

Ortak çalışmalarda iki sanatçının karakteri, birbirlerine nazaran kimi zaman belirgin, kimi zaman tamamen erimiş olur… Bu özel sergiyi göz önünde bulundurunca şunu merak ediyorum: Birlikte ürettiğiniz eserlerde ‘ortak imza’nın sınırlarını nasıl çiziyorsunuz? Nerede birbirinize alan açıyor, nerede aynı yüzeye aynı anda müdahil oluyorsunuz?
D.E: Birlikte üretmek, bir sanatçının iç dünyasını başka bir ruhla paylaşmasıdır. Renk ile çalışmalarımızda her zaman karşılıklı bir saygı hattı vardır. Ben çizgilerimin ritmiyle mekânı kurarım; o ise geometrik formların modern enerjisini o yapıya katman gibi ekler. Nerede duracağımızı, nerede birbirimizi tamamlayacağımızı içgüdüsel olarak biliriz. Ortak imza, aslında iki üslubun kavga etmeden dans etmesidir. Bu dengeyi bulduğumuz anda iş biter; resim kendi nefesini almaya başlar.
R.E: Baba-kız eserlerinin ortaya çıkışı hiç kolay olmadı. Çünkü ben soyut geometrik formlarla çalışan bir sanatçıyım; babam ise çizginin ritmini taşıyan bambaşka bir dünyaya sahip. Yüzlerce, hatta binlerce denemenin ardından, onun kompozisyonuna müdahale etmeden, kendi geometrik dilimi oturtabildiğimiz bir yapı kurduk.
Babamla çalışmak inanılmaz bir zevk. O hem bir öğretmen, hem de yeniliğe en açık insan. Renk armonileri, kompozisyonlar ve yeni teknikler üzerine birlikte düşünmek, ortaya çok yenilikçi ve değerli işler çıkarıyor. “Ortak imza” dediğimiz şey, ikimizin de ruhunun aynı yüzeyde görünür hâle gelmesi aslında.
“Trilogy of Time”da yalnızca üç aile değil, aynı zamanda üç ayrı estetik yaklaşım ve üç ayrı dönem bir araya geliyor. Bu güzel ve anlamlı buluşmayı mümkün kılan ortak duygu neydi?
D.E: Bu buluşmanın özü, sanatın kuşaklar arası aktarılan bir tutku olması. Tekcan, İzer ve Erbil aileleri yıllardır Türkiye sanatının omurgasında yer almış yapılar. Ortak duygu, üretme heyecanı… Zaman değişir, yöntemler değişir ama sanat tutkusunun özü hiç değişmez. Bizi bir araya getiren şey işte bu süreklilik duygusudur.
R.E: Bence bizi birleştiren en temel duygu, mirasın sorumluluğu. Hepimiz büyük isimlerin çocukları, torunları olarak dünyaya geldik; ama hiçbirimiz bu mirası sadece taşımakla yetinmedik. Onu büyütmek, yenilemek ve dönüştürmek için çalışıyoruz. Bu sergi, tam olarak bu ortak enerjinin somut bir hâli gibi.

Günümüz sanat ortamında miras kavramı çoğu zaman tartışmalı; geçmişe yaslanmak ile geleceğe yönelmek arasında gidip geliyor… Siz, kendi sanat yolculuğunuzda geleneği korumak ile onu dönüştürmek arasındaki dengeyi nasıl kuruyorsunuz? Bu sergi, bu dengeyi nasıl görünür kılıyor?
D.E: Sanat geleneği, bir çerçeve değil; bir köktür. Ona bağlı kalırsınız ama her yeni kuşakta yeni dallar verir. Benim için gelenek, her zaman bir başlangıç noktası oldu. Ondan aldığımı bugün yeniden yorumluyorum. Bu sergi, üç kuşağın aynı kökten çıkan ama bambaşka yönlere büyüyen dallar gibi görünmesini sağlıyor.
R.E: Aslında hepimiz aynı sorunun cevabını kendi pratiğimizde veriyoruz. Büyüklerimizin çizgisini taşıyoruz ama tamamen kopyalamıyoruz. O çizgiyi kendi hayatımızın, kültürümüzün, yaşadığımız çağın içinden yeniden üretiyoruz. “Trilogy of Time”da bunu çok net görebilirsiniz: Üç aile, üç geleneği koruyor ama üçü de bambaşka bir estetik yaratıyor
‘Resmin Şairi’ Sevgili Devrim Erbil, bu özel sergiye bir sanatçı olarak değil de, bir baba olarak baktığında nasıl duygular uyanıyor onda?
Bir baba için bundan daha büyük bir mutluluk düşünemiyorum. Sanat benim hayatımın nefesi, en temel varoluş nedenim oldu. Kızımın bu dünyayı sahiplenmesi, kendi dilini kurması ve benimle aynı heyecanı paylaşması tarifsiz bir duygu… Sergi salonunda onun eserleriyle benim eserlerimin yan yana durduğunu görmek, aslında zamanın içinden geçen bir yolculuğa tanıklık etmek gibi. Bu yalnızca bir sergi değil; bir ömrün, bir mirasın, bir sevginin somut hâli.
Sanatçı olarak gurur duyuyorum; baba olarak ise minnet ve heyecan hissediyorum. Zamanın üç farklı yüzü, üç farklı kalp ritmi… ve hepsi aynı kökten geliyor.
Bu, benim için bir mucize.
Kapak Fotoğrafı: Ece Büyükçolpan
İlginizi çekebilir: Enes Kudu’dan Deniz Doğruyol ile: “Bir Kere Oldum, Bin Kere Doğdum” Sergisi Üzerine

Ece Büyükçolpan







İlk yorumu siz yazın!