Müzik, görsel sanatlar, sinema gibi alanlarda birçok yazı yazıp onlarca röportaj yapmama rağmen, bu işi sayfalarında öğrendiğim efsane dergi Blue Jean’in değerli yazarlarından Doğu Yücel ile bir müzik muhabbeti yapmak benim için çok farklı bir heyecandı. Kendimi bir tür sınavda gibi hissetsem de günün sonunda aldığım ‘boynuz kulağı geçmiş’ yorumuyla sanırım bu sınavı başarıyla verdim. Yücel, son kitabı Trol‘ün imza günü için Ankara’ya geldiğinde ilk aklıma gelen, kendisiyle müziğin dönüşümü üzerine bir söyleşi gerçekleştirmekti.

dogu-yucel2
Doğu Yücel | Fotoğraf: doguyucel.com

Bugün ana akım ile bağımsız müziğin iç içe geçtiği, her gün binlerce şarkının dijital platformlara yüklendiği devasa bir üretim enflasyonundayız. Kültürel bir pusulaya hiç olmadığı kadar ihtiyaç duyduğumuz bu çağda müzik dergileri sahneden çekilmiş durumda. Nitelikli kürasyonun bıraktığı bu boşluk, müziği kolektif bir hafıza ve kanon oluşturma gücünden koparıp algoritmalara mı devrediyor?

Güzel ve zor bir soru. Günümüzde müzik dinleme pratiği; sonsuz seçeneğe sahip olduğumuz, aslında müziğe çok daha ucuz bir şekilde ulaştığımız, ekonomimizi çok baltalamayan bir hobiye dönüştü sanki. Tüm bunlar ilk bakışta kötü görünmüyor, daha demokratik görünüyor hatta. Çünkü eskiden kaset ve CD koleksiyonu yaparken zengin olan kazanırdı. Zengin olanın daha fazla CD’si, daha fazla kaseti olurdu. Biz böyle daha orta halli aileler, kasetten kasete kayıt, CD’den CD’ye kayıt gibi ucuz ve aslında biraz korsan yöntemlerin peşine düşmek zorunda kalırdık ve ancak o şekilde müzik dağarcığımızı geliştirebilirdik.

Şu anda insanlar platformlara üye oluyor ve sonsuz sayıda albüme erişebiliyorlar. Böyle bir artısı var aslında, bu çok özgürleştirici bir alan olması gerekirken; ilginç bir şekilde olamıyor. Algoritmalar bir yandan faydalı -faydalı olmadığını söylemek çok zor- ben de algoritma sayesinde bir anda Spotify’da shuffle’da karşıma çıkan birçok grubu keşfetmeyi başardım. Ama diğer yandan da insanı kısıtlıyor ve robotlaştırıyor. Çünkü müzik dinleme alışkanlığı aslında -belki de daha önce olduğu gibi- biraz zorluklar gerektiriyormuş diye düşündüm. Bu kadar kolay olunca insanlar kendini tamamen algoritmaya teslim ediyor ve o ne derse o oluyor bir noktadan sonra.

Müzik dergilerinin olmaması da bunu tabiki etkiledi ya da bu etkiyi daha da güçlü kıldı diyeyim. Çünkü müzik dergiciliği müzik üzerine sohbet etmektir aslında ve müzik üzerine sohbet zordur. Kendi sevdiğin müzik tarzında arkadaşa sahip olmak, o arkadaşın senin gibi örneğin şarkı sözlerine takması ya da işin tekniğine takması gerekir… Doğru insanı bulman çok zordur müzik sohbetinde. Müzik dergileri o sohbet ihtiyacını giderir aslında. Biz geçmişte Laneth, Non-Serviam, Blue Jean, Headbang dergileriyle aslında bunu yaptık. Sohbet eder gibi yazdık, insanlar da sohbet eder gibi bizi dinlediler ve o ihtiyaçlarını giderdiler.

Şimdi o sohbet ortamı daha çok Twitter’da kavga etmeye dönüştü. Böyle aklıselim, karşılıklı bilgi paylaşmak amaçlı konuşan bir topluluğu görmüyorum orada. Daha çok bilgisini konuşturmak, üstünlük taslamak üzerine kurulu bir ortama dönüştü. Bunda biraz rock ve metalin maskülen yapısı da etkili olmuştur belki. Ama biz gerçekten müziğe hem daha dostane hem daha bilimsel yaklaşmaya çalıştık. Benim idol dergim Stüdyo İmge’ydi. Ben aslında Stüdyo İmge’deki o aşırı detaycı, analitik bakışı getirmeye çalıştım metal dergiciliğine. Çünkü daha önce çok fazla analitik yazı görmüyordum metal dergiciliğinde. Daha çok bilgi ağırlıklı ya da işin duygusal ve felsefi boyutunu anlatan; hayat biçimini temsil eden yazılar vardı. Ben özellikle Stüdyo İmge’nin o şarkı sözlerini kılı kırk yararcasına analiz ettikleri yazılardan çok etkilendim.

Günümüzde müzik dergilerinin olmaması aslında bütün müzik dünyasıyla ilgili olan bir şey. Biz Headbang ekibi olarak arada bir tekrar Headbang’e başlasak mı diye düşünüyoruz. Sonra cayıyoruz çünkü yeterince haber değeri olan mevzu da olmuyor gibi. Bu nasıl anlatılır bilmiyorum; tabii ki oluyor, web siteleri bunu konu ediniyor. Bir konu çok konuşuluyor, işte Bad Bunny’nin Super Bowl’daki performansı çok konuşuluyor diyelim ama üç gün sonra unutuluyor. Hayat çok hızlı ve matbu müzik dergiciliği buna uygun değil. O hıza yetişmek gerekiyor. Ancak web siteleri o hıza yetişebilir. Web siteleri de bizim gibi biraz eski kafalı gazeteciler için başka bir alan. Belki o alana bir gün geçeriz; özellikle Türkiye’de o alanda bir boşluk var gibi gözüküyor.

Annem gazete alırdı, işte Milliyet, Cumhuriyet… O dönem onlar alınıyordu. Ben hep çocukluğumdan itibaren gazetelerde bir müzik sayfası olmasını hayal etmişimdir. Keşke böyle müzik sayfası olsa, okumaya o müzik sayfasından başlasam, oradan duyduğum bir grubu dinleyebilsem diye. 
Bir ihtiyaç var. Bu ihtiyacı elbet bir gün giderecek bir platform kurulur ama müzik dergiciliği bence şu anki şartlarda çok gerçekçi bir yöntem değil.

Huxley, ‘Cesur Yeni Dünya’da bizi Orwell’ın korktuğu gibi bilgiden yoksun bırakılmanın değil, enformasyon selinde boğulmanın edilgenleştireceğini söylemişti. Müzikte tam da bu distopyayı yaşıyoruz. Bu devasa çokluk içinde müziğin dinleyiciyle arasındaki o eski, tinsel ve sarsıcı bağ nasıl bir aşınmaya uğradı?

Huxley’nin tahmini daha çok tuttu gerçekten Orwell’a göre. Eski zamanla bugünkü zaman arasındaki en büyük fark bence şu oldu; biz zamanında albümleri ve grupları dinlerken o gruplara dair bazen bir fotoğraf bile görmemiş oluyorduk. Görsel hallerini, tiplerini, kıyafetlerini, hiçbir şeylerini bilmiyorduk ve o bilgisizlikle birlikte hayal gücümüz daha fazla çalışıyordu, müziğe daha fazla anlam atfediyorduk aslında.

Şimdi daha görsel bir çağda yaşıyoruz ve direkt müzisyenin kim olduğunu, kılık kıyafetini, sahnedeki tarzını, hatta fikirlerini, politik duruşunu her şeyini çok daha fazla biliyoruz. Bu biraz işin seyrini değiştirdi açıkçası. Bazı idollerimiz de yıkıldı. Çok politik olduğunu zannettiğimiz bazı müzisyenlerin aslında politik olarak çok boş olduklarını, hatta bazen politik olarak bizim düşüncemizin tam tersi bir yerde durduğunu bile gördük. 

Bu aslında bir yandan iyi bir şeydi çünkü idolleri yıkmak gerekir. Bu popüler kültür bombardımanı altında neyin tarihin doğru tarafında durduğunu, neyin yanlış tarafında durduğunu ayırt etmemiz de gerekiyordu. Biz onu çok ayırt edememiş bir nesiliz; şu an hiç arkasında duramayacağımız bazı müzisyenlerin, sanatçıların arkasında durduk bu bilgisizlikten dolayı. Fakat bilgi bombardımanı başka bir şeye sebep oldu; müziğin sihri bozuldu, masumiyetini, saflığını yitirdi ve dediğin gibi o tinsel bağımız daha materyalist bir şeye dönüştü. Ama bir yandan bu da iyi, bunun da olumlu tarafları var. Daha nesnel değerlendirebiliyoruz şu an. Eskiden gözümüzde çok büyütebiliyorduk. Şimdi adamları en savunmasız hallerinde de gündelik hayatta da görmemiz bence iyi bir şey. Metallica’nın tavrını zamanında eleştirdik ‘Some Kind of Monster’ belgeseliyle birlikte. Orada çok fazla özel hayatlarına girdik; direkt psikiyatristle terapi seanslarını bile izledik. Dave Mustaine’in ağlayışına şahit olduk ki Dave Mustaine bizim için sisteme kafa tutan güçlü bir figürdü. Onun aslında 30-40 yıl önceki travmayı bile atlatamadığını fark ettik.

Aslında benim için müzisyenlerin politik duruşunu bilmeyişimizle alakalı kırılma anlarından biri de Megadeth’in Mephisto’da verdiği imza günü ve söyleşi oldu. Dave Mustaine gelmemişti, Dave Ellefson soruları yanıtlıyordu ve benim için böyle sistem karşıtı en baba parçalardan biri “Peace Sells” parçasıydı. Savaş karşıtı bir şarkı. O şarkının nasıl ve ne motivasyonla yazıldığını sormuştuk ve Dave Ellefson “Biz onu plak şirketlerine karşı yazdık” demişti. Hepsi bu kadar mı? Orada kurumsallaşmış dinden bahsediyor, savaşlardan, devletlerin toplum mühendisliğinden bahsediyor, aileden, eğitimden, her şeyden bahseden bu kadar anarşist bir parçanın temelinde sadece onların plak şirketiyle yaşadıkları tartışma mı neden olmuş mesela?

Ya da işte mesela Dee Snider, Twisted Sister’ın kurucusu ve lideri. Onların şarkıları da yerleşik düzen karşıtı şarkılardı. “We’re Not Gonna Take It” gibi şarkıları bizim için marş parçalardı. Aslında o parçaları yazan adamın gayet Katolik, böyle sıradan bir adam olduğunu öğrendik bir anda. O eski büyülü hal mi iyiydi yoksa bu dijital çağla birlikte yaşanan büyü bozumu sonrasında daha dürüst versiyon mu daha güzel müzikte? O bir soru işareti bende. Bu ikisini nesnel bir şekilde kıyaslamam zor çünkü birini gençken yaşadım, diğeriyle ilerleyen yaşlarımda karşılaştım ama bu değişimin, dönüşümün müziğin algılanışında büyük bir farka sebep olduğunun altını çizmek lazım.

Bir yandan da bence iyi oldu çünkü böyle politikmiş gibi davranan müzisyenlerin aslında yeterince politik olmadığını fark ettik. Ona karşı bir duruş sergilendi dinleyiciler tarafından ve müzisyenler de daha politik olmaya yönlendi. Özellikle rock ve metal türlerinde, çok erken yaşta, çok da eğitim görmemiş işçi sınıfının çocukları bu türün lokomotifi olmuştur. 

Iron Maiden’lardan Black Sabbath’lara kadar eğitimli değillerdir, çoğu lise mezunudur. O yüzden politik anlamda çok gelişmemişlerdi ama bir işçi sınıfı etiğini temsil ediyorlardı. O biraz eğitim eksilikliğinden de kaynaklı, protest ama içini tam dolduramadıkları bir protestlik vardır metalde özellikle. Rock müzikte, özellikle progresif ya da protest rock türünde daha eğitimli insanları görüyoruz; King Crimson gibi gruplar daha progresif davrandılar bu anlamda. Dinleyicide yaşanan bu uyanışla birlikte metal müzisyenleri de kendilerini daha fazla eğitmeye yönlendiler diye düşünüyorum. 

Mesela çoğu insan nu-metali, metalcore’u küçümsüyor ama o akımlardaki grupların ve müzisyenlerin aslında daha aklı başında, kendilerini politik anlamda da yetiştirmiş insanlar olduklarını görüyoruz. İki türün de, iki çağın da kendi artı ve eksileri var.

Britanyalı müzik yazarı ve kültür kuramcısı Simon Reynolds’ın ‘Retromania’ adlı kitabında öne sürdüğü gibi, rock müziğin kendi görkemli geçmişinin müzesine dönüştüğü bir çağda, ‘isyan’ kurgu ve spekülatif edebiyatın vaat edilmiş tekinsizliğine mi sığındı? Bugün bir romanda kurulan distopik bir atmosfer, 70’lerin bir punk konserinden daha mı sarsıcı ve gerçek?

Kazık bir soru… Bence hepsi tamamlayıcı. Distopik edebiyat da olmalı, protest rock da olmalı, politik sinema da olmalı. Sanat -Brecht’in deyişiyle- gerçekliği yansıtan bir ayna değil, gerçekliği şekillendiren bir çekiç olmalı. Ben Brecht’in o sözünü çok severim.

Tiyatro, edebiyat, müzik, sinema tek başına yeterli değil. Bunların dört koldan birbirleriyle paslaşarak gerçeği şekillendirmesi gerekiyor bence. Sadece bu misyonla sanat yapılmaz tabii. Ama benim kafamdan o geçiyor; bence bir arada olmalı. Birbirlerini desteklemeli çünkü zamanında da böyleydi. Beat Generation ile The Velvet Goldmine gibi o akım, Glam Rock akımı kol kola ilerlemişti. David Bowie’ler Beat Generation’ın reklamını yapmışlardı biraz. Ya da işte punk’la birlikte yeraltı edebiyatının da bir arada, kol kola yükselişi diyelim. Bunun sinemaya olan etkileri. Aslında hep birbirlerini de beslediler.

Türkiye’de bu pek olmuyor; Türkiye’de türler arasında bariyerler var sanki ve sinemacılar edebiyattan yeterince etkilenmiyor, edebiyatçılar müzikten yeterince etkilenmiyor gibi bazı gerçekler var. Çünkü tek başına hiçbiri yeterli olamaz, hepsi bir arada az çok politik olmalı bence. Edebiyatın şöyle bir farkı var; edebiyat politik olmalı ama mesela çok slogancı olamaz edebiyat. Ben şimdi Trol’de mesela çok politik konulara girdim; son 50 sayfa biraz daha politik. Ama orada bile yer yer bazen didaktik ya da ders veren cümleler geçse bile hep bir orta bir yerden bakmak gerekiyor edebiyatta bence. En azından romanlarda böyle olmalı. Yazarların söylemlerini daha çok röportajlarında ve gündelik hayatlarında devam ettirmeleri lazım. Romanlar biraz daha objektif olmalı ama böyle sinsi bir objektiflik.

Sanatın özellikle bizim gibi ülkelerde böyle bir sorumluluğu var bence. Ama tek tür olmaz. Ben biraz bizim dizilere kızıyorum mesela. Gerçekten en güçlü şey şu an diziler, en çok izlenen, en çok etki bırakan. Ama tam tersine toplumsal kutuplaşmayı sürekli körükleyen ve içinde bulunduğumuz atmosferi daha da kötüleştirecek yönde senaryolar yazılıyor, onlar çekiliyor ve kimse buna, hiçbir oyuncu buna bir laf etmiyor.

Sanatın özellikle bizim gibi ülkelerde bir sorumluluğu var bence. “Aydın sorumluluğu” denir ya, ben ona inanıyorum, sanat hem gözlemci hem belgeleyici hem de denetleyen bir rolde olmalı. Ama bütün politik yükü tek bir disipline, farzı misal tiyatroya yıkamayız, hikâye anlatan tüm sanat dalları bu sorumluluğu üstlenmeli. Özellikle kitlesel olan da daha güçlü olanlar. Ben o yüzden dizi sektörüne kızıyorum. Çok güçlüler…

MTV | Fotoğraf: Comincenter

Günümüzde müzisyenler her anını dijital vitrinlerde sergilerken, dinleyiciyle kurulan ilişkiler de giderek parasosyal bir yakınlığa dönüşüyor. Ian Curtis’in o tekinsiz sessizliği ya da Jim Morrison’ın şamanik miti, aşırı erişilebilir bir düzende inşa edilebilir miydi? Bu yeni yakınlık rejimi sanatta büyü bozumuna yol açıyor mu?

Evet, o eski büyü gelişmiyor, sanata yabancılaşıyorsun zamanla. Bu erişilebilirlik ve erişilebilirliğin yapılış tarzı sorgulamaya değer. Hatta sorgulanmalı. Ben mesela filmlerin promosyon turlarına kafayı taktım. Çok politik, çok sert, işte ne bileyim kadın haklarını savunan, dünyadaki bir soruna gerçekten risk alarak parmak basan bir film oluyor; o filmin promosyon turunda ünlü oyuncular goygoy yapıyor. Bunun o filmin mesajına ne katkısı var? Hiçbir katkısı yok; tam tersine o filmin mesajını bozan bir şey. İş sonunda eğlenceye varıyor.

Bu aslında sadece görünürlükle de alakalı değil, biraz eğlence budalalığı ya da günümüzün o hedonizmi mi diyeyim; öyle bir şeye dönüşmesi kötü. Bence mesela Instagram bir kitlesel iletişim aracı olarak çok güçlü kullanılabilir. Ama biz ne yapıyoruz; selfie çekiyoruz. Daha sık sanatı yaymak ve insanlara doğru mesajlar vermek yönünde kullanılsa ben tamamım. Yine erişilebilir olsun ama içi dolu bir şeyle erişsin. 

Bir yandan çağın gereklilikleri de var tabi. Metallica mesela ilk yıllarında kesinlikle video klip çekmeyeceğiz deyip sonra aslında en çok ses getiren klipleri çekmeye başladılar “One” ile birlikte. Orada da bu çok tartışılmıştı o dönem. Ama o yine de şarkının klibi, şarkıya yeni bir yorum getirdiler orada.  Bunu yaparken çok önemli bir romandan uyarlanan kült bir filmi (Dalton Trumbo’nun yazdığı Johnny Got His Gun / Johnny Askere Gitti’den uyarlanan aynı adlı film) fona taşıdılar ve bunu çok doğru bir şekilde yaptılar.

Aslında doğru bir tavır takınmak, doğru bir tavra tutunmak önemli. Tutarlılık önemli. O sanat yapıtına gölge düşürmemek önemli. Ben Iron Maiden hastasıyım, hani hep onları da savunurum ama işte son dönemde yaptıkları o progresif şarkılarla, sosyal medyadaki tarzları bence örtüşmüyor; hâlâ çok çocuksular. 80’lerde neyse kafa hala o. Ama şarkı sözlerine bakıyorsun; olgunlaştıklarını, çok daha ciddi meselelere değindiklerini görebiliyorsun ama hala ediler büdüler…

Görselliğin mutlak güç haline geldiği bir çağda, ironik bir şekilde müzik,  iz bırakan ikonik imajlardan giderek uzaklaşıyor. ‘Thriller’ videosunda olduğu gibi tüm dünyanın aynı anda hafızasına kazınan kolektif anlar geride mi kaldı?

YouTube’da hâlâ çok ciddi bir görsel içerik söz konusu o anlamda. Hemen hemen her konseri bambaşka kıtalarda olsak bile bazen canlı yayında bile izleyebiliyoruz. O anlamda ciddi bir görsel hafıza orada duruyor. Diğer yandan güzel röportaj yapanlar var; Rick Beato’nun kanalı var en başta, müthiş bir kanal.

İşin tabii ekonomisi de değişti. Eskiden plak satışları, CD satışlarıyla dönüyordu bütün ekonomi. Şimdi streaming platformlardan dönüyor ve kimse kazanamıyor. Çok büyük gruplar bile oradan maddi bir kazanç elde edemiyorlar. Bir yandan bu kliplerin, bütün filmlerin aslında masrafı da arttı ilginç bir şekilde. Teknoloji değişti; 35 milimetrelerden dijital filmlere geçtik ama masraflar inanılmaz arttı ve artık altından kalkamıyorlar. 

Michael Jackson gibi isimlerin yaptığı o kısa film tadındaki, inanılmaz makyajların yapıldığı o klipleri şu an çekmek imkânsız. Bir de tabii Michael Jackson ayarında sattığın zaman öyle bir işin altına girebiliyorsun ama şu an o ayarda satan yok. Büyük isimler var ama onlar o oranda büyük paralar kazanmıyorlar. Ve tabii MTV gibi kanalların olmaması, çekilecek işlerin de çok fazla insana ulaşmayacağı anlamına geliyor. YouTube’da dönüyor ama çok sevdiğin bir klibi bile iki üç defa izliyorsun maksimum.

Eskiden kafelerde bir ekran olurdu ve MTV dönerdi orada fakat işin realitesi değişti ama görsel hafıza anlamında, müziğin görsel tarafını kalıcı kılmak adına internet hâlâ büyük bir avantaj. Fakat işin ekonomisi değişti ve o eski büyük iddialı şeyler artık yapılmıyor.

Genelde insanlarda geçmiş hep böyle bir “altın çağ” gibi gözüküyor. Bu Woody Allen’ın filminde çok güzel anlatılmıştı, Midnight in Paris’te. Aslında altın çağ, o dönemde yaşayanlar için de çok altın çağ olmuyor; onlar da bir önceki çağa altın çağ gibi bakıyor. 

Elvis çıktığında “ne bu saçmalık” diyordu o dönemki insanlar. Michael Jackson izlerken o dönemde de birçok insan buna kızıyordu; onu da yozlaşmanın bir temsilcisi olarak görüyordu, o klibin çocukları korkuttuğunu düşünüyorlardı. Bu gibi başka çözümlemeler yapılıyordu. O yüzden ben bugünün artılarına bakmayı tercih ediyorum. YouTube’dan istediğim klibe ulaşmak benim için çok güzel. 40 saat MTV’de sevmediğim popçuları izleyip, Iron Maiden çıkacak diye böyle iki saatimi harcamaktansa…

Tool’un eski kliplerini düşünüyorum mesela; o kuklalarla stop-motion yaptıkları işler çok güzeldi ve onu gruptan biri yapmıştı, öyle hatırlıyorum. Sanata ekstra bir sanat ekliyor. Şimdi yapay zekâda komut vererek yapmaya çalışıyorlar bunları. Disiplinler arası bir beslenme yok. Sanata sanat katılmıyor.

Iron Maiden’ın “Can I Play with Madness” klibiyle ben bu dünyaya girdim mesela, çünkü orada işte Monty Python’ın yönetmenlerinden biri yönetiyordu o klibi, Monty Python’ın önemli bir aktörü oynuyordu. İşte oradaki dizayn, oradaki dekorlar onlar beni cezbetmişti. Şimdi aynı etkiyi yapay zeka ile yapılan çok jenerik, çok suni görüntülerin sağlaması imkânsız. 

Müziğin prodüksiyonu da değişti; her şey değişti. O kadar çok parametre var ki bizim kontrolümüzün dışında. Artı taraflarına bakmak daha doğru gibi o yüzden…

Kapak Fotoğrafı: Doğu Yücel

İlginizi çekebilir: Gürkan Sonat’tan MTV’nin Kapanması